GAZETECİLİK

COP31 kararı sonrası medya iklim haberlerini nasıl görüyor?

Yapay zekaile oluşturulmuştur

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamındaki 31. Taraflar Konferansı’nın (COP31) ev sahipliğinin Ocak 2026 itibarıyla Türkiye’ye geçmesinin kesinleşmesi, ulusal basının haberi ele alış biçimindeki  ayrılıkları görünür hale getirdi.

Küresel iklim politikalarının en üst düzey karar ve müzakere platformu olan COP’un 31’incisi, uzun süren diplomatik temasların ardından 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek. Türkiye, “Ev Sahibi Başkan” sıfatıyla organizasyonun tüm operasyonel ve lojistik hazırlıklarını yürütmek, İklim Eylemi Gündemi’ni şekillendirmek ve Dünya Liderleri Zirvesi’ni koordine etmekle sorumlu olacak. Avustralya ise “Müzakereler Başkanı” olarak süreci eşgüdüm içinde yönetecek.

Yaklaşık 200 ülkeden 150 bine yakın katılımcının ve 100’ün üzerinde devlet başkanının Antalya’da bir araya gelmesi bekleniyor. Bu tablo, Türkiye medyası için hem içerik üretimi hem de kamuoyunu bilgilendirme açısından tarihsel bir fırsat sunuyor.

Ancak zirvenin Türk basınında alımlanma ve çerçevelenme biçimi, gazeteciliğin temel işlevleri bakımından ayrı bir inceleme alanı açıyor. Araştırma, COP31 kararının bir grup medya tarafından ekolojik bağlamından koparılarak “dış politika başarısı” olarak sunulduğunu, diğer grup tarafından ise Türkiye’nin emisyon politikaları, fosil yakıt bağımlılığı ve iç çevresel çelişkileri üzerinden daha sorgulayıcı bir perspektifle ele alındığını ortaya koyuyor. Bu iki yaklaşım arasındaki söylemsel ayrışma, çalışmanın temel eksenini oluşturuyor.

KASIM-ARALIK 2025 İLE OCAK-ŞUBAT 2026 EKSENİNDE MEDYA KARNESİ

Türk medyasının iklim haberciliği reflekslerini ve editoryal ajanda belirleme kapasitesini doğru okuyabilmek için, COP31 kararının kesinleştiği ve kamuoyuna güçlü bir şekilde duyurulduğu Ocak 2026 eksen alınarak, öncesindeki iki ay (Kasım-Aralık 2025) ile sonrasındaki iki ay (Ocak-Şubat 2026) arasında karşılaştırmalı veri tabanlı bir medya analizi yapıldı.

Bu iki dönem arasındaki geçiş, sadece medyanın hangi konulara odaklandığını değil, aynı zamanda iklim krizini hangi siyasi veya bürokratik filtrelerden geçirerek haberleştirdiğini ortaya koyuyor.

Kasım ve Aralık 2025 döneminde, Türk medyasında iklim haberciliği büyük ölçüde düşük yoğunluklu, teorik ve bürokratik bir seyir izledi. Bu dönemdeki haber akışı daha çok Temmuz 2025’te TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe giren İklim Kanunu’na yönelik cılız ve teknik tartışmalar, İklim Değişikliği Başkanlığı’nın rutin eğitim faaliyetleri ve uluslararası sera gazı emisyon raporlarının çevirileriyle sınırlı kaldı.

İklim Haber ve KONDA Araştırma işbirliğiyle Şubat 2026’da yayımlanan “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı” araştırmasının bulguları, karar öncesi dönemdeki (2025 sonu) haberciliğin yetersizliğini ve toplumsal nüfuz eksikliğini çarpıcı bir biçimde gösteriyor.

Araştırma verilerine göre, Türkiye’de her 10 kişiden 9’u iklim değişikliğinin var olduğunu (yüzde 91 oranında) kabul etmesine rağmen, katılımcıların yüzde 54’ü ülkenin en önemli ekolojik mevzuatı olan 2025 İklim Kanunu hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını beyan etti.

