Kitap Söyleşi

Hawthorn ile Child: Suç, gizem, aşk, seks, mizah ve delilik

Hawthorn ile Child, Kuzey Londralı iki polis dedektifi. Şehirde birtakım suçlar işleniyor ve iki dedektif kanıtların peşine düşüyor. Gecenin içine doğru hızla yol alıyorlar. Arabayı Child kullanıyor, fakat araba hareket etmiyor. Hawthorn ise genellikle ya rüya görüyor ya da ağlıyor. Bir süre sonra, olayların gizemini çözmesi gereken Hawthorn ile Child’ın kendileri birer gizeme dönüşüyor. İkili, roman boyunca kâh bir hayalet arabanın kâh bir kurt sürüsünün arasından bir görünüp bir kayboluyor. Şüpheliler yerlerini ilginç karakterlere bırakıyor. Polisiye vak’alar, absürt olaylara dönüşüyor. Yanlış anlaşılmalar okurları alışmışın dışına sürüklüyor.

Sıra dışı kurgusunun yanı sıra, tuhaf ve ilginç yan karakterleri, kendisine has mizahı ve hüznüyle kelimenin tam anlamıyla bir anti-roman olan bu eserin yaratıcısı Keith Ridgway ile konuştuk.

Hawthorn ile Child bir roman, fakat geleneksel anlamda roman tanımına sığdırması oldukça zor bir roman. Bazı eleştirmenler bu eseri bir anti-roman ya da birbirine bağlı öyküler olarak tanımlıyor. Örneğin, The Goo Book bölümü ilk olarak The New Yorker’da öykü olarak yayımlandı. Hawthorn ile Child’ı başlangıçta roman olarak mı planladınız? Bu eser formunu nasıl buldu?
Çok parçalı bir şey yazmak istedim. Benim kafamda ‘roman’ ya da ‘öykü’ gibi tanımlar yoktu, gerçekten. Ya da oradalardı ama ben onları görmezden geliyordum. Başta, oluşturduğum parçalar çok küçüklerdi ve birbirlerine çok zayıf bağlarla bağlıydılar. Yazmaya devam ettikçe birleşerek daha büyük yığınlar oluşturduklarını ve bir anlatıya, hikâyeye dönüşmeye başladıklarını fark ettim. Bu duruma bir süre direndim fakat sonra bunun aslında konunun bir parçası, hatta konunun ta kendisi olduğunu anladım. Sonsuz, üzücü ve budalaca anlatı arayışımız ve bir şeyleri hikâye formuna sokma dürtümüz ile ilgili yazıyordum. İçimdeki bu dürtüyü göstermek mantıklı geldi. Hawthorn ile Child bir roman,  sadece biraz yaramazlık yapan bir roman.

Yazım tarzınız inanılmaz derecede ayrıntılı ve güçlü. Pek çok okur, alışılmış bir olay örgüsü arıyor. Fakat Hawthorn ile Child bu okurlar için birçok sürprizle dolu. Sizce, okur olarak ‘can alıcı nokta’ ya da olay örgüsü aramalı mıyız?
Arayıp aramamamız gerektiğini bir yana bırakarak düşünürsek, genellikle arıyoruz. Hikâyenin içine dalmış durumdayız. Sıradan bir okur, televizyon ya da sinema filmi izleyen biri, bilinçli olmayan bir tepki ile hemen bir türün unsurlarını fark eder. Ya da hikâyenin sonu hakkında tahmin yürütebilir. Böylece bu durum yazar ve okur arasında bir tür dansa dönüşür. Bu tarz şeylerin nasıl işlediğini bildiğinizi biliyorum. Benim bunu bildiğimin farkında olduğunuzu da biliyorum. Bu durum bana, beklentilerinizle biraz oynama ve sizi şaşırtıcı bir noktaya getirme imkânı veriyor. Benim için aslolan da bu. Hakkında yazmayı çok sevdiğim bir şey olan hayat, hikâyelere benzemiyor. Hikâyeye benzediği anlar var, ama sonra yön değiştiriyor ya da son buluyor.

