İbrahim Hoyi’nin II. Dünya Savaşı döneminin kadın yazarları ile söyleşisi, Ekim 1941’de Son Posta Gazetesi’nde yayınlanır.
Yazı dizisi, bugün hem 1940’ların basın ortamı hem de feminist okumalar için önemli bir kaynak…
Gazeteciliği hukuka tercih eden; Vakit, Son Posta, Akşam, Varlık, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde tiyatro eleştirileri yayımlanan, Anadolu Ajansı’nda çevirmenlik ile müdürlük görevlerinde bulunan İbrahim Hoyi, yaptığı mülakatlarla da tanınırdı. Döneminin kadın romancılarıyla yaptığı söyleşiler, 2024’te Önder Kaya tarafından, Hoyi’nin geniş bir biyografisini de içeren bir ön yazıyla kitaplaştırıldı.
Hoyi’nin Ekim 1941’de Son Posta gazetesinde başlattığı söyleşi dizisi, bugünden bakıldığında edebiyat tarihi ve feminist okumalar için bir kaynak oluşturuyor. Konuşulan kadın romancılar arasında Güzide Sabri Duran (1883-1946), Kerime Nadir Azrak (1917-1984), Leman Ahıskal (1914-?), Mebrure Sami Koray (1907-1992), Muazzez Tahsin Berkand (1899-1984), Mükerrem Kâmil Su (1906-1997), Nezihe Muhiddin (1889-1958) ve Cahid Uçuk (1909-2004) bulunuyor.
AĞIR SANSÜR KOŞULLARI
Mülakatların içeriğine geçmeden önce, II. Dünya Savaşı’nın Türkiye’yi sürüklediği buhran, siyasi baskılar ve toplu tutuklamaların varlığı göz önüne alındığında bu dönemde bu söyleşilerin neden yapıldığı sorusu da gündeme gelmeli.
Son Posta gazetesinin çizgisi takip edildiğinde, esasında tek parti rejimine özelde de İsmet İnönü’ye muhalif olduğu görülür. Ancak, ağır sansür baskısı gazetenin muhalif çizgisini görmemizi engeller. Gazetenin dili siyasetten uzak gibidir.
Sadece yurt dışı haberleri üzerinden bir eğilim görülebilir. Örneğin, İngiltere’den “Demokratların muzaffer olacağına şüphem yok” haberi ile hemen altındaki, Amerika’dan “Demokratlara Yardım Projesi” başlıklı haberde hem savaşa hem rejime dair bir yönelim hissedilir.
O dönemin iktidar yanlısı basınından okuduğumuz kadarıyla İsmet İnönü uzunca bir süre savaşın seyrini izler ve ortada bir siyaset güder. Son Posta, özellikle ilk sayfalarında ülkenin içindeki durumu yansıtmak yerine İtalya-Almanya ittifakının uyuşmazlıklarını gösteren haberler ile “demokratlığı” vurgular.
Gazetede dikkati çeken bir diğer husus da ilk sayfalara gıda fiyatları, kömür satışlarının durumuna dair haberlerin yer almasıdır. Şöyle ki, “Fiyat murakabe (denetim) komisyonu yağ, pirinç, zeytinyağ(ı) ve fasulyenin kâr yüzdelerini tayin etti” üst başlığında temel gıdalar sıralanıyor. Toplumun kulak kabarttığı haberler olmakla birlikte o yıllarda bunlara erişmek de zordur.
Diğer yandan gazetenin kültür-sanat haberlerine, ünlü ediplere verdiği yer dikkate alınırsa siyasi konulardan kaçınmak adına böyle bir gazeteciliği tercih ettikleri de düşünülebilir. Öyle ki Halit Ziya Uşaklıgil, Halit Fahri Ozansoy gibi edebiyat dünyasının yakından bildiği isimler haftaları bulan yazı ve anıları gazete sayfalarında yer bulur. Önder Kaya’nın aktardığına göre Şehir Tiyatroları’nda oynanan “Hamlet” oyunuyla ilgili başlayan tartışmalar mahkeme dahil en ince ayrıntılarına kadar gazetede yer alır. Bu yayın da günler sürer.

KADIN ROMANCILAR KONUŞUYOR
Kadın romancılara baktığımızda hemen hemen hepsinin çok erken yaşlarda roman yazmaya başladığını görürüz. Kerime Nadir 20 yaşında, Güzide Duran 18, Muazzez Tahsin Berkand 15, Nezihe Muhiddin 22 yaşında ilk romanlarını kaleme alırlar.