Bu veri, medyanın iklim olgusunu uzun süredir sadece yüzeysel bir “doğa farkındalığı” düzeyinde tuttuğunu, ancak mesele “politika, yasa, sanayi yükümlülükleri ve ekonomik dönüşüm” boyutuna geldiğinde kamuoyunu bilgilendirme görevini yerine getiremediğini gösteriyor.

Ocak ve Şubat 2026 dönemine girildiğinde ise, Türkiye’nin Avustralya ile olan müzakereleri sonuçlandırıp COP31 ev sahipliğini garantilemesiyle birlikte medya ekosisteminde belirgin bir hareketlilik yaşandı. Ancak bu hareketliliğin niteliği ve niceliği, medyanın kutuplaşmış yapısına göre taban tabana zıt bir grafik çizdi.

Aşağıdaki tablo, söz konusu iki dönem arasında, iki farklı medya grubunun haber üretim dinamiklerindeki değişimi özetlemekte:

 

Editoryal Dinamikler ve Metrikler Kasım – Aralık 2025
(Karar Öncesi Dönem)
Ocak – Şubat 2026
(Karar Sonrası Dönem)
Yapısal Değişim ve Medya Analizi
Birinci Grup (Sermaye medyası) İklim Haberi Hacmi Düşük yoğunluklu, rutin bürokratik metinler ve çeviri bültenleri. Sayısal Artış Yok: Sadece mevcut kota diplomasiye kaydırıldı. İklim haberlerinin toplam sayısında oransal bir artış olmadı; var olan sınırlı alan, ekolojiden arındırılarak diplomatik tebrikleşmelere ve şampiyonluk duyurularına tahsis edildi.
İkinci Grup (Eleştirel)
İklim Haberi Hacmi
İklim Kanunu eleştirileri, termik santral filtreleri, maden yasası. Görünürlük Artışı: Zirve kararı, iç çelişkileri ifşa etmek için manşetlere taşındı. COP31’in yarattığı uluslararası ilgi, Türkiye’nin fosil yakıt teşviklerini ve karbon verilerini sorgulamak için bir editoryal kaldıraç olarak kullanılmış, sayısal hacimde artış var.
Söylem ve Haber Çerçeveleme (Framing) Genel geçer iklim krizinden korunma tavsiyeleri, teknik sera gazı hedefleri. Birinci grupta “Küresel liderlik ve zafer” İkinci grupta “Kömür teşvikleri ve samimiyet testi.” Derinlik Kaybı vs.
Yükselen Ekoloji: Ana akım medyada haberler tamamen devlet protokolüne indirgenirken, eleştirel medyada politika çelişkilerine odaklanıldı.
Görsel ve Editoryal Kurgu Arşiv fotoğrafları,
rüzgar gülleri, kuraklık görselleri.
Liderlerin basın toplantıları, “Zirveler Yılı”  tasarımları, sendikal eylemler. Öznenin Kayması:
Birinci grupta görsel dil, doğayı merkeze almaktan çıkıp siyasi figürleri merkeze alan bir yapıya bürünmüş; ikinci grupta emek-ekoloji kesişimi öne çıktı.

 

Bu tablo ve kıyaslama, Ocak 2026 sonrasında “iklim haberciliğinin altın çağını yaşadığı” yönündeki olası yüzeysel bir algının büyük bir yanılsama olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle tiraj ve erişim gücü yüksek olan Birinci Grup medyada iklim haberlerinin niceliği artmamış, yalnızca haberin sentaksı ve çerçevesinin değiştiği gözlemlenmekte. Bu editoryal kırılma, Türkiye’deki medya kutuplaşmasının ekolojik meselelere nasıl projekte edildiğini de gösteriyor.

