Journos Söyleşi

Murat Yetkin: Mesleğimi yapabilmek için işi bıraktım

Öyle şeyler yaşanmış ki 'roman yazsan kimse inanmaz' diyor Gazeteci Yetkin... Kimler başımıza neler getirmiş bilinsin diye yazdığı 'Meraklısı İçin Casuslar Kitabı'nı, medyanın hâlini ve bilinmeyen yanlarını kendisiyle konuştuk.

Yeni çıkardığı ‘Meraklısı İçin Casuslar Kitabı’ çok-satanlar raflarında yer alan Gazeteci Murat Yetkin kısa süre önce Hürriyet Daily News gazetesinin genel yayın yönetmenliğinden istifa etmişti. “Dış mihraklar, entrikalar, casuslar” başlıklı önsöz ile giriş yaptığı kitap, en kısa tarifiyle siyasetin görünmeyen yüzünü anlatıyor ve dünyanın olduğu kadar Türkiye’nin de yakın tarihinin gizli yanlarını ortaya koyuyor. İstihbarat örgütleri, casuslar, karşı casuslar, çifte casuslar, gizli operasyonlar, kumpaslar, kod adlar, sahte kimlikler, ükelerin ve dünyanın kaderini etkileyen şoke edici bilgiler cirit atıyor kitapta. Ajanların güçlerinin nelere yettiğini ve bazen de yetmediğini görmek dehşet uyandırıyor. Örneğin Pearl Harbor saldırısı Amerikalı’lara haber verildiği hâlde onların buna inanmayışı. Yahut James Bond romanlarıyla tanınan askeri istihbaratçı Ian Fleming’in 1955 sonbaharında İstanbul Hilton’da bir konferansta basın müşaviri olarak bulunuşu ve tüm dünyanın 6-7 Eylül olaylarını onun geçtiği haberle öğrenmiş olması. Ve işin cilvesine bakın ki Pearl Harbor’u haber veren kişi James Bond karakterine esin veren kişinin ta kendisi. “Meraklısı için” diyor ya başında, okumaya başlayınca daha da fazlasını bilmek istememeye imkân yok. Kirli, acımasız ve aşırı bir dünya casuslar dünyası. Kendi tabiriyle “casusiye” kitabını konuşmak için Yetkin ile buluştuğumuzda meslekten, medyanın geldiği hâlden ve kendisinin bilinmeyen yanlarından da söz edebilme fırsatı yakaladık. Çokça ciddi meseleler ve biraz da casusiye magazini… Kayıttayız.

Hayırlı uğurlu olsun diyerek başlayalım. Nasıl gidiyor kitap?
İyi gidiyor, fena değil. Bir önceki Entrikalar Kitabı da beklemediğim ölçüde iyi gitmişti. Ben, yazayım dursun bir kenarda, ileride bir gün okuyan olur diye düşünmüştüm. Öyle olmadı, okur gayet ilgi gösterdi. Buna da ilgi var şimdi, memnunum.