Leman Ahıskal hakkında çok az bilgiye sahibiz. Ölüm tarihi bile belli değil. Hiçbir antolojide, ders kitabında adı geçmez. Hiçbir kitabı tefrika sayfalardan kurtulup kitap haline gelmez. 1938-42 yılları arasında ağırlıklı olarak Vakit ve Cumhuriyet gazetelerinde romanları tefrika edilen Leman Ahıskal 1942’de eşini kaybeder ve ardından izine rastlanılmaz.
İbrahim Hoyi’nin bu röportajı araştırmacılar için şu anda biricik kaynaktır. Buradan gazeteciliğin farklı disiplinler için keşif yapma gücünü de görmüş oluyoruz. Diğer yandan Leman Ahıskal’ın İbrahim Hoyi’ye verdiği cevap onun mahcubiyetle karışık nezaketini de gösterir:
“Benim söyleyecek neyim var ki efendim. Daha bu memlekette pek yeni, pek tecrübesizim. Bu mülakatlarınıza beni katmasanız olmaz mıydı? Nasıl anlatayım neyi anlatayım. Öyle değil mi Arif?”
Tabii bu sözlerin ardında kadının toplumdaki yerinin durumuyla ilgili ipuçları da söz konusudur.
Dikkati çeken diğer bir isim Cahid Uçuk. Adından dolayı erkek sanılan Uçuk, ilk eserini 26 yaşında kaleme alır. 15 roman, 9 hikaye kitabı yayınlanır. Masal ve tiyatro alanında da üretken bir isimdir. 93 yaşındayken anıları yayınlanır. Kitaba verdiği adı erken Cumhuriyet döneminin eril edebiyat ortamına mesaj gibidir: Erkekler Dünyasında Bir Yazar. (2003)
Kadın yazarların önemli bir kısmı birbirini beğenmiyor ya da takip etmiyor. Hepsinin ortak noktası Halide Edip Adıvar hayranlığıdır. Üstelik Halide Edip’le I. Dünya Savaşı sırasında Suriye’ye kültür propagandası için gidecek kadar kendisine yakın olan Muazzez Tahsin Berkant da aynı görüştedir. Berkant, Halide Edip için, “O hepimizden üstün, yüksek. Onu bizim aramıza koymuyorum. Onu Allah gibi severim. Canımın içine tesir eden bir üslubu var” der.

Mebrure Sami Koray’ın ifadesi daha ilginçtir: “O bizim putumuzdur” diyor. Çok değil, bu söyleşilerden 12 yıl önce Türk şiirinin o zamanki genç ama gür sesi Nazım Hikmet, Abdülhak Hamit Tarhan gibi Türk şiirinin geleneksel isimlerine karşı “Putları Yıkıyoruz” adıyla bir kampanya başlatmıştır.
Hikmet’e göre bu isimler Türk şiirinin yıkılması gereken putlarıdır. 1941 yılının Türkiye’sinde söyleşiye konuk olan kadın yazarlar kadar herhalde erkek yazarların da kadın romancı olarak kabul ettiği tek kişi Halide Edip’tir. Bu nedenle bir put olarak görülmesi ve kimsenin yıkım çağrısında bulunmaması dönemin edebiyat düzeyiyle ilgilidir.
SABAHATTİN ALİ’YE ÖVGÜ
Kerime Nadir’in beğenileri arasında dikkat çeken bir isim var: Sabahattin Ali.
Nadir, onun “Kürk Mantolu Madonna” eserini çok sevmiştir. Aralık 1940-Şubat 1941 tarihleri arasında “Hakikat” gazetesinde tefrika edilen bu eser ancak 1943’te kitap haline gelir. Nadir, eseri tefrikadan takip etmiştir. Ne ilginçtir ki, Sabahattin Ali, 1948’de Cumhuriyet tarihinin öldürülen ilk gazetecisi olarak kayda geçer. Eserleri 17 yıl boyunca hiç basılmaz. Buna rağmen, yazar sanki yeniden dirilir ve hâlâ en çok okunan yazarlar arasındadır. Nadir’in “Kürk Mantolu Madonna”nın büyüsünü o yıllarda keşfettiğini ve adeta bugünü haber verdiğini söylemek abartı olmaz. Söyleşilerde yazarların örgütlenmesine dairkısa bir not okuyoruz.
Muazzez Tahsin Berkand yazarların birbiriyle iletişimsizliğine dair tespitini söyledikten sonra, “Vaktiyle meşhur PenKlüb’e benzer bir edebî kulüp yapalım diye epeye uğraştım. Londra’yla muhaberelerde (yazışmalarda) bulundum. Fakat muvaffak olamadım. Bence edebî bir cereyan yaratabilmek için edebiyatçıların birbirleriyle bir parça görüşmeleri, tanışmaları lazımdır. Bana öyle geliyor ki bu şekilde devam edersek birbirimizle dost olacağımız yerde düşman olacağız. İyi kötü bir teşekkül yapmalıyız” diyor.
