Söyleşi

Bu dergi KHK ihraçlarının ürünü: PAZ Edebiyat

“Lisans, yüksek lisans ve doktoram dâhil 1992 senesinden beri müebbet hapis yaşadığımı düşündüğüm kampüs hayatından bir KHK hokus pokusuyla bir gecede tahliye olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum(!) Bir açıdan 44 yaşında Kipling’in ‘Eğer’ şiirindeki gibi hayatımı yeniden yoktan var etmeye giriştim…”

İçinde bulunduğumuz OHÂL döneminde 686 sayılı KHK ile ihraç edilen 333 akademisyenden biri olan ve barış bildirisine imza attığı için Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümündeki görevinden alınan Gökhan Yavuz Demir ve arkadaşlarının hazırladığı PAZ Edebiyat dergisi çıktı.

Mayıs 2017 tarihli 1. sayısıyla okuyucuya merhaba diyen dergide; Tanıl Bora, Haydar Ergülen, Ali Lidar, Vivet Kanetti, Kıvılcım Turanlı, Nazlı Karabıyıkoğlu, Emek Erez, Kemal Varol, İbrahim Şahin, Armağan Ekici gibi imzalar göze çarpıyor. Kemik kadroyu ise Demir şöyle anlatıyor:

“Kader birliği ettiğim Kasım Akbaş ve Ertuğrul Uzun yanımda olmasalar PAZ asla ortaya çıkamazdı. Neredeyse son on yıldır hepimizi besleyen müthiş bir entelektüel dostluğumuz vardı. Çok iş yaptık. Çok muhabbet ettik. Çok eğlendik. Hep birbirimizi tamamladık. Fakat barış için attığımız imzalarla beraber (ki üçümüz de birbirimizin imzasından habersizdik) önce benim gözaltımla başlayan, sonra görevden uzaklaştırılmam, ardından benim soruşturma dosyamın meslekten men talebiyle YÖK’e gönderilmesi, nihayetinde önce Ertuğrul’un KHK ile ihraç edilmesi ve ardından sürekli uzaklaştırılan Kasım ile benim yine bir KHK oldu bittisiyle üniversiteden atılmamızla tamamlanan bu süreçteyse üç dosttan fazlası olduk. Artık üç kardeşiz, Ertuğrul’un muhteşem ifadesiyle biz birbirimize iyi geliyoruz. Birileri “büyük Türkiye”nin şakşakçılığını yapabilir ama biz üç ahbap çavuş Türkçe edebiyat ve düşünce hayatını sefaletinden kurtarmaya and içtik: Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için! Ve elbette PAZ bütün edebiyat severler için!”

‘Anlamak İçin Yaşamak’, ‘Borges’in Dediği Gibi’, ‘Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği’ kitaplarını yazan, yanı sıra birçok çeviriye imza atan Gökhan Yavuz Demir’le söyleştik ve hem derginin hem de kendi hikâyesinin bilinmeyenlerini dinledik. İşte kayıt…

Devlet sayesinde doğan dergi: PAZ

Geçmiş olsun ve hayırlı olsun. Nasılsınız öncelikle?
Lisans, yüksek lisans ve doktoram dâhil 1992 senesinden beri müebbet hapis yaşadığımı düşündüğüm kampüs hayatından bir KHK hokus pokusuyla bir gecede tahliye olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum(!) Bir açıdan 44 yaşında Kipling’in ‘Eğer’ şiirindeki gibi hayatımı yeniden yoktan var etmeye giriştim…