Espiyonaj/casusluk dünyasını anlatıyorsun ve Türkiye’nin siyasi tarihinden de ilkler var yazdığın. En önemli birkaç başlığın altını çizmek gerekirse?
Hepsini sayamam tabii ama bir kere benim yazmaktan heyecan duyduğum bir şey var. 12 Mart darbesi üzerine bugüne kadar herhâlde yüz kitap yazılmıştır, bense burada şunu buldum, buldum derken parçaları bir araya getirerek. Bir 9 Mart cuntası vardı bir 12 Mart, ötekiler patladı, bunlar kazandı… Bunun tamamen bir yanılsama olduğunu, gösterilmek istenen durum olduğunu saptadım. Aslında bir tane darbe yapmak isteyen bir örgüt var, Doğan Avcıoğlu-Cemal Madanoğlu örgütü. Bunun içine MİT bir ajan sokuyor, Mahir Kaynak. Kaynak yıllarca orada çalışıyor. Yeni bilgi, bu kitapta ortaya çıkan: Mahir Kaynak’ın MİT’teki irtibat görevlisi Süleyman Seba. Bu, ilk defa çıkan bir şey. Çalışıyorlar çalışıyorlar, sonra bu irtibat görevlisi aracılığıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel mesaj gönderiyorlar (Mahir Kaynak’a) “Gözlerinden öperiz, çok iyi iş yapıyorsun.” Operasyonun adı Balon Operasyonu. Cumhurbaşkanı ve Başbakan şunu merak ediyor; “Bunun ordu içindeki bağlantısı kim?” Kaynak da araştıyor buluyor ve söylüyor. Söyleyince birden iş patlıyor. Genelkurmay Başkanı ordu içindeki adamlarını çağırıyor ve diyor ki, “Arkadaş ne oluyor? Siz bir şey yapıyormuşsunuz.” Onlar da, “Aman Efendim” diye başlıyorlar satmaya… İyi bir hikâye aslında, neden filmi yapılmadı şimdiye kadar çok merak ediyorum. Özetle, bir cunta hareketinin içindeki sivilleri ayıklıyorlar, onlar Ziverbey Köşklerinde işkencelere çekiliyorlar vs, tasfiye ediliyorlar. Kalan askerler, onların ordu içindeki bağlantıları, Muhsin Batur, Faruk Gürler -daha doğrusu öne sürülenler- onları da alıyorlar, bir cunta hareketini emir-komuta zinciri içinde harekete çeviriyorlar. Netice itibarıyla, 12 Mart’ın bir emir-komuta zinciri içinde bir darbe olduğunu ben ilk defa bulmaktan ve yazmış olmaktan dolayı çok heyecan duydum.

60’lar Türkiye’si: KGB, CIA, MİT üçgeni

Sonra bir bölümümüz var, okumuşsundur, “Soğuk Savaş’ın üç Türk casus şefi”. 1960’lardan söz ediyoruz. MİT’in başında MİT’çilerin efsane komutan, efsane başkan dediği Fuat Doğu var. Aynı dönemde Türkiye’de CIA’in istasyon şefi ama sadece Türkiye’den değil bütün Ortadoğu ve Kafkaslar, İran-Turan’dan sorumlu bir Özbek Türkü var, Ruzi Nazar. Bir de KGB’ci var, Sovyet istihbaratı adına bütün Ortadoğu operasyonlarının yönetildiği merkez o zaman Bakü, o kişi de Haydar Aliyev. Dolayısıyla bu üçünün 60’lar boyunca konumlanışı hakkında daha önce hiç yazılmamış çok ilginç bilgiler var. Mesela Haydar Aliyev’in ödül aldığı, terfi aldığı en büyük operasyonunun “Alagöz” kod adıyla Türkiye üzerinden bir operasyon olduğu bilgisi var. Bütün 60’ları düşünün, Kürt hareketi başlatılıyor, 1965 seçimleri çok önemli: İlk defa Türkiye İşçi Partisi, sosyalist bir parti Meclis’e giriyor. O dönemde CIA’in yaptığı seçim değerlendirme raporu ilk defa yayımlandı bu kitapta. 51 yıl sonra üzerindeki gizlilik kaldırılmış. Nükleer sırlardan söz etmiyoruz, bir seçim değerlendirme raporu! Ama bir görüyoruz ki, 65 seçim değerlendirme raporu sonrası CIA’in solu bölme uzmanı (Duane Clarridge) Türkiye’ye gönderiliyor, Ruzi Nazar’ın altında çalışmak üzere. 68-72 yılları arasında Türkiye kan gölüne dönüyor. Darbe oluyor vs., biliyoruz o dönemi. 69’da yine CIA bir ajanını Türkiye’ye ABD Büyükelçisi olarak gönderiyor. Vietnam’da katliamlarıyla tanınan bir kişi, Robert Komer (ODTÜ’de arabası yakılan ve geri gitmek zorunda kalan kişi). Pervasızlığa bakın yani, CIA ajanını büyükelçi olarak gönderiyorlar! O arabanın yakılması işinin örgütleyicisi ya da elebaşı ne derseniz deyin, onların tamamı Duane Clarridge adlı Amerikan ajanı (solu bölme uzmanı) ülkeyi terk etmeden öldürülmüş oluyor. Kimi Nurhak’ın başında, Beyazıt’ın meydanında, kimi Deniz, Yusuf, Hüseyin gibi asılarak.

