Yorum

Fidel Castro, basın özgürlüğü ve özgür düşünce

Küba Devlet Başkanı Fidel Castro Paris turunda. 15 Mart 1995. (Fotoğraf: REUTERS/Charles Platiau)

Fidel Castro 90 yaşında öldü.

Dünyanın bir yarısı onu büyük bir devrimci olarak görürken, diğer yarısı ‘diktatör’ dedi.

İletişim ve medya konularında çok sayıda kitabı bulunan ve küreselleşme karşıtı ATTAC hareketinin kurucuları arasında yer alan Ignacio Ramonet, 2003-2004 yıllarında Fidel Castro ile bir nehir söyleşi yapmıştı. Bu röportaj 2004 yılında kitap olarak basıldı. (Türkçede Fidel Castro / İki Ses Bir Biyografi, 2006)

Ramonet kitabın girişinde şöyle bir açıklama yapıyor:

“Uluslararası Af Örgütü’nün eleştirel raporlarında Küba’da işkence, kayıplar, siyasi cinayetler ya da güvenlik güçlerince şiddete başvurularak bastırılmış gösteriler olduğuna dair kayıtlar yok. Rejime karşı bir halk ayaklanması da kayda geçmiş değil. Devrimin 46 yıllık tarihinde tek bir vak’a bile yok. Buna karşılık, ‘demokratik’ olduğu varsayılan komşu ülkelerde (Guatemala, Honduras, Dominik Cumhuriyeti, Meksika) sendikacılar, muhalifler, gazeteciler, sivil toplum liderleri hala öldürülüyor, failler cezasız kalıyor ve adice işlenen bu cinayetler uluslararası basında fazla yankı bulmuyor.”

Bu korkunç suçlar, ‘demokrasi’ ile yönetildiği iddia edilen birçok üçüncü dünya ülkesinin demirbaş gerçekleri.

Küba’nın durumu ise ortada! Yıllar boyunca ABD’nin ambargosu ve kara propagandası altında çok zor günler yaşayan ülke, yine de imkânsızı başardı. Irkçılığın yok edilmesi, kadın erkek eşitliği, yüzde 97.7 ile dünyanın en yüksek okuryazarlık oranı, tıpta müthiş ilerleme, çocuk ölümlerinde müthiş azalma, genel kültür seviyesinin yüksekliği, eğitim/sağlık/ tıbbi araştırma ve sporda en önde gelen ülkelerin seviyesini yakalamak… Bunlar az buz işler değil.

Ama günümüzün beyni maddiyatla yıkanmış, bir ülkenin gelişmişliğini lüks arabalarla, insanların marka giyimiyle, sonsuz sayıda AVM ile, tüketim mallarının çokluğuyla ölçmeye alışmış insanları için Küba hep ‘yoksul’ bir ülke oldu, Castro da hep diktatör!

Gerçek yoksulluğun ve gerçek zenginliğin ne olduğunu hiçbir zaman anlamayan ve anlamayacak olan ‘çakma modern insan’, Küba’yı da hiçbir zaman anlamayacaktır.

Hele bizimki gibi, müthiş bir fiziksel ve ruhsal yoksulluk içinde yaşayan, tüketim mallarıyla acınası bir mutluluk hayalinin peşinde koşturmaktan başka çaresi olmayan bir ülkenin insanları hiç hiç anlamayacaktır.

‘Bizim kitle iletişim araçlarımız eğitim veriyor’

Kitaptan alıntılarla, Castro’nun kendi sözleriyle Küba şöyle bir ülkeydi:

“Bütün çocuklara okula gitme fırsatı, bütün vatandaşlara eğitim alma fırsatı yarattık. Eğitim ve sağlık alanlarında bizim yaptıklarımızı yapmış bir başka üçüncü dünya ülkesi, hatta kalkınmış kapitalist ülke yok. Dilencilik, işsizlik yok bizde. Küba’da dilenen, sadaka isteyen, sokakta yatan çocuklar göremezsiniz. Kübalı doktorlar 30’dan fazla ülkede para almadan çalışıyor, binlerce hayat kurtarıyor. Hiçbir yabancı ülkenin kabul etmediği binlerce Çernobilli çocuğa baktık ve ücretsiz tedavi ettik. Küba’da 70 binden fazla doktor var, tıp alanında şu anda 90 bin genç eğitim görüyor. 400-450 tıp okulu var ve bu okulların altyapısı mükemmel. Afet bölgelerine sürekli tıp birlikleri yolluyoruz.”

Ramonet soruyor: “Tıp dünyasındaki başarılarınız biliniyor. Ama mesela özgür bir basın yok sizde. Özgür bir basın devriminizle bağdaşmıyor mu?”

Castro: Bu ‘özgür’ basında konuşan kim? Nelerden konuşuluyor? Kimler yazıyor? Gazete ya da televizyon patronları ne istiyorsa ondan konuşuyorlar. Siz de çok iyi biliyorsunuz. ‘İfade özgürlüğü’nden söz ediyorsunuz ama savunulan şey ‘kitle iletişim araçlarının özel mülkiyeti’ aslında. Küba’da kitle iletişim araçlarında özel mülkiyet yok ama öğrencilerin, işçilerin, sendikaların, köylülerin hatta askerlerin kendi yayın organları var ve istedikleri her şeyi özgürce yayımlıyorlar.”

“Bize özgür düşünceden yana olmadığımızı söylüyorlar. Özgür düşünceden korkanlar halkını eğitmez, mümkün olan en fazla kültürü, farklı tarih ve siyaset bilgilerini edinmesine uğraşmaz, nesneleri kendi yaratsın ve böylelikle değerini bilsin (üretim) diye uğraşmaz.”