İKİ FARKLI ÇERÇEVELEME STRATEJİSİ

COP31 gibi, insanlığın ortak geleceğini ilgilendiren gezegensel bir krizin çözüm arayışının Türkiye’de vücut bulacak olması, normal şartlarda ulusal basını asgari müştereklerde, bilimin ve verinin ışığında birleştirmesi beklenen bir gelişme. Ancak Türkiye medya ekosisteminin mevcut ekonomi-politiği, bu zirve kararını ortadan ikiye bölen ve tamamen farklı iki gerçeklik inşa eden bir editoryal yarılma yaratıldığı açıkça görülmekte.

BİRİNCİ GRUP: “DİPLOMATİK ZAFER” ANLATISI
(Yeni Şafak, Hürriyet, Sabah)

Yeni Şafak, Hürriyet ve Sabah gazetelerinin temsil ettiği, sermaye yapısı ve yayın politikası itibarıyla iktidar bloğuyla senkronize hareket eden bu birinci grup, COP31’i ele alış biçimiyle klasik “devlet gazeteciliği” refleksinin kusursuz bir örneğini sergilemekte. Altı çizilmesi gereken en kritik bulgu şu: Bu gazetelerin sayfalarında ve dijital platformlarında, Ocak ve Şubat 2026 aylarında iklim haberlerinin sayısal yoğunluğunda istatistiksel bir artış gözlemlenmemekte. Sadece, daha önce sayfanın kıyısında köşesinde yer alan tek tük iklim bültenlerinin yerine tamamen “diplomasi, güç gösterisi ve bürokratik hiyerarşi” yerleştirilmiş. İklim krizinin gezegensel sonuçları, karbon salımını durdurma yolları veya Türkiye’nin iklim kırılganlıkları bu yayın organlarının editoryal radarına girememiş.

Bu grubun haber kurgusunda şu temalar ve çerçeveleme (framing) taktikleri ağır basmakta:

“Zirveler Yılı” Şemsiyesi Altında Ekolojinin Silinmesi: Hürriyet gazetesinin 1 Ocak 2026 tarihli “Türkiye’de Zirveler Yılı” manşeti, iklim krizinin nasıl güvenlikçi ve devlet merkezli bir optikle okunduğunun en kristalize kanıtı. Haberde, COP31 organizasyonu, aynı yıl Türkiye’de yapılacak olan NATO Zirvesi ile aynı editoryal potada eritilmiş. Olay, “İklim için Antalya’da 196 Ülke Lideri” alt başlığıyla verilerek, salt bir kalabalığı ağırlama kapasitesine ve protokol başarısına indirgenmekte. İklimin, askeri ve stratejik bir güvenlik paktı olan NATO ile aynı “prestij ve güç” terazisinde tartılması, konunun ekolojik özünden ne derece koparıldığını göstermekte.

Rekabet, İnat ve Zafer Retoriği: Yeni Şafak gazetesinin hem İngilizce hem de Türkçe edisyonlarında, konunun Avustralya’ya karşı kazanılmış bir diplomatik meydan muharebesi gibi kurgulandığı görülmekte. Haberlerde, Türkiye’nin COP26’da Glasgow karşısında kendi isteğiyle geri adım attığı hatırlatılarak, bu kez “küresel liderlik ve uluslararası meşruiyet” adına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın taviz vermediği ve inatçı bir müzakere yürüttüğü vurgulanmış.

Barış Diplomasisi Maskesi: İklim Değişikliği Başkanı Prof. Dr. Halil Hasar’ın “Türkiye’nin barış diplomasisini sürdüren bir ülke olarak küresel iklim diplomasisi yürüteceği” ve “Bölgesel aktörlükten küresel iklim liderliğine” geçiş yapılacağı yönündeki söylemleri, Birinci Grup medyanın sığındığı temel sığınak olmakta. “Diyalog ve mutabakat” 6 gibi yuvarlak uluslararası ilişkiler terimleri manşetlere taşınırken, Türkiye’nin kendi kömür santrallerinden kaynaklanan emisyonlarını ne zaman sıfırlayacağı gibi yaşamsal ve somut gazetecilik soruları özenle sümen altı edilmiş.

