MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız; son olarak gazeteci İsmail Arı’nın tutuklanmasına neden olan dezenformasyon yasasını, benzediğini iddia ettiği Almanya örneği ile savundu.
Oysa hukukçular Alman mevzuatının devlet otoritesini değil bireyi koruduğunu, Türkiye’de ise yasanın “gazetecileri hedef alan bir tehdit unsuruna” dönüştüğünü anlattı.
İki ülkedeki iki düzenleme arasındaki farkları Almanya’da Hamm Barosu’na kayıtlı avukat Gülsüm Yiğit ile İsmail Arı’nın da avukatlarından hukukçu Kerem Altıparmak’a sorduk…
BirGün Gazetesi muhabiri İsmail Arı’nın “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklanmasının ardından muhalefet bir kez daha, yasanın Meclis’teki görüşmeleri sırasında iktidar milletvekillerinin düzenlemenin hedefinin gazeteciler olmadığı yönündeki sözlerini hatırlattı.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız; İsmail Arı’nın tutuklanmasının gazetenin Ankara Bürosu’nun önünde, basın meslek örgütleri tarafından protesto edildiği gün; sosyal medya hesabında yaptığı açıklama ile yasayı savunmaya devam etti.

Düzenleme taslağının Meclis’e sunulması için ilk imzalardan birinin sahibi olan Yıldız, Almanya’daki yasalardan örnek verdi. Alman hukukunda yalan haber yapanlara 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verildiğini paylaştı:
“Alman Ceza Kanununda bir kişi ile ilgili aslı olmayan, doğrulanamayacak veya açıkça yalan haber yapmak ağır şekilde cezalandırılmaktadır. Bir fiilin bu suç kapsamına girebilmesi için kişiyi karalayabilme kapasitesinin olması ya da o kişi hakkında kamuoyunu olumsuz yönde etkileyebilmesi yeterlidir.
Suçun kamuya açık bir şekilde veya yazılı materyalin dağıtılmasıyla gerçekleşmesi halinde verilecek ceza iki yıl hapistir. Kasıtlı fiil kamuya açık bir toplantıda gerçekleşmişse veya yazılı bir materyal dağıtılarak yapılmışsa fail beş yıl hapis cezasına çarptırılmaktadır. Almanya da cezalar oldukça ağırdır.”
ALMANYA’NIN ODAĞI KİŞİ, TÜRKİYE’NİN ODAĞI KAMU DÜZENİ
MHP’li Yıldız’ın paylaşımında bahsettiği “5 yıla kadar hapis” cezaları, Alman Ceza Kanunu’nun (StGB) “şerefe karşı suçları” düzenleyen bölümünde yer alıyor. Ek olarak Almanya’da Sosyal Ağlarda Kanun Uygulamasını İyileştirme Yasası (NetzDG) adlı bir düzenleme de mevcut.
StGB’ye göre; suçun oluşması için bir “kişinin itibarını zedeleyici” iddiaların söz konusu olması gerekiyor. Eğer kişi siyasetçi ise öngörülen ceza miktarı artırılabiliyor.
Türk Ceza Kanunu’ndaki dezenformasyon düzenlemesinde ise “gerçeğe aykırı bilginin halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle yayılması ve ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili olması” gerekiyor.
Yani Almanya’daki kanun ile Türkiye’deki kanun; “suçun kime karşı işlendiği”, yani suçtan zarar görenin, mağdurun kim olduğu konusunda birbirinden farklı…

ALMANYA’DA TUTUKLAMA SON TEDBİR
Öte yandan iftira ve karalama suçlamalarına Almanya’da 5 yıla kadar hapis cezası istense de Türkiye’deki gibi tutuklu yargılama ve cezaya hükmedilmesi oranı oldukça düşük.
Almanya’daki Hamm Barosu’na kayıtlı avukat Gülsüm Yiğit; özen yükümlülüğünü yerine getirdiği sürece Almanya’da gazetecilerin cezalandırılmadığını, cezaevinde tutuklu gazeteci olmadığını ifade etti. Tutuklanmanın son aşama olduğunu belirten Yiğit, ceza dosyalarında yargılama süreçlerinin çok hızlı olduğuna, duruşmaların iki haftada bir yapıldığına dikkat çekti. Türkiye’de ise 20 Şubat’ta tutuklanan Alican Uludağ hakkındaki iddianame bile henüz hazırlanmadı.
“Almanya’da ceza hukukunda tutuklama, özellikle ifade ve basın özgürlüğü alanında, başvurulabilecek son tedbir olarak görülür. Hukuk uygulaması, öncelikle soruşturma, adli kontrol, para cezası, tazminat, düzeltme/hüküm verme yükümlülüğü gibi daha hafif koruma ve yaptırım araçlarını devreye sokmayı esas alır” diyen Yiğit’e göre, bu yaklaşım gazetecilerin haber yapma ve eleştiri hakkını yalnızca gerçekten zorunlu ve ölçülü görülen durumlarda özgürlükten yoksun bırakma tedbirine başvurulması gerektiği fikrine dayanıyor.
Feti Yıldız’ın örnek gösterdiği Alman Ceza Kanunu’ndaki 186, 187 ve 188. maddelerin özünde “kişiye karşı suçlar” niteliğinde olduğuna dikkat çeken Yiğit, Almanya ile Türkiye’deki farkı şöyle değerlendirdi:
“Odakta devlet ya da soyut bir kamu otoritesi değil, belirli bireylerin onuru, şerefi ve kişilik hakları vardır. Yani düzenleme mantığı, ‘devlete karşı eleştiriyi bastırmak’tan çok, bireyin kişilik haklarını korumaktır. Bu nedenle gazeteciler açısından da esas sorun, kişisel haklara saldırı ile kamusal eleştiri/haber verme arasındaki sınırın nasıl çizildiği noktasında ortaya çıkar.
Türkiye’deki yasal çerçevede ise benzer hakaret ve iftira hükümleri bulunsa da pratiğin önemli kısmı çoğu zaman devleti, kurumları veya kamu otoritesini koruma yönünde işler; kişilik hakları ile devletin ‘itibarının’ çoğu zaman iç içe geçirilmesi ve ifade özgürlüğü lehine geniş bir yorum yapılmaması, bu alanı Almanya’ya kıyasla daha baskıcı ve gazeteciler açısından daha riskli hale getirir.”