1941 yılının ortamında Berkand’ın 1921 yılında Londra’da kurulan uluslararası yazarlar birliğiyle irtibata geçtiğini ve edebiyat ortamının “pek büyük bir eksikliği” olarak teşekkül yokluğundan söz etmesi bu alana dair çalışanlar için çok özel bir bilgi.
Hoyi’nin söyleşi tarzı İbrahim Hoyi’nin söyleşileri bir kompozisyon biçiminde hikâye tarzında aktardığını görüyoruz. Soru-cevap arka plandadır. Atmosfer ve akıcılık daha çok önemsenmiştir. Yorum yapmaktan kaçınmıyor. Konuşturduğu kişinin heyecanını ve önceliklerini vurgulamayı tercih ediyor. Örneğin, “…Kıymetli romancı (Berkand), oldukça heyecanlı, hiç de araları kesilmeyen cümlelerle edebiyat âlemimizin hakikaten kangren olmuş bir yarasını deşiyor” sözleri
“Büyükada’da muhteşem bir köşkün geniş, ferah bir odasında” Mebrure Sami ile buluşan Hoyi, köşk kadar yazar Sami’nin “bütün varlığından coşan enerjinin meyveleri”nden de uzun bir mukaddime ile söz eder. Söyleşiyi yine tasvirle sonlandırır:
“Muhteşem köşkün Heybeli’ye bakan şirin terasında kendi eliyle yaptığı nefis vişne likörlerini zevkle içtikten sonra, güzide romancının müsaadesini istiyorum.”
“MÜNEVVER BİR HALK KADINI”
“Münevver bir halk kadını” olarak anlattığı Nezihe Muhiddin’in için de “Bütün ömrü cidal (mücadele) ile geçen romancı” ifadesini kullanıyor. Hoyi’nin edebiyat olaylarını takip ettiği ve fikri hazırlığı güçlü bir gazeteci olduğu Cahid Uçuk söyleşisinde bir kez daha görülüyor. Uçuk’un kimliğiyle ilgili merakı ve görüşleri romanları üzerinden anlattıktan sonra, “Nitekim günün birinde Yarımay mecmuasında çıkan bir röportajla bu merakımızı yendik. Ve Cahid Uçuk’un bir kadın yazıcı olduğunu anladık”.
İbrahim Hoyi, basın tarihi açısından pek az ele alınmış bir gazetecidir. Aslında edebiyat tarihçilerinin çoktan ele alması gereken bu ismin, bu yazıda anlattığımız çalışması kadar diğer mesleki ürünleri de farklı disiplinlere kaynak olabilecek yetkinlikte olma ihtimali taşıyor. “Kadın Romancılarımızla Mülakatlar” dizisi de 1940’lı yılların basın ortamında yayımlanan, niteliği öne çıkan bir çalışma olarak farklı bakış açılarıyla tartışılmayı hak eden bir çıktı.
İBRAHİM HOYİ KİMDİR?
İbrahim Hoy, soyadını İran’ın aynı isimli şehrinden alır. İstanbul’da İranlıların yoğun olduğu Uzunçarşı’da (Fatih) doğmuş, ilkokulu Kadıköy’de bitirmiştir. 1928’de Robert Kolej’den mezun olur. Babası, hukuk tahsili görmesini ister ancak onu aklında gazetecilik vardır. Hukuk eğitimini yarıda bırakır ve İngiltere’ye gider. Burada gazetelerde staj sayılabilecek işler yapar. Döndüğünde Vakit, Yeni Sabah, Son Posta ve Son Saat’te yazılar yazar, röportajlar hazırlar. Oktay Verel’in aktardığına göre, “Geçimi Anadolu Ajansı’ndandır. Tabii oradan geçinebiliyorsa.” 1941-45 yılları arasında “Perde ve Sahne” dergisinde yazılar yazar. Eminönü Halkevi tarafından çıkarılan “Yeni Türk” dergisinde yazar biyografileri ve folklor üzerine çalışmaları yer alır. İran kültürü ve masonluğa dair araştırmalarıyla da öne çıkar. Varlık ve Cumhuriyet’te tiyatro eleştirileri kaleme alır. Tagore, Pearl Buck, Maugham gibi yazar ve şairlerin eserlerini Türkçeye çevirir. 1946 yılında Türkiye İranlılar Derneği’nin kuruluşunda yer alır. 1984 yılında vefat eden Hoyi, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Farsça biliyordu.


