İzlenim

Soykırımın düşündürdükleri: Affetmek mümkün mü?

Sacida Haciç, Bosna’nın doğusunda küçük bir kasaba olan Vlasenitsa’da yaşıyordu. Savaş zamanı Sırplar tarafından toplama kampına dönüştürülen Suşitsa köyündeki bir depoda, işkence ve cinsel istismara maruz bırakıldı. Suşitsa kampında tutulan kadınlar karanlık çöktüğünde hangarlardan çıkartılıyor, tecavüz edilmek üzere başka bir alana götürülüyorlardı. Kampa, bilinçlerini yitirmiş halde geri getiriliyorlardı.

“Affetmek olabilir belki ancak unutmak asla!”

“Kalanların Sesi: Komşular Cellat Olunca ve Vlasenitsa’nın Hikayesi” belgeselinde yaşadıklarını ve bugün hissettiklerini dili döndüğünce anlatmaya çalışan Haciç, böyle diyor. Ardından da ekliyor:

“İnsanda yıllar sonra gerçeklerin gün ışığına çıkacağına dair bir umut ışığı doğuyor.”

‘Bütün suçların farkındayım’

Savaş sona erdikten sonra o umut ışığının doğmakla kalmayıp ete kemiğe büründüğünü biliyoruz. Suşitsa kampı komutanı Dragan Nikolić, Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıkarıldığında gerçeklere yalnızca Lahey değil, tüm dünya şahit olmuştu. Ve o gün orada Nikolić, mahkeme heyetine şunları söylemişti:

“Saygıdeğer mahkeme heyeti, itham edildiğim bütün suçların farkındayım. Yaptığım şeylerin de farkındayım. Bunları madde madde itiraf ettim. Kendimi suçlu hissettiğimi de söyledim. Yaptığım her şeyin sorumluluğunu üzerime alıyorum.”

Nikolić, Lahey’de görülen davanın ardından 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

‘Ölmekten değil, acı çekmekten korkuyorum’

Nedzad Advic, soykırımdan şans eseri kurtulan bir Boşnak. Savaş zamanı 17 yaşındaydı. Kamplara götürülmek üzere kamyonlara bindirildiklerinde içinden şöyle geçmişti:

“Ölmekten değil, acı çekmekten korkuyorum.”

Sırplar tarafından “Ölüm Kraliçesi” adı verilen bir tankın önüne çıkarıldıklarında “Yatın” emrinin ardından şöyle tekrar etmeleri istenmişti:

“Yaşasın kral, yaşasın Sırp!”

Yaklaşık 200 kişi bir kamyona bindirildiklerinde Temmuz ayının en sıcak günleriydi. Advic, diğerleri gibi bulabildiği bir delikten oksijen almaya çalışıyor, susayınca da idrarını içiyordu. Derken bir yere vardılar ve duydukları ilk cümle şu oldu:

“Burası kimin toprağı? Burası Sırpların toprağı!”

‘Ah anam, ben neden ölmüyorum?’

Bir okula götürüldüler ve sınıflara bölüştürüldüler. Kimse herkesi öldüreceklerini düşünmüyordu o sırada çünkü Advic’in deyişiyle bunun için bir ‘sebep’ yoktu.

‘Sebep’ gerekmediğini kısa süre içinde anladılar. Sırasıyla sınıflardan çıkarılan kişileri, bahçede taramaya başlamışlardı. Advic de bahçeye çıkarılanlardan oldu. Ağır yaralanmış ama kurtulmuştu. Bir asker postalının tam yanında durduğunu gördü. Bir başka askerin, “Ölü değilse kafasına sık” dediğini duydu. Sırp asker, yanında yatan kişinin kafasına sıktı ve gitti. Advic bu kez içinden, “Ah anam, ben neden ölmüyorum? Her tarafım delik deşik” diyecekti.

Ölmemişti. Ölmediğini ve yaşamak için mücadele etmesi gerektiğini fark edince uzun süre ağladı önce. Sonrası film gibi bir kaçış…

‘Dünyada adalet var mı?’

Nedzad Advic, Lahey’de şahitlik yaptı ama yaşadıklarını hayatta kalan en yakınları da dâhil kimseye anlatmadı. Suskunluğu, 20 sene sürdü. Ve fakat bir gün, ‘artık’ konuşmak istediğine karar verdi. Anlatacaktı. Bu kararı almasındaki en büyük etken, adalet için çabalaması gerektiğini düşünmesi olmuştu.