Şöyle bir iletinizi okudum: “Depresyona girmeyeyim diye çalışıyorum; çalışmazsam da çalışmaya çalışıyorum. 7 gün 24 saat yetmeyecek kadar çalışıyorum. Ama yine de geceleri uykum kaçtığında -ki bu hiç olmazdı ama şimdi her gece oluyor-, metroda seyahat ederken, yani kendimle baş başa kaldığım her an kendi değerimden şüphe ediyorum. Elimde değil, her şey ama yaptığım her şey anlamsız geliyor.” 
Evet. Kolay değil, hiç kolay değil hem de. Ben yazabilen, yazarak dünyayı anlamlandırabilen bir adamım. Yıllardır çevirmenlik ve editörlük yapıyorum. Yani Türkiye gibi, sözün kıymetinin ve telif mekanizmasının olmadığı bir ülkede hayatımı dili kullanarak kazanıyorum. Bu şimdi eskisinden daha da güç, neredeyse imkânsıza yakın. Dengim olmayan insanlarca hakir görülüyorum. Ustası olduğum bir dili, üç aylık kursta öğrenmiş gibi kötü kullanan insanlardan vatanseverlik dersi alıyorum. Dün Kemal Tahirlere, Ahmet Hamdi Tanpınarlara, Oğuz Ataylara eziyet eden ve sonra da arkalarından onlara ağlayıp methiyeler düzen bu memleketin kendi değerlerine zulmeden evlatlarının gadrine maruz kalıyorum; biliyorum ki ben görmesem bile yarın onların evlatları da benim ve dostlarım için gözyaşı dökecekler. Yani kısacası büyük ve namuslu olan her aklı başında insanın kaçınılmaz yazgısını ben de paylaşıyorum. Çalışmazsam aklımı kaybedebileceğim kadar vahim bir durum bu. Ama teknem her taraftan hızla su alırken de çalışmak insanüstü bir çaba gerektiriyor. Ahlâksızlığın tutkal vazifesi gördüğü ve her renkten insanı bir araya getirdiği bir dönemde yalnız kalmaktan daha doğal ne olabilir! Kanon üzerine seminer vererek, edebiyat dergisi çıkararak, küçük telifler karşılığında yazı yazarak, tercüme ve redaksiyon yaparak hayatta kalan bir adamın, artık korkacağı ve eyvallah edeceği bir şey de kalmıyor. Bunun için, 44 yaşımdan sonra bana hayat kavgasında kendim olarak hayatta kalmanın yollarını öğreten herkese müteşekkirim. Şükürler olsun ki şu sefil hayatımda asla tek yeteneğim doçent olmak olmadı.

Haydi dergiyi anlatın biraz, nasıl doğdu PAZ? 
PAZ her şeyden önce bir devlet projesi, çünkü KHK ile atılmasak sittin sene bir edebiyat dergisi çıkarmak aklımıza gelmezdi. Senelerdir Türkiye’de edebiyatı devlet sübvanse eder der dururdum, sonunda gerçek oldu. İhraçtan sonra daha önceden yaptığım bir program gereği Eskişehir’e gitmiştim. Benim gibi ihraç edilen iki kardeşim, başka bir hocamız ve genç bir yazar dostumuz oturmuş çay içerken, içimizdeki tek iş bilir adam olan yayıncımızın, “bu kadar adamsınız neden bir edebiyat dergisi çıkarmıyorsunuz,” demesiyle fitil ateşlendi. Ama sanırım yayıncımız hariç masadaki herkes, bunun daha önceki sohbetlerde kurduğumuz beş yayınevi, yazdığımız on kitap ve çıkardığımız üç dergi gibi sohbet bitip hararet düştü mü unutulup gidecek tahayyül edilmiş ama hiç gerçekleşmemiş entelektüel projelerimizden biri olduğu konusunda hemfikirdi. Fakat bu sefer öyle olmadı. Ben bir edebiyat dergisinde yazabilecek ne kadar tanıdığım varsa hepsine tek tek yazdım ve yazı istedim. Arkamızda güçlü bir sermaye ve uzun bir plan program olmadan üç kafadar ve bir yayıncıdan müteşekkil dört dost sadece cüret etmiştik ve cüret etmenin kendisi büyük bir başarıydı. Sonra bu projeye ve bize inanan pek çok dost üzümün çöpü armudun sapı demeden taşın altına ellerini koydu. Ama öncelikle bir gecede bizi akademik çalışmalar ve ders yükünden azade ederek, işsiz güçsüz edebiyatçılara döndüren devletimiz sayesinde doğdu PAZ.

‘Edebiyat dünyamıza taze hava lazım’