“Başımıza neler gelmiş?”, bunları yazmaya çalıştım isim isim, tarih tarih ki bir daha başımıza gelmesin umuduyla. Neler olmamışı da yazmaya çalıştım tabii. Neler şehir efsanesi, neler palavra, onları da koydum ortaya. ASALA’yı kuran öyle Batılı istihbarat servisleri değil mesela. ASALA’nın kurulmasına sebep olan KGB, KGB’nin kontrolündeki bir kişi. Yani o Agop Agopyan diye bilinen kişi Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi’nin (FKHC) operasyonlar şefi Wadie Haddad’ın sağ kolu, onun yetiştirdiği bir adam. Münih Olimpiyat Köyü baskınlarından uçak kaçırmalara kadar hepsinde yer almış birisi. Wadie Haddad KGB’nin Ortadoğu’daki kadrolu elemanı. Mitrokhin dosyalarında açığa çıktı, kod adı belli, bilmem nesi belli. Corc Habaş’la beraber FKHC’nin en önemli adamı bu ve KGB’nin muhbiri filan değil zimmetli adamı. Bütün bunları ortaya çıkarmak tabii heyecan verici oluyor.

Gündemden hiç düşmeyen dış mihraklar ve komplo söylemlerine bakınca peynir ekmek gibi satılması lazım değil mi bu kitabın?
Alan alır, okuyan okur, benim derdim o değil. Dış mihrak yok değil, var. Komplo yok değil, var. Hepsi tutuyor filan da değil. Bence siyasi tarih, evdeki hesapların çarşıya uymamasının tarihidir. Bu ayrı bir şeydir ama yok değil bunlar, var. Ama size düşen nedir? Biraz Entrikalar Kitabı’nda bunu işlemiştik, 2. Dünya Şavaşı’nda Türkiye’nin savaşın içine çekilmek istenmesi ve Türkiye’nin karşı hamlesi. Oturup ağlamak değil yani bütün gün. Ah bizi yıkmak istiyorlar bilmem ne değil. Otur sen de kendi komplonu kur kardeşim, kendi entrikanı kur. Senin de bir devletin var elinde, ajanların var, diplomasin var, ordun var, ekonomin var. Sen de yap. Niye ağlayıp duruyorsun bana çocuk gibi? Tabii ki her ülke karşı ülkelere, rakiplerine göre pozisyon alıyor. Sen de al o zaman, karşı entrikanı kur.

‘Gizli 11. emir: Yakalanmayacaksın’