Türkiye’den bir grup gazeteci olarak kendisiyle Srebrenitsa’da buluştuğumuzda, bize yönelttiği soruyu aslında kendisine de soruyordu:

“Kendinize şu soruyu sorun: Dünyada adalet var mı?”

Dünyada adalet yoktu. Adalet olmadığında barış da çok zordu. İkinci sorusu da şu oldu:

“Ailemi öldürdüklerini kabul etmiyorlar. Barış mümkün mü?”

Bağışlamak mümkün mü?

Hannah Arendt, “İnsanlık Durumu”nda İsa’nın bağışlama öğretisindeki özgürlükten bahseder. Bağışlamayı, “yeni ve beklenmedik bir eylem” olarak gören Arendt bu öğretiden yola çıkarak, bağışlamanın hem mağduru hem de faili o eylemin sonuçlarından özgür kıldığını söyler. Arendt’e göre, insanların cezalandıramayacakları bir şeyi bağışlamaktan ve bağışlanamaz bir şeyi de cezalandırmaktan aciz olmaları kamusal alan için oldukça anlamlıdır. “Radikal kötülük” diye adlandırılan suçların ise ne cezalandırılmasının ne de bağışlanmasının mümkün olduğunu ifade eder:

“Yaptıklarının bağışlanması sayesindedir ki insanlar, özgür failler olarak kalabilirler ve sürekli kafalarını değiştirmek ve yeniden başlamak arzusuyladır ki yeni bir şeylere başlayabilmek gücünü kendilerinde bulabilirler.”

‘Çocuklarıma daha iyi bir hayat bırakmak istiyorum’

Yaşanan onca acıdan sonra yeni bir şeylere başlamak nasıl mümkün olur? Ya da denemeye değer mi? Deneyenler var.

Ortak barış çabalarını SARA Srebrenitsa Derneği çatısı altında birleştiren Sırp Valentina Gagic ve Boşnak Zehta Ustic, savaş sonrası süreçte barışın tesisi için çalışan iki Bosnalı kadın. Çalışmaları boyunca gerek kendi mahallelerinde gerekse ötekilerin gözünde ‘casus’, ‘vatan haini’ olarak damgalanmaktan kurtulamamışlar. Gagic barışı, “Çocuklarıma daha iyi bir hayat bırakmak istiyorum” sözüyle açıklıyor. Savaş sonrası evi Srebrenitsa’ya 2001 yılında dönen Ustic, ilk dönüş yapan ailelerden. Savaş zamanı kaybolan oğullarını görebilmek umuduyla İngilizce öğrenerek Birleşmiş Milletler (BM) çalışanlarına uzun süre çeviri yapmış. Şimdi ikisi de sağlıklı ve hayatta. Eve döndüğüne hiç pişman değil çünkü onun deyişiyle burası onun toprağı. Sırplar tarafından ‘kabullenilmesinin’ zor olduğunu söylüyor ama bu onu bir dakika bile yıldırmamış. Neticede başı dik ve utanması gereken de kendisi değil. Bunun farkında ve bütün haklılığıyla karşımızda oturuyor.

Yaraların sarılamadığı 22 yıl

Bosna’da hava hâlâ kurşun gibi ağır… Aradan geçen 22 yıl yaraları saramadığı gibi, ‘barış’ kelimesinin hakkıyla telaffuz edilmesine bile yardımcı olmamış. Yaptığımız görüşmelerden sonra kendi payıma düşen şu oldu: Aslında kimse unutmuyor ve kimse affetmiyor. Ancak gidenleri geri getirmese de hakikatin tesisi ve yaşananların yinelenmemesi için yüzleşme gerekiyor. Tam da bu nedenle Sırpların soykırımı inkâr etmesi sonucunda gerçekleşemeyen yüzleşme, barışın inşasını da imkânsız hâle getiriyor. Adalet tecelli etmeyince, barış da mümkün olmuyor.

Burcu Karakaş

Burcu Karakaş

Gazeteci.
Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Boston Üniversitesi’nde gazetecilik ve Ortadoğu üzerine aldığı yüksek lisans eğitimini, “Devlet Söyleminde Kürt Meselesi: Diyarbakır Askeri Cezaevi Üzerine Bir Çalışma” başlıklı teziyle tamamladı. “Erkeklik Ofsayta Düşünce”, "Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın: 90'lı Yıllarda Gazetecilik", "Yalan Dünya: Reytingler, Tıklar ve Şimdi Reklamlar" adlı üç kitabı bulunuyor.