Yorum

Post-gerçekliğin sosyal hâli: Post-otantik hayatlar

Oxford Sözlüğü’nün yılın İngilizce kelimesi seçmesi sonrası daha çok duyduğumuz bir kavram var; Post-Truth. ‘Post gerçeklik’ yahut ‘post olgusal’ gibi pek çok çevirisi var. Takip edebildiğim kadarıyla Türkçe’de en sık kullanılan çeviri ‘post gerçeklik.’ “Galat-ı meşhur lügât-ı fasîhten evlâdır” kuralından ötürü ben de post gerçeklik çevirisini kullanmayı tercih ediyorum.

Post gerçeklik, aslında Türkiye’de uzun zamandır gördüğümüz, fakat ABD seçim propagandaları sırasında ayyuka çıkan bir eğilimi temsil ediyor. Karar alma süreçlerinde kişilerin inanışları ve duyguları, artık hakikatlerden daha önemli. “SGK tedavi masraflarını karşılamayacak, ne diyorsunuz?” sorusuna, “Yalan onlar, inanma” diye cevap veren amcayı aklınıza getirin. Amcanın, ona gösterilecek bariz gerçeklerle fikrinin değişmeyeceği aşikâr. Amcamız, Resmi Gazete gibi kesin ve somut bir kaynağı geçerli olarak kabul etmiyor. Duble yol, Almanları çatlatan hava alanı varken, böyle bir şeyin olması mümkün mü?

Post gerçeklik kavramının çok konuşulduğu şu günlerde, epey can sıkan benzer bir olgudan bahsetmek için bu yazıyı yazıyorum. Olgunun kendisine gelmeden, adını koyalım: Post-Otantik.

Bilgi çağında boğulan insan

1970’lerden beri bilim kurgu literatüründe ‘cyborg’ denilen kavramla karşılaşıyoruz. Cyborg, sibernetik organizma anlamına geliyor. Yani, biyolojik ve yapay malzemenin aynı bedende yer alması. Tanımı daha da belirgin hale getirirsek; yeni ortamlara uyum sağlaması için yapay parçalar eklenmiş organizma. Holivud filmlerinin (Terminator, Robocop vs) yarattığı zihinsel tembellikten olsa gerek, cyborg’u, deri altındaki çelik iskelete indirgiyoruz hep. Her an elimizde olan ve bizi dünyaya bağladığına inandığımız akıllı telefonların artık birer uzvumuz olduğu gerçeğini görmekten kaçınıyoruz. Halbuki, Donna Haraway gibi akademisyenlerin “artık tüm insanlar birer cyborg’dur” çıkışı 1980’lerin başında geliyor. Velhasılı, cyborg’a dönüştüğümüzü fark edemiyoruz genel itibariyle. 140 karakter sınırı olan bir mecranın düşünüş biçimimiz üzerindeki etkilerini hiç söylemiyorum bile.

Emin olduğumuz bir şey var, insanlık olarak hem zihinsel hem de fiziksel bir dönüşüm sürecindeyiz. Cyborg uzuvlarımız olan akıllı telefonlarla ‘online’ süremizi artırarak aciz, çürümüş, sıradan hayatlarımızdan sıyrılıp, internet aleminde dolanan muhteşem bilgilere daha fazla odaklanabiliyoruz. Fakat o kadar çok bilgi var ki, karşılaştığımız her yeni bilgiyle beraber, bir sosyal mecranın aynasında kaçırdığımız muhteşem hayatları görüp; daha fazla görmek, dinlemek, izlemek, eğlenmek için daha fazla bilgiye erişmeye çalışıyoruz. Genellikle de eriştiğimiz bu kontrol edilemez ve devasa bilgi havuzu bizi garip noktalara sürüklüyor.

Post-otantik hayatlar

Geçenlerde Advenport’ta denk geldiğim epey ilginç bir makale: Instagram Paylaşımlarından İlham Alan Maceracılar. Makale, fenomenlerin gittiği yerlere giderek birebir aynı fotoğrafı çektirip, paylaşan UberStalker’larla (iyi oldu sanki bu kavram) alakalı.

Soldaki fotoğraf, Lauren Bullen’in yönettiği @gypsea_lust adlı 1 milyon takipçili hesaba ait. Sağdaki ise onu birebir taklit eden fotoğrafları paylaşan UberStalker’ın. Lauren Bullen taklitçi hesabı gördüğünde biraz araştırıyor ve görsellerin fotoşop vs. olmadığını, UberStalker’ın birebir aynı yerlere gidip aynı pozları çektirdiğini fark ediyor.

Fenomene öykünme, onun gibi olmaya çalışma, zaten fenomen dediğimiz karakteri var eden motivasyon. Fakat, fenomenle aynı kıyafetleri giyip, aynı yere gidip, aynı açıdan fotoğraf çektirip paylaşmak, hele hele dört kıtada 10 ayrı ülkeye giderek bunu yapmak, epey ciddi bir zihinsel sorunun semptomu. Eğlenmeyi, gezmeyi, heyecanlanmayı dahi birinden kopya çekerek yapmaya çalışmak en insani içgüdüleri kaybetmenin, tektipleşmenin, farklı bir şeyi denemeye cesaret edemeyecek kadar güçsüzleşmenin hazin bir hikâyesi bana kalırsa.

Erişebildiğimiz bilgi miktarının artmasıyla, içgüdülerimizin ölmeye başladığı bir garip zamandayız. Nefes alma koçu, alışveriş koçu, yaşam koçu, annelik koçu gibi abuk subuk ‘meslek’lerin revaçta olması bunun en iyi göstergesi. Temel insani şeyler için bile yardıma muhtaç hissetmek, başkasından medet ummak, güçsüzleşmek, aptallaşmak zamanın getirisi galiba.

2016 yılıyla hayatımıza giren post-gerçeklik kavramı, gerçeklerin önemini yitirdiğini, ‘gerçek’in kişiselleştiğini anlatıyordu. Post-gerçekliğin sosyal hâli diyebileceğimiz Post-otantik ise, samimi hislerimizi yitirdiğimiz, kopya isteklerle/arzularla yakalamaya çalıştığımız bir sosyal hayatın habercisi.

Hakan Karakurt

Hakan Karakurt, lisans eğitimini jeoloji mühendisliği alanında tamamladıktan sonra reklam ajanslarında çalışmaya başladı. Şu anda sosyal medya danışmanlığı vermektedir. Zaman zaman online dergilere ve bloglara sinema ve dijital medya konularında makaleler yazmaktadır.

Journo E-Bülten