Birçok popüler edebiyat dergisi var malum, PAZ’ın vaadi ne?
İsim her şeyden önce benim çok sevdiğim şair Octavio PAZ’a bir selam. İspanyolcada barış anlamına geliyor. Bize derginin de ruhuna da uygun düştüğü meydanda. Ama piyasayı pıtırak gibi sarmış edebiyat dergilerinden içerik olarak ne farkı var diyorsanız, biz PAZ’da her şeyden önce kendimizi okura empoze etmekle okurun bütün taleplerine boyun eğmek arasında bir denge gözettik. Malum dergi sayısı arttıkça edebiyat dergisi nedir, nasıl olmalıdır tartışmaları da alıp başını gidiyor. Sadece ülkemiz için değil başka ülkeleri de hesaba katarak konuşuyorum; teknolojinin sağladığı imkânlarla birlikte dünyada ilk defa yazar sayısının okur sayısını aştığı bir dönem yaşıyoruz. Bu dönemde edebiyat dergisi çıkarmak hem kolay -çünkü yazı yazdıracağınız insan sayısı çok– hem de zor. Çünkü yazdırdığınız yazıları okuyacak okur çok yok. Bu nedenle PAZ kendi okurunu yaratmaya talip ama bunu rüzgâra karşı işeyerek üstünü başını batırmadan yapmayı deneyecek kadar da gerçekçi bir edebiyat dergisi. İlk sayıdaki kadrodan bile tecrübeli ustalar ve mevcut edebiyat dergilerinden okurların tanıdığı genç yazarlarla hiç kimsenin tanımadığı ama çok yetenekli kalemleri bir araya getirmeye çalıştığımızı okur anlayacak ve takdir edecektir diye umuyorum. Kendim de yıllarca bir ismim yokken böyle dergilerde hep aynı insanların boy göstermesinden sıkılmış ve nefret etmiştim. Söyleyecek yeni sözü olan ve bunu da güzel ve okunur bir Türkçeyle yazacak olan her yazı sevdalısına sayfalarımız açık. Mesela bugün bizimki dâhil hiçbir edebiyat dergisinde bir Refik Halid yazmıyor ama PAZ’da Süveyda yazıyor; Refik Erduran’ı yeni kaybetmiş olabiliriz ama Toprak Işık aynı mizah ve rasyonaliteyle PAZ’ın daimi yazar kadrosunda. Filiz Mungan’dan Yunus Anıl Yılmaz’a, Döven Bayan’dan Kerem Alihan’a okurun tanışmaktan pişman olmayacağı pek çok yeni ismi de PAZ gururla takdim ediyor. Okurla birbirimize biraz alışalım, birbirimizi sevmeye başlayalım, ondan sonra sürekli vites artırarak denenmemişi denemeye girişebilir ve edebiyat dünyamızın pencereleri kapalı rutubet ve nem kokan salonuna taze hava pompalayabiliriz. PAZ bir avuç cüretkârın cüret ettiğinden daha fazlası olma potansiyeline sahip.

‘Kimin kazandığını zaman belirler’

“Bugün düşen, yarın kalkar” diyorsunuz derginin kapağında. Yenik hissettirdi mi tüm bu olanlar bir edebiyatçı, bir entelektüel, bir erkek, bir eş olarak…
Sancho Panza’nın romanın ikinci cildinin sonunda efendisinden özür dilerken söylediği sözler bunlar. Esasında ben derginin kapağı için başka bir şey düşünüyordum. Ama eşim Filiz Mungan, geçen sene uzaklaştırıldığımda bana moral olsun diye Nâzım Hikmet’in “Don Kişot” şiiriyle beraber paylaştığı bu çizimini kapak yaptı. Ben ve diğer dostlarım birer Don Quijote olduğumuz için. Sonra arka kapaktaki “Lego-biyat” köşesinde Yiğit Curyan da meşhur yel değirmenleri sahnesini canlandırınca derginin ilk sayısına Don Quijote damgasını vurdu. Mesele yenilip yenmekten daha derin. Ayrıca kimin kazandığını zaman belirler. Unutmayalım ki Van Gogh başarısız bir ressam olarak ölmüştü, tıpkı Fernando Pessoa’nın başarısız bir şair olarak hayata veda ettiği gibi. Kahramanı Don Quijote, ustası Hemingway olan biri olarak çok fazla atıp tutuyor olabilirim. Ama elbette bunda en önemli pay eşimin. Çünkü kendi değerimden şüpheye düşmememi sağlayan en büyük konforlardan biri onun atölyesi oldu. Mungan Art’taki seminerler sayesinde hem öğrencilerimden hem de hocalıktan kopmamış oldum. Bir de ilk günden beri, gözaltından ve uzaklaştırılmamdan beri, sadece kendiminkini değil onun hayatını da zorlaştırmama rağmen, ne bana inanmaktan vazgeçti ne de bir gün beni suçladı. Sizi herkes suçlarken evdeki eşinizin suçlamaması büyük bir nimettir. Eğer eşim bu kadar sağlam ayakta durmasaydı elbette ben de kendimi yenik hissederdim. Ama dik duran bir kadının yanında mızmızlanmak mümkün değildi; daha doğrusu bu iki ayda eşim mızmızlanmama hiç fırsat vermedi. O ve dostlarım… Etrafımız müptezel ve aşağılık adamlarla ne kadar çevrilmiş olursa olsun, bir şekilde o muhasarayı delip, yardımınıza koşan dostlar da var. Ben bu anlamda sırtını eşine ve dostlarına yaslamış arkası sağlam bir adam olarak konuşuyorum: Bu da geçer ya hû!