“HANGİ HABERİN YALAN OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLEN YOK”
Dezenformasyon konusunda Almanya’daki ve Türkiye’deki uygulamayı kıyaslayan hukukçu Kerem Altıparmak, bir kuralın demokratik güvencelerle korunmadığı sürece tehdit unsuru haline gelebildiğini belirtti.
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ‘hükmün açıklanmasının geri bırakılması’ hükmüne ilişkin iptal gerekçesini hatırlatan Altıparmak, şunları söyledi:
“Bir kuralın ne yazdığı değil, onun uygulamadaki anlamı o normun sınırlarını belirler. Almanya’da üst cezanın yüksek görünmesi, gazetecileri tehdit etmediği sürece sorun yaratmaz; çünkü orada güvenceler uygulanıyor. Bizde ise uygulama, kuralın konulduğu amacın tamamen dışına savrulmuş durumda.”
İsmail Arı’nın tutuklanma sürecine değinen Altıparmak, yargıdaki somut veri eksikliğine dikkat çekti:
“İsmail Arı tutuklanalı günler oldu, hala hangi haberinde ne yalan olduğunu söyleyebilen yok. En temel güvenceyi aşamıyoruz; yargıladıkları gazetecilere gerçek olmayan şeyin ne olduğunu söylemiyorlar. Bu da en baştaki niyetin, yani gazetecileri susturma amacının doğru olduğunu kanıtlıyor.”
Dezenformasyon yasasının 2022 yılında çıkmasının tesadüf olmadığını, pandemi dönemindeki aşı karşıtlığı gibi kamu sağlığını tehdit eden “ender ama riskli” durumları engelleme argümanıyla sunulduğunu hatırlatan Altıparmak, gelinen noktayı şu sözlerle eleştirdi:
“O dönem kamu sağlığı ve paniği engelleme amacı güdüldüğü söyleniyordu. Ancak bugün yasa neye döndü? Bir vakfın başında kimin olduğunun tartışılmasının ne kamu sağlığıyla ne de milli güvenlikle ilgisi var. Türkiye’de iyi kurallar yazsak bile, yargı o kadar bağımlı ve emir-komuta zinciri o kadar belli ki, o kurallar burada başka bir şeye dönüşüyor.”

“GAZETECİNİN HEDEF SEÇİLMESİ ABSÜRT”
Gazeteciliğin doğası gereği “doğru habere” dayandığını belirten Altıparmak, mesleki etik ve itibar mekanizmasının zaten bir denetim sağladığını söyledi. Altıparmak, “Gazeteci işi gereği yalan söylememesi beklenen kişidir, çünkü yalanlanırsa inandırıcılığı biter. Gazetecinin kaynak araştırarak yaptığı iş nedeniyle bu suç tipinin birincil muhatabı ve hedefi haline gelmesi son derece absürttür” dedi.
KOMİSYON TUTANAKLARI: “HAYALLER BATI, GERÇEKLER ÜÇÜNCÜ DÜNYA”
Yasanın 2022 yılındaki hazırlık sürecinde Dijital Mecralar Komisyonu’nda yapılan tartışmalar, bugün yaşananların ön izlemesi niteliğindeydi. Komisyon Başkanı AKP’li Hüseyin Yayman, “Biz sürekli kendimize referans olarak Avrupa Birliği müktesebatını aldık ve özellikle Almanya’da ne var, Fransa’da ne var, Londra’da hangi düzenleme yapılmış, Amerika’da hangi düzenleme yapılmış; bunları dikkatli bir biçimde ele aldık” diyerek yasayı savunmuştu.
Buna karşın muhalefetin şerhi ise bugün yaşanan tutuklamaları adeta öngörmüştü. Tutanaklara göre CHP’li Onursal Adıgüzel, Batı demokrasilerinde yalan haber nedeniyle tutuklama olmadığını vurgulayarak şu uyarıyı yapmıştı:
“Bu hâliyle, hayaller gelişmiş Batı demokrasileri, gerçekler ise üçüncü dünya standartlarıdır. Önerilen yasa teklifi Bahreyn, Bangladeş, Myanmar ve Ruanda gibi ülkelerle benzeşiyor.”