“Kitle iletişim araçları ortaya çıktığında zihinleri ele geçirdiler. Hakimiyetleri sadece yalana değil, şartlı reflekslere de dayanıyor. Yalan ve şartlı refleks aynı şey değil. Yalan, bilgiyi etkiler. Şartlı refleks ise düşünme yetisini. Yanlış bilgi sahibi olmakla, şartlı refleksler yüzünden düşünme yetisini kaybetmiş olmak çok farklı şeyler. Tüm cahiller, tüm fakirler, tüm sömürülenler bu yüzden hep aynı şeyi söylerler: Komünizm kötüdür derler.”

“Kitlelere okuma yazmayı öğretmiyor, insanların büyük çoğunluğunu kandırmak için her sene milyarlarca doları reklama harcıyorlar (üstelik bu para, kandırılanların cebinden çıkıyor), insanoğlunu düşünme yetisi olmayan bir varlığa dönüştürüyorlar. Sürekli olarak ‘beyin yıkama’dan söz ediyorlar ama asıl kendileri beyinleri yontuyor, şekillendiriyor, düşünme yetisini öldürüyorlar.”

“Nüfusunun yüzde 20’si 30’u cahil olan, gerçek cahillerle ‘işlevsel cahillerin’ toplamının yüzde 80’e ulaştığı ülkeler mi ‘ifade özgürlüğü’nden söz edecek?”

“Batı’daki medyanın dayanışmacı değerler, kardeşlik ve adalet duyguları yaratmak için kullanıldığı yalanına asla inanmayacağız. Onlar sadece doğası gereği bencil, doğası gereği bireycil bir sistemin değerlerini yansıtıyorlar.”

“Bugün dünyayla iletişim kurmamızı sağlayan mecralar var. Bunlar sayesinde büyük kitle iletişim araçlarının daha az kurbanı oluyoruz, onlara olan bağımlılık azalıyor. Bugün internet ağı sayesinde bir emeli, bir amacı olan herkes bunu ortak bir dava haline getirebilir. İster geri kalmış bir ülkede olsun, ister zengin bir ülkede.”

“Bizim kitle iletişim araçlarımız eğitim veriyor; ne zehirliyor, ne de yabancılaştırıyor. Ne kültlerle yoruyor, ne de tüketim toplumlarının çürümüş değerleriyle galeyana getiriyor.”

*  *  *

Castro öldüğünde Miami’de sevinçten hoplayıp zıplayan Kübalıları da gördük. Peki onlar neydi?

Castro şöyle anlatmıştı ‘Peter Pan operasyonu’nu:

“Devrimin, çocukların velayetini ebeveynlerden alacağı iftirası ortalığı sarınca, neredeyse 14 bin çocuk ülkeden gizlice kaçırıldı. Bu ülkenin 14 bin çocuğunu gizlice ABD’ye yolladılar. Bu kaçırma olayına Miami’den birtakım Katolik rahipler de karıştı. Konu anne babalık duygularıyla ilgili olunca insanları kandırmak çok kolaydır. Birçok aile bu saçma yalana kandı ve 1959 yılında pek çok aile çocuklarından sonsuza dek ayrıldı, onları yurt dışına yolladılar. Bugün ABD’nin her tarafına yayılmış, kötü koşullarda yetişmiş, annesiz babasız büyümüş birçok Kübalı var.”

İşte böyle bir adam geçti bu dünyadan.  “Tarih beni aklayacaktır” demişti. Tarih onu çoktan akladı.

Yaptıkları, yapılanlar ortada.

Ramonet’nin Castro’nun kişiliğiyle ilgili gözlemleri ise şunlardı: “İyi eğitimli ve çok centilmendi. İnsanlara hep sevecen davranıyor, sesini asla yükseltmiyordu. Emir verdiğini hiç duymadım. Sonsuz bir merakı var; hiç durmadan kafa yoruyor, fikirleri tartışıyor, danışmanlarını yüreklendiriyor. Dogmalara, tabulara taban taban zıt bir kişiliği var. Bir aydın olarak, tartışmaktan hiç çekinmiyor. Tersine bunu istiyor. Kültürlü. Tiksindiği şeyler, art niyet ve nefret. Görevini servet sahibi olmak için kullanmayan ender devlet başkanlarından biri olduğunu düşmanları bile kabul ediyor.”

Nasıl? Tam bir diktatör(!) değil mi?


fidelKünye

Fidel Castro: İki Ses Bir Biyografi
Söyleşi: Ignacio Ramonet
Çeviri: Bülent Levi
Orijinal adı ve dili:
Fidel Castro, Biografia a dos voces, İspanyolca
Sayfa Sayısı: 532
Yayın Tarihi: Ekim 2006
ISBN: 978-975-293-502-0

Neslihan Acu

Neslihan Acu

İstanbul'da doğdu, 1995'ten bu yana İzmir'de yaşıyor. Boğaziçi Üni. Mühendislik Fak. mezunu. Gazeteciliğe İzmir Life dergisinde röportajlar yaparak başladı. Medyatava'da üç yıl medya yazıları, Yeni Asır'da dört yıl köşe yazıları yazdı. Yayımlanmış yedi romanı var: Meltem K'yı Kim Öldürdü, Kadından Donkişot Olmaz, Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk, Kuzgunun Şarkısı, Artık Ayrılsak Diyorum, İyi Tanrının Çocukları, Z Yalnızlığı.