Görünürde Hawthorn ile Child bir dedektif romanı fakat şüpheliler yok, ipuçları ya da çözüm yok. Çözülmemiş sırlar ve hayatlarla ilgili bir anlatı bu. Çok az soruyu cevaplayan ve pek çoğunu açıklamasız bırakan bir yanı var. Dedektif romanlarını seviyor musunuz? Etkilendiğiniz bir dedektif romanı ya da filmi var mı?
Hawthorn ile Child yanlışlıkla dedektif romanına dönüşmüş bir anlatı. Dedektif romanı yazma niyetiyle başlamamıştım. Fakat, tıpkı hayatta olduğu gibi, polisler olay yerine geç geldiler, gelmeleri bir işe yaramadı ve gitmekte direttiler. Dedektif romanlarını sevmem. Elbette bu türde pek çok roman okudum, dedektif karakter bir yazar için dayanılmaz çekiciliğe sahiptir. Yalnızca tür anlamında değil üstelik. Dedektifler de, yazarlar da hayatı bir hikâyeye sığdırmaya çalışmak gibi akıl dışı ve güvenilmez bir şey yapıyor. Varsayımlarımıza uyan gerçekleri almaya çalışıyoruz. Yani, beni etkilediğini söyleyebileceğim özel bir dedektif romanı yok. Hoşlandığım pek çok film ve roman var tabii. Bazen kötü yazılmış bir sürü gerilim romanını art arda okurum. Seri katillerle dolu ve saçma konuları olanları. Ayrıntılarını hiçbir zaman hatırlamadığım bu romanların işleyiş biçimleri aklımda kalır ve okuyucuyla oynadığım beklentiler oyununun bir parçası haline gelir.

Eleştirmenlerin “Hawthorn ile Child tam bir İrlanda işi” şeklinde değerlendirmeleri var. İrlanda edebi geleneği bu romanı nasıl etkiledi?
Öyle mi söylüyorlar? Etkilerin izini sürmek zordur hep. İrlanda edebiyatı ile büyüdüğüm için beni etkilememiş olması garip olurdu. Başka şeylerle de büyüdüm tabii. Gençken çok fazla Amerikan ve Rus edebiyatı okudum. Bunlardan bazıları, hafızamda İrlanda edebiyatının kapladığından daha fazla yer kaplıyor. Son yıllarda okuduğum İrlandalı yazarlar gittikçe azaldı ve çağdaş İrlanda edebiyatından neredeyse hiçbir şey okumadım. İrlandalı olduğum için İrlanda edebiyatının ya da doğasının bir parçasıyım. Ama bu, üzerine kafa yorduğum bir konu değil. Bir okur olarak değer verdiğim pek çok İrlandalı yazar var fakat beni etkileyip etkilemediklerinden emin değilim.

Hawthorn ile Child yalnızca suç, gizem ve yanlış anlaşılmalara dair bir roman değil. İçinde aşk, ergenlik, seks, aile bağları, mizah, delilik ve yalnızlık da var. Yarattığınız karakterlerde sizden bir parça var mı?
Elbette var. Kurmacanın temelini aldığı bir gerçeklik vardır. Otobiyografik öğeler taşıması şart değilse de her yazarın birincil aracı öznelliğidir. Bahsettiğiniz şeyler hakkında ne biliyorsam ve onları nasıl algılıyorsam onu yazıyorum. Deneyimi dile getirmeye çalıştığım için başlangıç noktam her zaman kendi deneyimlerim oluyor. Deneyimlerimden yola çıkamıyorsam da bir deneyimin nasıl olabileceği hakkında anladıklarım ve yanlış anladıklarımı kullanırım. Yani, karakterlerimde benden pek çok şey var. Bölünmüş ve dağıtılmış oldukları için fark edilebiliyorlar mı bilmiyorum ama oradalar.