Peki nereden icap etti bu kitapları yazmak? Önce entrikalar, sonra casuslar ve şimdi konumuz casuslar olduğuna göre bu özelde sormuş olayım.
Daha da devam edecek bu “meraklısı için” serisi. Şuradan icap etti, aslında bu benim 30-35 yıldır gençlik yıllarımdan beri merakım. Espiyonaj dünyasıyla askeri tarih bunlar hep. Nereden çıktı dersen, ben siyasete çok ilgi duyan birisiyim. Siyasetin iki yüzü olduğuna inanıyorum. Biri görünen yüzü, bizim bildiğimiz siyaset yani seçimler, dernekler, sendikalar, partiler, meclisler, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, NATO, bunlar hep görünen şeyler. İşte seçim oluyor, yok hileli midir değil midir tartışıyoruz ama sonuçta şu kadar sandalye şu partiye ait, bu kadar sandalye bu partiye ait. Birleşmiş Milletler oylama yapınca bakıyoruz yaptırım var mı, yok mu vs. Bunlar çünkü açık siyaset. Açık siyaseti belirleyen şeyler var; yasalar, anayasalar, gelenekler, alışkanlıklar, ahlâk, bu tür şeyler var. Dolayısıyla açık siyaset içinde oynayan politikacılar, sivil toplumcular bu sınırlar içinde amaçlarını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Ama öyle bir nokta geliyor ki ülkeler veya şirketler -sanayi casusluğu diye bir alan var- bir şeyi çok istiyorlar ve o şeyi ne pahasına olursa olsun almak istiyorlar. O zaman yasalarla, anayasalarla, ahlâkla, geleneklerle bağlı olmayan bir dünya karşımıza çıkıyor, espiyonaj o dünyanın bir parçası. Orada hep şey serbest, bir tek şey dışında her şey mübah. O bir tek şey, Musa’nın gizli 11. Emri: “Yakalanmayacaksın”. Çal çırp, yalan söyle, öldür gerekiyorsa amacına ulaşmak için ama yakalandın mı iş bitiyor ve bedeli çok ağır oluyor. Kendini idam mangasının karşısında ya da dar ağacında bulabilirsin, bulan var.

‘Beni tetikleyen şey arkadaşlarımın tutuklanması oldu’

Ciddi bir kütüphanem ve ciddi bağlantılarım var bu kadar yıl içinde oluşmuş. MİT dâhil değişik ülkelerden istihbaratçılarla. Kaynaklarım var. Fakat hep ileride, emekli olunca yazarım havasındaydım. Beni tetikleyen iki şey oldu; Enis Berberoğlu ve Kadri Gürsel arkadaşlarımın hapse girmesi. Bir an düşündüm, olur da ben de girer miyim? Girerim, ne yapayım. Memleketin böyle bir dönemi varsa, olur yani. Ama ya bu yazdıklarımı paylaşamazsam diye düşündüm.  Bunları paylaşmak istedim çünkü hakikaten kimler başımıza neler getirmiş, neler olmuş… Bunlar yazılı olarak kalsın bir yerde istedim çünkü söz uçuyor, yazı kalıyor. Tamamen bu amaçla başladım yazmaya ve gecelerimi verdim. Gündüzlerimi işle, gecelerimi bununla doldurdum. Oluyormuş. Entrikalar’ı altı yedi ayda yazdım ama otuz yıl artı altı yedi ay. Bu da öyle.

Gazeteden ayrılma sürecine dönersek, mesleğe karşı bir kızgınlık, bir kırgınlık var mı? Nasıl hissediyorsun?
Ben mesleğimi yapabilmek için işi bıraktım.

Biraz açmak mümkün mü?
Mesleğimi daha iyi yapabilmek için işimi bıraktım çünkü işimi tutarak mesleğimi yapamayacak bir noktaya geldiğime inandım. Bu ayrı bir yazı konusu olur sana. Kitapla çok ilgisi yok ama aynen böyle hissediyorum.

Şu an bir sürpriz, bir seçenek olsa tekrar döner misin ana akıma?
Ana akım diye bir şey kalmadı ki, yok. Bir şeye dönmem. Mevcut olan yıkıldı artık. Ben o gözle bakıyorum. Mevcut olanın sürdürülebilirliği yok. Yeni bir şey kurulması lazım. O yeni bir şeyde belki yer alırım bir köşesinden, çorbada tuzum olur biraz, böyle bir duygu içindeyim. Çok rahat bir duygu. Yapmam gerekeni yaptığıma inanıyorum, köprüden önceki son çıkışta çıktım. Kavgayı, çatışmayı seven bir insan da değilim, dostça bir ayrılık oldu.