Yakın gelecek için plan-projeler?
Öncelikle hayatta kalmak. Bitirmem gereken bir tercüme, çıkarmam gereken bir dergi, bulmam ve taşınmam gereken -köpeklerim için- bahçeli bir ev, ödemem gereken faturalar vb gibi bin türlü derdin ortasında bir Hemingway karakteri gibi boğayı boynuzlarından tutup diz çöktürmek mecburiyetinde olduğum bir hayat kavgam var. Hayatta kalırsam gerisi kolay. Roman yazacağım!


‘Nasıl kazanacağının muhasebesini yaparak kahraman olunamaz’

Gökhan Yavuz Demir bir ‘Don Kişot’ koleksiyoneri aynı zamanda. Meraklısı için işte Don Kişot’la olan bağı, sürecin koleksiyonuna etkisi ve dahası…

-İtiraf etmeliyim ki Don Quijote gibi bir şaheseri çok geç bir yaşta okudum. O zamana kadar Mösyö de Pardaillan, Martin Eden, Yüzbaşı Tom Miks, Örümcek Adam gibi kahramanlarım vardı. Ama Cervantes’in bu muhteşem kahramanıyla tanıştığımda, onun bütün kahramanların kahramanı olduğunu anladım. Pek çok ortalama okurun okumadığı ve yel değirmenlerinden ibaret sandığı bu romanın soluk yüzlü şövalyesi, maalesef çağdaşlarımın gözünde deli veya meczuptur. Oysa Don Quijote asla bir deli değildir. Muhatapları olan çağdaşlarının aksine etik bir anlayışla söz ve eylem birlikteliğine inanan asil bir ruhtur. Kimi kahraman seçtiğiniz, sizin hayatınız içindeki kritik zamanlarda nasıl kararlar alacağınızı ve ne gibi eylemlerde bulunacağınızı belirleyebilir. Elbette kahramanı Don Quijote olanın ömrü yel değirmenlerine saldırmakla geçecektir. Olsun varsın. Nasıl kazanacağının muhasebesini yaparak zaten kahraman olunamaz. Kaybederken bile zarafetini yitirmeyen Hemingway karakterlerini hâlâ bu kadar çok seven bir adamın Don Quijote de kendi hayatının karşılığını bulması şaşırtıcı olmasa gerek.

-Koleksiyona gelince, kitapları her zaman sevdim. Önceleri yurtdışına çıktığımda her ülkenin anadilindeki bir ustasının kitabını almaya karar vermiştim. Sonra bir gün Bulgaristan’da bir konferansta Don Quijote üzerine sunumumu dinleyen bir öğrenci, ertesi gün bana Bulgarca bir Don Quijote hediye etti. İspanyolca bilmediğim için o güne dek Don Quijote’yi iki Türkçe ve iki de İngilizce tercümesinden okumuştum. İşte o ânda bir karar verdim: Bilmediğim dillerde yayınlanmış bütün Don Quijote nüshalarını toplamak. Gittiğim ülkelerden birer ikişer Don Quijote almaya başladım. Derken bu koleksiyonuma iş adamı bir dostum, öğrencilerim ve sosyal medyadan tanıdıklarım da dahil oldu. Bugün itibarıyla Türkçe, İngilizce ve Bulgarca Don Quijotelerime Rusça, Yunanca, Arapça, Farsça, İtalyanca, Almanca, Portekizce, Çince, Uygur Türkçesi, Arnavutça, Macarca, Estonyaca, Rumence, Lehçe Don Quijoteler de eklendi. Bir süredir nur topu gibi bir yurtdışı çıkış yasağım olduğu için sadece yurtdışına giden dostlarım bu koleksiyonu zenginleştiriyorlar. Atölyeden öğrencim olan dost bir çift sayesinde son iki ayda Danca ve Maltaca iki Don Quijotem daha oldu. Ama daha çok eksiğim var. Mesela körler alfabesinde basılmış bir Don Quijote var mıdır bilmiyorum. Bir de Salvador Dali’nin illüstrasyonlarıyla bezenmiş İngilizce bir baskı var; bir gün onu da edineceğim. Yeni bir koleksiyona tam da işsiz kaldığım bugünlerde başladım. Alice Harikalar Diyarı ve Aynanın İçinden’in okuduğum Türkçe ve İngilizce baskılarına bir de Dancasını ekledim. Gerisi artık kısmet…

Sevim Gözay

Sevim Gözay

93 yılında girdiği medyada birçok yapımda kamera arkasında çalıştı. 2000’de kamera önüne geçti ve kendi programlarına imza attı. Ödüllü programları Stüdyo: Sinematik Portakal ve Cosmopolis’le tanınıyor. Kitapları: Kasetten Canlı (2013), Sinemaskop Randevular (2015).