Yazdıklarınızda mekan algısı epeyce baskın. Hawthorn ile Child’da sizin on iki yıl yaşadığınız Kuzey Londra’nın atmosferi güçlü bir şekilde hissediliyor. Şehir, kitabınızı nasıl etkiledi? Dublin ve Londra’nın etkileri birbirinden farklı mı?
Yazdıklarım, içinde bulunduğum çevreyi sünger gibi emiyor. Hayal gücüm yoktur, yakınımda ne varsa onu yazarım. Böylece olaylar bulunduğum yerde geçer. Hawthorn ile Child’da Kuzey Londra’nın önemli bir yeri var. Kitapta bu bölge bir arka plandan daha fazlasına tekabül ediyor. Karakterlerin özellikleri ve kullanılan dil üzerindeki etkisi ile atmosferik ve psikolojik bir bağlam oluşturuyor. Kuzey Londra pek çok kişi için mücadele gerektiren bir yer. Ağzınızda bir tat bırakıyor. Dublin daha farklı. Ağzınızda bıraktığı tat farklı. Son zamanlarda tekrar Dublin hakkında yazmaya başladım. Londra’ya göre daha küçük ve keskin bir şehir. Şu an pek çok yönden üçüncü bir şehir sayılabilecek olan Güney Londra’da yaşıyorum. Kuzey Londra’dan farklı bir yer. Bu da yeni ihtimallere göz kırpıyor.

Bir röportajınızda kendinizi “queer bir yazar, İrlandalı bir yazar, ömür boyu Londra ve Dublin sakini” olarak tanımlamışsınız. Bu tanımlar edebiyatınızı nasıl etkiliyor?
Bunu bilmek zor. Bu tanımlar olmadan idare edemem. Her birinin ne tarz bir yazar olduğum hakkında bir fikir verdiğini söyleyebilirim. Queer’lik, bir çeşit tetikte olma durumunu beraberinde getiriyor. Bu durum şüpheye ve paranoyaya dönüşebiliyor. Fakat bu paranoya ve şüphe hali bana, kendi beklentilerimi ve okurun beklentilerini kontrol etmeme imkân veren bir beceri sağlıyor. Dublin ve Londra, şu veya bu şekilde yazdığım tüm sayfaları dolduruyor. İrlandalı olmak ise kendimle ilgili alıştığım garip ayrıntılardan yalnızca biri. Diğer insanlar da benim İrlandalı oluşumdan hoşlanıyor gibi görünüyor. Fakat kendi güzel mavi gözlerimi dışarıdan göremediğim gibi, İrlandalı kimliğime de bir üçüncü kişi gözüyle bakamıyorum.

Londra ve Dublin’deki edebiyat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? İkisi arasında farklar var mı?
Edebiyat ortamı nedir? İstanbul’da var mı? Bir edebiyat ortamı ile hiç karşılaşmadım. Kitaplarım yayımlanmaya başladığında partilere ve açılışlara gidiyordum fakat sonra bunlardan hoşlanmadığı fark ederek gitmemeye başladım. Pek de ‘ortam’ sayılmazlardı. Herkes için bir angarya gibi görünüyorlardı. Dublin’de yazarları, şairleri ve sanatçıları sürekli aynı barlarda görürsünüz. Her yerde şairler vardır. Sanırım bu da bir çeşit etkinlik fakat ben sosyal, girişken ve isimleri aklında tutabilen biri değilim. Bunları yapmayı hiç istemedim. Eşcinsel ortamları tercih ederim. Hiç kimsenin kim olduğunla, Proust hakkında ne düşündüğünle, ne yaptığınla ilgilenmediği ve uyuşturucu bulma şansının fazla olduğu eğlenceli barları seviyorum.

