Görüş

Sosyal medyanın çukurunda neler oluyor?

Alain De Botton, “Haberler-Bir Kullanma Kılavuzu” kitabında insanların kötü haberlere, trajedilere duyduğu merakı şöyle açıklıyor: Eğer aklımız tamamen başımızda olsaydı ve bir yanımız tamamen deliliğin hakimiyeti altında olmasaydı, başkalarının trajedileri bizi bu kadar fazla ilgilendirmezdi. Botton burada, suçlu, tecavüzcü, sadist olanların uzaydan gelmediğine, her insanın içinde bu potansiyelleri taşıdığına dikkat çekiyor.

Buradan hareketle, sosyal medyada (özellikle Twitter’da) sürekli kötü-değersiz paylaşımlar yapılması da şöyle açıklanabilir mi: Şayet insanların içinde kötü-değersiz bir damar olmasaydı, başkalarının zırvalarını bu kadar çok paylaşmazlardı!

Paylaşınca ortalığa, “biz buradaki salaklığı görüyoruz, o halde salak değiliz!” türü bir mesaj verilmiş oluyor sanırım.

90’ların ortasında başlamıştı bu ‘pespayeyi sergileme’ modası.

Hatırlıyorsunuzdur, ‘saygın’ gazetelerin anlı şanlı köşe yazarları, köşelerinde sürekli gelin-kaynana programlarındaki ya da talk şovlardaki rezillikleri irdelerlerdi.

O günlerden bugünlere değişen bir şey yok. Zekâ ve birikim olarak sinek siklet bile diyemeyeceğimiz insanların zırvaları -üstelik artık- ışık hızıyla paylaşılıyor. Çünkü geleneksel medyadan sosyal medyaya geçtik. Yani, köşe yazarı aptalı sergilesin biz seyredelim devri kapandı. Artık hep beraber sergileme (ve alay etme) modası var.

İki taraf için de kârlı bir iş. Aptallığı ve pespayeliği sergileyenler, kendi ezikliklerini ve bilinçaltı korkularını yatıştırıyor. Sergilenen ve aşağılananlar ise, bir günlüğüne bile olsa şöhretin zirvesine çıkıyor, ‘trending topic’ oluyor.

Murathan Mungan’ın bir zamanlar gayet güzel ifade ettiği gibi, “bu ülkede her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız!”

Pespaye paylaşımlardan kaçış şansımız da yok. Facebook’da, Twitter’da, her yerde karşınıza çıkıyorlar. En aklı başında sandığınız kişiler bile bu paylaşımları yapıyor ve ‘yorumlarını’ diziyorlar altına.

Bana sorarsanız bu durum gerçekten çok tuhaf.

Yani normal şartlar altında normal bir insansan, o pespayeliğin yanından burnunu kapatıp hızla geçip gidersin. “Bakın bakın burada ne var!” diye hoplaya zıplaya seyirci toplamaya çalışmazsın.

Ama bizim ülke insanı öyle değil. Yararlı, güzel, akıllıca olan her şeyi pas geçiyor, hiç umursamıyor. Ama üretilen her türlü saçmalığı köpürte köpürte çoğaltıyor, her tarafa bulaştırıyor, her yanı kirletiyor.

Bunun esas nedeni, en başta da söylediğimiz gibi, kişinin içinde taşıdığı ülkeye has o eziklik ve o ‘potansiyel.’ Aynı lafı kendisi de edebilirdi, aynı zırvalığı kendisi de yumurtlayabilirdi, biliyor. Ve korkuyor.

Korku, alay etme ihtiyacını doğuruyor. Ti’ye alma, sergileme, yerden yere vurma, “ben kesinlikle böyle değilim, ben akıllıyım, ben iyi kalpliyim, zekiyim!” diye her şeyin altını çizme ihtiyacını.

Kötücül sosyal medya

Sosyal medya genelde kötücül bir ortam zaten! Sadece bizde değil, tüm dünyada böyle. Mesela geçenlerde, olimpiyatlarda hayli büyük başarı gösteren Meksikalı bir jimnastikçinin tipiyle ve vücut şekliyle alay eden beyinsizleri izledik, hayretle.

Ama ben yine de, ülkemizin ‘kötücüllük’ konusunda tüm dünyadan iki üç level yukarıda olduğunu düşünüyorum.