‘Gazetecilik istihbaratçıların en çok kullandığı meslek’

Bu soru aslında pek çok gazetecinin de merak ettiği bir konu: Birçok kaynağım ve çevrem de var diyorsun ya, senin başına hiç geldi mi, hiç casusluk teklifi aldın mı? Veya hiç özendin mi, istedin mi, böyle bir durumla yüz yüze kaldın mı?
Bu tabii çok güzel, kışkırtıcı bir soru. Pek çok kişinin de aklından geçmiştir, James Bond olayım mı filan diye. İstihbaratçılık yapan, ajan olan meslektaşlarımız da var tabii, yok değil. Aslında şu var, kitapta da örnekleriyle vermeye çalıştım. Gazetecilik istihbaratçıların paravan olarak en çok kullandığı mesleklerin başında geliyor belki –arkeoloji var, tercümanlık var-. Hatta sadece casuslukta değil her türlü gizli operasyonda çok kullanıyorlar gazeteciliği. Örneğin kitapta aktardığım bir şey: Mustafa Kemal, Libya’ya gazeteci kimliğiyle gidiyor. Gizlice gidiyor çünkü İtalyan işgali var, savaş var. Tanin Gazetesi’nin muhabiri Mustafa Şerif olarak gidiyor. Gazetecilik kimliği gizli operasyonlarda çok kullanılan bir yöntem, bunu yapan arkadaşlarımız da var dediğim gibi. Bana böyle bir şey geldi mi? Yok hayır gelmedi. Neden gelmedi? Biraz belki benim bu konudaki tutumumda ötürü. Siz ne sinyal verirseniz insanlar o sinyali alıyor neticede. Ben gazeteci kimliğimi, araştırmacı yazar kimliğimi hiç gizlemedim. Hep ne amaçla o bilgiyi istediğimi açıkça söyledim. Ben insanlara hep açık davrandım, insanlar da sağ olsunlar bana hep açık davrandılar. Bir sıkıntı çekmedim. Çünkü baştan diyorum ki, bana bu bilgiyi vermeyeceğinizi de söyleyin, bu da benim için bir cevaptır.

‘Gazetecilik, casusluk ve diplomatlık çok yakın işler’

Gazetecilik ile casusluk arasındaki çizgiyi belirginleştirmek gerekirse, söylenildiği gibi gazeteci eline ulaşan belgeyi yayınlar, casus ise o belgeyi gider başka devletlere satar, fark bu mudur yoksa nedir?
Hayır, değildir. Aslında yöntemler itibarıyla üç meslek birbirine çok yakın işler yapıyor: Diplomatlık, Gazetecilik, Casusluk. Bizler gazeteci olarak isteriz ki elimizdeki bilgileri, doğrulatmak şartıyla ve benim için kiriter insan hayatıdır burada. İnsan hayatı haberin kutsallığının çok ötesinde bir şeydir, benim birinci kriterim bu. Benim yayınımla insanlar ölecekse, zarar görecekse, o bilgi o amaçla kullanılacaksa, hayır. İnsan hayatı benim için birinci sırada. Biri bir insan ödürüyorsa ben onun resmini çekmektense kurtarmaya giderim. Kesin. Lamı cimi yok. O tür bir romantizm içinde değilim. O kadar değilim. Biz ne isteriz? Bilgi olabildiğince çok kişiye yayılsın isteriz. Gideriz onu haber şefimize veririz değil mi? Yayınlarız, isteriz ki olabildiğince çok kişi öğrensin. Diplomat, alır o bilgiyi, ülkesinin çıkarı için üstlerine verir. Sonra o bilgi hükümete yayılır, Meclis’e gider vs. Bize göre daha dar bir çevreye verir o bilgiyi. Bir ajan ise elde ettiği bilgiyi sadece o görevi kendisine verene verir. O da gider -önceden başbakandı şimdi cumhurbaşkanı, ona karşı sorumludur- sorumlu olduğu kişiye verir. Dolayısıyla bilginin sunulduğu yerler ve yöntemler açısından çok farklar var.