2013’ten beri Faber Akademi’de yaratıcı yazarlık dersleri veriyorsunuz. Öğretmeyi seviyor musunuz? Sınıfla kurduğunuz ilişki yazım sürecinize katkı sağlıyor mu?
Öğretmek çoğunlukla hoşuma gidiyor. Bazen çok vaktimi alıp kendi işlerime engel olduğu da oluyor. Her şey yolunda gittiğinde ve derse hazırlıklı olduğumda bana yardımı dokunuyor. Bu, öğrencilerimi birer yazar olarak son derece ciddiye aldığım için oluyor. Bu şekilde bazen kabul etmekte zorlansam da, kendimi de bir yazar olarak ciddiye alabiliyorum.

Edebi anlamda etkilendiğiniz başlıca yazarlar kimler? Witold Gombrowicz’e hayran olduğunuzu okumuştum.
Daha önce de söylediğim gibi etkilerin izini sürmek zor. Çok okuyorum ve beğendiğim pek çok kitap var. Birkaç yıl önce Gombrowicz’in bir müridi gibiydim. Şimdilerde bu tutku bir nebze soldu. Son yıllarda en sevdiklerim arasında Roberto Bolaňo’yu, Jose Saramago, Clarice Lispector ve Muriel Spark’ı en başa koyabilirim. Benim için son üç yılın en önemli keşfi ise Lazslo Krasznahorkai oldu.

Edebiyat dışında ilham aldığınız bir sanat dalı var mı? Örneğin Hawthorn ile Child’da ‘Rothko Yumurtası’ bölümünü çok beğendim, bu bölümden sanatla ilgilendiğinizi düşünmek mümkün…
Görsel sanatlarla aram pek iyi değil. Çağdaş sanatla da ilgilenmiyorum. Fotoğrafı severim. Edebiyat haricinde bir tutkum olduğu söylenemez. Müzik önceleri çok önemliydi benim için. Şimdi, orta yaşlarımda, müzik duygumu yitirdiğimi hissediyorum.

İstanbul’da katıldığınız festivalin teması ‘Şehir ve Sesler’di. Orhan Pamuk, “Her şehrin kendine özgü bir sesi vardır. Her şehrin vapur düdüğü farklıdır ve şehirden bir süreliğine uzaklaştığımızda onun dokusunu ve havasını özler gibi bu sesleri de özleriz,” der. Yaşadığınız şehirlerin eşsiz ve ilham verici sesleri var mıydı?
Vapur düdüklerinin duyulduğu bir şehirde hiç yaşamadım. Şehirler bir ses cümbüşüdür. Festivalde dağıtılan antoloji için bu konuda yazdım. Deneyimlerimizdeki öznel şehir algısının gerçek şehrin kendisiyle bir olduğunu sanmakla hata ettiğimizi düşünüyorum. Bir şehri algılamanın orada yaşayan insan sayısı kadar farklı şekli vardır. Bence, hiçbir şehirde tek bir ses yok. Olduğunu iddia etmek tuhaf,  hatta tehlikeli. Şehirler, içinde yaşayan insanlardır. Tarihleri, şekilleri, mimarileri, iklimleri, büyüklükleri ve zenginlikleri ile tanımlanırlar. Fakat çoğunlukla içinde yaşayan tüm insanlarla tanımlanırlar. Yani, yaşadığım şehirlerden aldığım ilham gürültüleri, karmaşıklıkları ve patırtılarıydı. Bunlar da şehirden şehire değişir. Ama hepsinden de her şehirde sürüsüyle vardır.

Kitaplarınız pek çok farklı dile çevrildi. Çevirmenlerle iletişim halinde misiniz? Yabancı yayıncılarınızla ya da ajansınızla birlikte çeviri süreçlerini takip ediyor musunuz?
Bunu yalnızca benden böyle bir şey istendiğinde yapıyorum. Kimi çevirmenlerin pek çok sorusu olurken kimilerinin hiç olmuyor. Yalnızca İngilizce ile kısıtlı kaldığım için çeviri süreci bana çok gizemli geliyor. Çevirmenler edebiyatın gerçek kahramanları. Çevirisi yapılmış her kitap bir ortaklık, bir işbirliği. Dünyanın her köşesinden kitapları okuyabilmeme imkân sağlayan çevirmenlere hayranım. Aynı şeyi benim kitaplarım için de yapan bu yetenekli insanlara minnettarım.