Buna, aşırı ileri teknoloji kullanımı ile aşırı cehaletin öldürücü karışımı neden oluyor.

Eğitim yok, deneyim yok, vicdan/sorumluluk duygusu oluşmamış ama bol bulamaç teknoloji var. Adam (ya da kadın) oturduğu yerden bu sayede her yere kol bacak atabiliyor. Kim nerede tatil yapıyor, kim hangi kitabı okuyor, kim kiminle birlikte… Sonra da bulduğu her yere nefretini kusuyor.

Neden?

Çünkü biz anlayış ve sevgi ile değil, nefretle birbirine sımsıkı bağlanmış bir toplumuz.

İnsanlar birbirlerinden artık eskisinden de çok nefret ediyor, çünkü sosyal medya yüzünden (özellikle Facebook ve Instagram) her biri, bir diğerinin ondan daha iyi, daha zengin, daha anlamlı yaşadığını düşünüyor.

Böyle düşünüyor, çünkü her biri, diğerlerinden nasıl da farklı, daha üst düzey, daha zengin yaşadığını göstermek için Facebook’da, Instagram’da kendisine şahane vitrinler düzüyor.

Sosyal medya, her insana, “Dikkat! Senden başka herkes şahane yaşıyor! Uyuma, silkin kendine gel! Senin olanı gasp ediyorlar, hakkını çalıyorlar!” uyduruk mesajını veriyor, ajite ediyor, rekabeti ve kıskançlığı körüklüyor.

İşin doğrusu, ben artık sosyal medyadan iğrenir oldum.

İnsanların kendilerini öyle alenen rezil etmelerinden, yoksulun zengin görünme telaşından, görgüsüzlüklerden, utandıran itiraflardan, utandıran cahilliklerden, de’leri da’ları doğru ayıramayan ‘yılların köşe yazarlarından’, küfürlerden, özellikle ‘amk’ gibi cinsiyetçi küfürleri adım başı kullananlardan, birisi ölse de güzel laflar paralasak diye atmaca gibi bekleyenlerden midem bulanıyor.

Hayatında eline tek bir kitap almamış insanların, sabah akşam Dostoyevski’den, Cemal Süreya’dan, Nazım Hikmet’ten ‘çakma’ alıntılar yapmasından içime fenalık geliyor. Cemal Süreya olsam mezarımdan çıkıp önüme gelene iki tokat çakarım, o derece sinirleniyorum yani!

Facebook’da bir yorum yazmaya korkuyorum. Çünkü sizin gönderinizin altında, hiç tanımadığınız insanlar gırtlak gırtlağa birbirine girip kavga ediyor. Kendilerinde böyle bir hak görecek kadar şuursuz ve saygısızlar.

Zaman zaman Instagram’daki fotoğraf altı yorumlarına denk geliyorum. Birbirini hiç tanımayan, gerçek hayatta bir kez olsun karşılaşmamış insanların birbirlerine nasıl hakaretler yağdırdığını, özel hayatlara nasıl saldırdıklarını utanarak ve hayretle izliyorum.

Bu kadar ucubik bir ortamda, politik kurumların, güdümlü medyanın ve gözünü kâr bürümüş firmaların vıcır vıcır kaynaşması da kaçınılmaz elbette.

Yalan yanlış haberleri kaynağını hiç sorgulamadan dolaşıma sokmak, iftiraları yaymak sıradan bir iş.

Manipülasyon, sanal linç, karalama, iftira kampanyaları gırla.

Bu işten bu kadar çok ekmek yiyen olduğu müddetçe, alan memnun satan memnun olduğu sürece, bu nefret kazanı kaynamaya devam edecek.

Neslihan Acu

Neslihan Acu

İstanbul'da doğdu, 1995'ten bu yana İzmir'de yaşıyor. Boğaziçi Üni. Mühendislik Fak. mezunu. Gazeteciliğe İzmir Life dergisinde röportajlar yaparak başladı. Medyatava'da üç yıl medya yazıları, Yeni Asır'da dört yıl köşe yazıları yazdı. Yayımlanmış yedi romanı var: Meltem K'yı Kim Öldürdü, Kadından Donkişot Olmaz, Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk, Kuzgunun Şarkısı, Artık Ayrılsak Diyorum, İyi Tanrının Çocukları, Z Yalnızlığı.