‘İstihbaratçılık bir meslek, casusluk bir iş’

İstihbaratçıyla casus arasında da fark var tabii, her istihbaratçı casus değil, her casus da istihbaratçı değil. Örnek vermek gerekirse, Çiçero diye bir casus var mesela 2. Dünya Savaşı’nda, İlyas Bazna diye bir sahtekâr aslında. Bu bir casus mesela, asla bir istihbaratçı değil. Para karşılığı yapmış, kitapta detaylı şekilde anlattım. Dolayısıyla istihbaratçılık bir meslek, casusluk bir iş. Yöntem açısından çok farklı alanlar. Casus, gerektiğinde gizli bir bilgiyi gidip hırsızlık yöntemleriyle bir kasadan çalabilir, birinin çantasındaki bir şeyin gizlice fotoğrafını çekip alıp götürebilir vs. bunun gibi.

Devlet sırrının ifşası ile gazetecilik arasında kaldığında hangisi seçersin?
Ben bilgiyi doğrullatığım sürece, duyduğum zaman değil bak, “doğrulattığım zaman”, eğer o bilgi bir insanın ya da insanların ölümüne yol açmayacaksa, benim için haberdir. Açacaksa, o benim vicdanımdır. Ben insanların ölümüne yol açacak bir şeyi sırf duydum doğrulattım diye haber yapmayabilirim. Onu tartarım.

Yok, kimse ölmüyor bu soruda. Sadece diyorlar ki, “bu devlet sırrıdır ve gazetecisin diye yayınlayamazsın.”
Ben de diyorum ki, bilgisine bağlı.

Medyanın geldiği duruma bakınca, bir gün bunların olacağını hiç düşünmüş müydün yoksa her şey biraz sürpriz mi oldu?
Bu kadar kötü ve bu kadar çabuk olacağını tahmin etmezdim. Ama sürpriz olmadı, hiçbir şey rastlantı değildir. İçinde yaşadığımız siyasi-ekonomik koşulların devamıdır, bir yansımasıdır. Yoksa başlangıcı olan her şeyin bir bitimi de vardır tabii. Medya dediğimiz şey Taş Devri’nden beri olan bir şey değil, sanayi toplumlarının bir aşamasıyla ortaya çıkmıştır. Sanayi toplumları artık değişiyor, medyanın şekli de değişiyor. İlelebet devam etmesi zaten düşünülemezdi.

Eğer geçmişten bu yana güçlü bir Sendika varlığı olsaydı medya bugünkü durumda olur muydu?
Tabii ki çalışanların örgütlü olmasının bir farkı var ama bu tek başına bir şeyi değiştirmiyor. Metal işkolunda örneğin çok güçlü sendikalar var ama orada da çok büyük sorunlar var. Almanya örneğin metal işçilerinin en güçlü olduğu ülke, işten çıkarma olmasın diye ücretlerin düşürülmesi için işverenlerle pazarlığa oturuyorlar. Yani dünya değişiyor, bunu bir göz önüne almak lazım. Burada tabii gazetecilik sendikalarının geçmişte yaptığı çok büyük hatalar var, kafa emeğiyle kol emeğini ayırmamaktaki ısrar nedeniyle. Yaşadığımız çok ciddi sorunlar oldu geçmişte ama artık gerçekten iş işten geçti.

‘Roman olarak yazsan kimse inanmaz’

Favori James Bond aktörün?
Tabii ki Sean Connery. İkincisi, Daniel Craig.

Favori filmin var mı James Bond’lar arasında?
Zannediyorum, ‘Rusya’dan Sevgilerle’. Bu James Bond karakterinin yaratıcısı Ian Fleming’in kendisi de bir İngiliz askeri istihbarat elemanı. Ve James Bond’u tiplerken örnek aldığı kişiyi de kitapta tüm ayrıntısıyla verdim, bir çifte ajandır, Duşko Popov.