İKİNCİ GRUP: EKOLOJİK ÇELİŞKİLER, SORGULAYICI HABERCİLİK

(BirGün, Evrensel, Sözcü)

Birinci grubun yarattığı pürüzsüz ve steril diplomatik tablonun tam karşısında; BirGün, Evrensel ve Sözcü yayın organlarının temsil ettiği İkinci Grup medya yer almakta. Bu grup, Ocak 2026’daki COP31 ev sahipliği kararını bir bayram havasında karşılamak yerine, bu uluslararası görünürlüğü Türkiye’nin iç iklim politikalarındaki devasa tutarsızlıkları, fosil yakıt bağımlılığını ve ekolojik tahribatı ifşa etmek için muazzam bir editoryal kaldıraç olarak kullanılmış. Bu grupta, iklim haberleri sadece görünürlük ve hacim kazanmakla kalmamış; konu devlet tekelinden çıkarılarak sivil toplum, akademi ve emek eksenine oturtulmuş.

İkinci grubun haberi çerçeveleme ve analiz stratejisindeki yapısal kırılma noktaları şunlar:

Fosil Yakıt Teşvikleri ve Politika Oksimoronu: COP31 hazırlıklarının zirve yaptığı Şubat 2026 döneminde, BirGün ve sektörel ekonomi basını Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) veya ilgili kurumların kararlarına dayanarak “2026’da 32 kömür ve gaz santraline kapasite desteği verileceği” gerçeğini manşetlere taşıdı. Medya, bir yanda 150 bin kişiyi dünyayı kurtarmak için Antalya’ya çağıran  ve “iklim eylemi istikrar sağlar”  diyen bir devlet aklının; diğer yanda Yeniköy ve Kemerköy gibi yerli linyit tüketen termik santrallere “arz güvenliği” adı altında milyonlarca liralık kapasite mekanizması teşviki aktarmasının yarattığı devasa oksimoronu şiddetle eleştirdi.15 Bu noktada iklim haberciliği, ağaç sarılma romantizminden çıkıp, devletin bütçe tahsislerindeki karbon yoğunluğunu sorgulayan analitik ve veri odaklı bir boyuta sıçradı.

İklim Kanunu, ETS’nin Gecikmesi ve Karbon Fiyatlandırma: Sözcü gazetesi ve muhalif ekonomi basını, Temmuz 2025’te meclisten geçen ve kamuoyunun yüzde 54’ünün bihaber olduğu  İklim Kanunu’nu salt bir yasa metni olmaktan çıkarıp teknik bir dille deşifre etti. Özellikle, Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’na (CBAM) uyum için elzem olan Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) pilot uygulamasının 2026’da başlayacak olmasına rağmen, asıl bağlayıcı ve şirketleri gerçekten karbon maliyetiyle yüzleştirecek olan ana uygulamanın 2038 yılına bırakılması ağır editoryal eleştirilere hedef oldu.

Emek ve Ekoloji Kesişiminin Keşfi: Evrensel ve BirGün gibi sınıf temelli yayıncılık geleneğinden gelen gazetelerin iklim haberciliğindeki en rafine başarılarından biri, ekoloji ile emek mücadelesini sentezleyebilmeleri. Şubat 2026’da Konya Şeker’e ait Soma Termik Santrali’nde şirketin “kâr etmiyorum” gerekçesiyle işçileri ücretsiz izne zorlaması ve işçilerin sokağa inmesi haberi, iklim haberciliğinin sınırlarını genişletti. “Soma uyuma emekçiye sahip çık” sloganları eşliğinde yürüyen işçilerin durumu, kömürden çıkış sürecinin sadece karbonu azaltmak değil, aynı zamanda adil geçiş prensibiyle işçilerin haklarını korumak olduğu gerçeğini Türkiye medyasına gösterdi.