Şu sıralar bir şey yazıyor musunuz?
Son günlerde bazı öyküler yazıyorum. Bir de hakkında pek konuşmak istemediğim uzun bir roman üzerinde çalışıyorum.

Çağdaş dünya edebiyatından Türkiye’deki okurlarınıza önerebileceğiniz bir eser ya da yazar var mı?
Türkçeye çevrildiklerinden emin değilim ama Eimear McBride’dan ‘A Girl is A Half Formed Thing’i, Lazslo Krasznahorkai’nin herhangi bir kitabını, Gary Indiana’nın yeni anı kitabı ‘I Can Give You Anything But Love’ı öneriyorum.


Kitaptan bir bölüm

Bütün gün hikâyeler okuyorum. Bütün hafta. Okuyorum. Dinliyorum. Hikâyeler, konular ve kurgular dinliyorum. Karakterleri elimde tartıyorum, meyve seçer gibi. Ağzımı büzüp, kafamı eğip tavsiyeler veriyorum. Şöyle yapsan hikâye daha anlamlı olurdu. Hikâye daha inanılır, karakterler daha cana yakın olurdu, hikâye daha iyi akar, eğer şunu şunu yapsan açık kalan yerleri de birleştirmiş olursun. Ve onlar da beni dinliyorlar. Ve insanlar da sonra bunları okuyor. İnsanlar gerçekten hayatlarının içinde bunları okuyorlar. Sayfalar numaralanmış ve numaralar ardışık.
Orada beni gören olmadı. Yakalanmadım.
Zaman uzayabilir ama asla kırılmaz. Asla kırılmaz.
Benim dairemde açık kirişler ya da kancalar yok. İp var ama. İpim var. Hiç kullanılmamış. Gardırobumun üzerinde toplanmış bir şekilde duruyor. Kendimi hiç bu kadar kızgın hissetmemiştim. Hiç bu kadar kızgın ve soğuk olmamıştım.
Bir bardak Highland Park dolduruyorum. Trainer’ı düşünüyorum. Onu merak ediyorum. Hayatını mahvetti. Ama bu onu yargılamak olur diye düşünüyorum ve parkı seyretmeye başlıyorum. Çıplak bir halde koltuğuma oturuyorum ve sislerin ardındaki çimleri, ağaçların üzerindeki soğuk ışıkları ve santim santim hareket eden, sallanan şeylerin canlı gölgelerine bakıyorum.
Bir şeyi bilmek onu sonlandırır. Öldürür. Sönüp gider, hakkında karar verilmiştir, bitmiştir ve unutulacaktır. Bizi ayakta tutan bilememektir. Yoksa Trainer’dan bana ne? Bir entrikaya benzeyen beş para etmez hikâye taslağı neden umrumda olsun? Değil zaten. Tek yaptığım şey kendi yanlış anlamalarımı diğerlerinkileriyle kıyaslamak. Tek yaptığım keşke ben, ben olmasaydım demek. Aslında tek yaptığım şey başkalarının hikâyelerini dinlemeyi bıraktığımda benimle ilgili anlatılabilecek hikâyeyi oluşturmuş olmak.


hawthornKitap Adı: Hawthorn ile Child
Yazar: Keith Ridgway
Çeviren: Alain Matalon
Kapak tasarım: Jenny Volvoski
Sayfa Sayısı: 256
Yayınevi: Jaguar Kitap
ISBN: 9786056587825

Tuğçe Özdeniz

Tuğçe Özdeniz

2009 yılında Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. İki yıl süresince bir dış politika dergisinde editör olarak çalıştı. Yayıncılığa çocuk kitapları alanında telif hakları yöneticiliği yaparak başladı. Halihazırda Can Çocuk Yayınları'nda editörlük yapıyor, çeşitli dillerden kitaplar seçip yayına hazırlıyor.