Evet, benim bu kitaptaki adamım kendisi.
Bu kitapta değişik adamı olanlar var zaten. Seninki Duşko Popov, bazıları Richard Sorge’ye “benim adamım” dediler, bazıları Hüseyin Yıldırım için “işte bu” dediler -Kırşehirli oto tamircisi, o da süper bir hikâye- ama en çok Duşko Popov’cular ve Richard Sorge’ciler var.

Popov’un arkasından işi devralan Garcia da acayip.
Juan Garcia, Çiçero’nun akıllısı ama o da bir sahtekâr. Yakalanmadan da kurtarıyor vaziyeti.

Açığa çıktıklarında bir de çalıştıkları taraflar korumuyor bunları değil mi?
Belli olmuyor. Kimini koruyorlar, kimini korumuyorlar.

Ortada kalabiliyorlar?
Kalabiliyorlar, Richard Sorbe öyle. “Nasıl olsa Stalin beni kurtarır” diyor, Japonlar da onu düşünüyor ama Stalin kendi verdiği yanlış karar ortaya çıkmasın diye adamı ölüme terk ediyor ve idam ediliyor. Müthiş hikâyedir. Bunları roman olarak yazsanız kimse inanmaz, amma da uçmuş derler. Zaten beni bu alana çeken şeylerden biri de o oldu. Bir noktada ben artık Le Carré filan olmadıkça yeni roman okumuyorum. Çünkü gerçek hayatta olanlar romanların, filmlerin on katı daha acımasız, daha sert ve sonuçları açısından daha vahim, daha karmaşık. Romanda birileri ölür, birileri yaşar. Gerçek hayatta ise insanlar ölüyor, devletler savaşa gidiyor, ülke ekonomileri çöküyor.

‘İnsan unsuru yok olmayacaktır’

İnsan canlısının potansiyelini görmek açısından da ilginç bir kitap çünkü çok aşırı, çılgın hikâyeler…
O yüzden bu kitabın motto’su şu: Savaş kuramcısı Prusyalı General Von Clausewitz’in meşhur bir sözü vardır, der ki “Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır.” Ben de diyorum ki, casusluk da savaşın başka araçlarla devamıdır. Ve devam eden bir savaştır bu.

Kitapta da söylüyorsun, şu anda dünyada büyük ve çok kanlı bir casuslar savaşı var ve İstanbul, Türkiye sahnesi de çok karışık…
E, Kaşıkçı cinayeti. Sonra Rus İstihbaratı’nın İstanbul ve çevresinde işlediği cinayetler var, son birkaç yılda 12’ye ulaştı bunların sayısı. Takır takır öldürüyorlar.

Cemal Kaşıkçı casus muydu?
Casus olmaktan daha farklı bir şey. Kaşıkçı, Suudi Arabistan’daki iktidara rakip bir ekibin önemli bir adamı. Gazetecilik onun bir etiketi, meslekten yetişme bir gazeteci değil. Turki el Faysal’ın açık operasyonlar şefi. Zaten Müslüman Kardeşler’le de bu çerçevede ilişki kuran birisi. Turki el Faysal Suudi Arabistan’ın eski istihbarat şefi, Washington büyükelçisi, Londra büyükelçisi ve nereye gittiyse Cemal Kaşıkçı basın müşaviri olarak onunla. Turki el Faysal önemli bir adamdır, bütün Ortadoğu politikasının, Afgan savaşının mucitlerinden biridir. Muhammed bin Selman bu işi yaparak hem Suudi muhalefetine hem de genel olarak bütün Arap dünyasındaki muhalefete bir ders vermek istedi, “Bak, Türkiye size sahip çıkamıyor, istediğimizi yaparız” diye. Dolayısıyla bu bir espiyonaj hikâyesi ama daha çok bir entrika hikâyesi.