Veri Odaklı Küresel Performans Sorgulaması: İkinci grup medya, hükümetin “küresel iklim liderliği”  iddiasına, hamasetle değil uluslararası bağımsız verilerle karşılık verdi. Germanwatch tarafından açıklanan İklim Değişikliği Performans Endeksi (CCPI) 2026 raporunda Türkiye’nin 52. sırada kalarak “çok düşük performans gösteren ülkeler” kategorisinde çakılıp kaldığı verisi  geniş yer buldu. Eş zamanlı olarak, Buğday Derneği’nin yayımladığı “Türkiye’nin 2025 İklim Karnesi Kötü” raporunu baz alan haberlerde; madencilik torba yasası ile sökülen Akbelen zeytinlikleri , TÜİK verilerine göre artış eğilimindeki emisyonlar  peş peşe sıralandı.

İKLİM HABERCİLİĞİNİN ZAYIFLIĞI VE YÜKSELEN POTANSİYELİ

Yukarıda detaylandırılan ve COP31 kararı etrafında şekillenen iki aylık (Ocak-Şubat 2026) medya performansı, Türkiye’de iklim haberciliğinin hem kronik yapısal zayıflıklarını hem de içinde filizlenen muazzam gazetecilik potansiyelini eşzamanlı olarak vitrine çıkardı.

 Medya ekosisteminin genelindeki en büyük kriz, iklim krizinin hala disiplinlerarası, veri okuryazarlığı gerektiren ciddi bir “ihtisas alanı” olarak kabul görmemesi. Sermaye  medyasıbın COP31 toplantılarına dair haberlerinde, toplantıların içeriğinden, müzakere edilen karbon azaltım taahhütlerinden ziyade, sadece toplantının nerede yapıldığına ve kimlerin el sıkıştığına odaklanılmış.

Tüm bu karamsar tabloya rağmen, medyanın eleştirel, bağımsız ve dijital kanadında veri gazeteciliği (data journalism) formlarının büyük bir hızla iklim alanına entegre edildiği gözlemlenmekte. Karbon piyasaları, Emisyon Ticaret Sistemi kotaları, adil geçiş, termik santral kapasite mekanizması destekleri, sera gazı  envanterleri ve yenilenebilir enerji fizibiliteleri gibi son derece teknik kavramların gazetecilik diliyle tercüme edilerek manşetlere taşınması dikkat çekici.

GERÇEĞİN PEŞİNDE OLANLAR, STATÜKONUN PEŞİNDE OLANLAR

Ocak 2026 itibarıyla Türkiye’nin BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı’na ev sahipliğinin kesinleşmesi, sıradan bir uluslararası zirve duyurusunun çok ötesine geçti. Bu karar, ulusal medyanın küresel kriz anlarındaki reflekslerini, gazetecilik etiğine bağlılığını ve editoryal bağımsızlığını ölçen bir turnusol kağıdına dönüştü. Kasım-Aralık 2025 döneminde İklim Kanunu’nun içeriğine ve ekolojik politikalara karşı sergilenen editoryal kayıtsızlık, Ocak-Şubat 2026’da yerini aniden görünürlüğe bıraktı ancak bu görünürlük medyayı, gerçeği arayanlar ile statükoyu pazarlayanlar olarak keskin iki kampa ayırdı.

Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleşecek olan asıl zirveye  10 aylık son derece kritik, zorlu ve habercilik açısından potansiyeli yüksek bir süreç bulunmakta. Türkiye medyasının, özellikle de iklim haberciliği refleksinin gelişimi, bu iki kutuplu yapının önümüzdeki süreçte birbirini ne ölçüde esneteceğine ve dönüştüreceğine bağlı.

Volkan Kahyalar

Edebiyat, kültür, sanat, bilim ve felsefe alanlarında içerik küratörü ve serbest gazeteci. Kitapdedektifiyiz adlı YouTube, podcast ve blog kanallarının kurucusu. Birçok dergide öyküleri yayımlandı.

Journo E-Bülten

ÖNE ÇIKANLAR