2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş döneminde çok farklı bir teknoloji içinde geçiyor hadiseler. Dijital devrimle gelinen evrede hâlâ aynı güç ve etkide yapılabilir mi casusluk?
İstihbarat işi, casusluk işi her zaman gelir insana dayanır. İstersen uzay teknolojisine sahip ol, meydana çıkıp bayrağını çekecek bir adama ihtiyacın var. Wikileaks nasıl çıktı? Bir tane onbaşı, kafası kızdı, tuttu flash diskleri yerleştirdi, aldı götürdü verdi. Yoksa telepati yoluyla kimsenin kucağına düşmedi. Casusluk dünyanın en eski ikinci mesleği diye bilinir. İnsan unsuru hiçbir zaman yok olmayacaktır.

‘CIA maocuları ve troçkistleri destekledi’

Kitaptaki ilginç bölümlerden biri de Tercüman gazetesinde bir dönem kimi gazetecilerin maaşlı istihbarat elemanı olarak çalıştığı meselesi…
O dönem, 50’ler de ama daha çok 60’lar, sade Türkiye’de değil hemen hemen bütün NATO ülkelerinde medyayla bu tür ilişkilere girmiş CIA. KGB de girmiş, her taraf girmiş. Birileri belli şeyleri yazma karşılığında maddi menfaatler elde etmişler. Zarflar içinde paralar almışlar. Hani bugün de oluyor mudur böyle şeyler? Olmuyordur diyemem, bilmiyorum.
Batı’da Fransa’da, Almanya’da, Amerika’da CIA parasıyla çıkan Troçkist, Maoist yayınlar var o dönem, sırf solu bölmek adına. Türkiye’de de bu olmuş. Daha çok hamaseti öne çıkaran, Türk-İslâm sentezi fikrini öne çıkaran şeylere çok para dökülmüş, çok kişi para almış. Elde kanıt olmadan Ayşe, Ahmet, Hüseyin, Fatma almıştır diyemiyoruz tabii.
CIA’in bir noktadan sonra Sovyetler Birliği’nin etkisini kırmak için diğer ülkelerde, NATO üyesi olsun olmasın özellikle kapitalist Batı ülkelerinde kullandığı bir taktik var: Moskova’ya karşı maoculuğu ve troçkizmi desteklemek. Maoizm ve troçkizm CIA ideolojileridir demiyorum fakat bunları desteklemiş ve şişirmişler ki Moskova’nın soldaki etkisi kırılsın. Ve bunda da çok başarılı olmuşlar. Örneğin Hindistan Komünist Partisi’nde Maocu fraksiyonun ortaya çıkması bir CIA ajanının eseri. Bu adam sonra Türkiye’de görev yapıyor, Duane Claridge. Buna benzer çok vaka var.

‘CIA’in Türk-İslâm sentezi projesi Frankenstein’a dönüştü’

Bu casus milleti hakikaten çok acayip. 2. Dünya Savaşı bitiyor, Naziler yeniliyor, Almanya hesabına çalışanlar hop CIA’e geçiyor…
CIA öyle kuruluyor zaten.

Düşmanın adamı oluveriyorlar. Para için mi böyle bu insanlar?
Asıl düşmanları komünizm. Casusların belli bir tipi yok öte yandan; kimi ideoloji için inandığı için yapıyor, kimi yurtseverlik diye yapıyor, kimi tamamen para için yapıyor, kimi şantajla yapıyor. Çok değişik şeyler var.

Son soru. Artık Sovyetler yok, ama…
Rusya var, Rusya’nın başında da bir KGB yöneticisi var.

O hâlde bugün hâlâ Türk-İslâm sentezi projesi CIA eliyle devam ettiriliyor mu?
Proje olarak değil bir gerçeklik olarak devam ediyor. Bir gerçeklik artık. Arkasında CIA olsun olmasın. Frankenstein diye bir hikâye var biliyorsun, Dr. Frankenstein ölülerin parçalarını birleştirip elektrik veriyor bir canavar yaratıyor, sonra o canavar onun kontrolünden çıkıyor! Biraz böyle bir şey. Şu anda Türk-İslâm sentezinin Amerika’ya yarar bir noktası, bence yok. Ama o bir gerçeklik hayatımızda.


‘Klarnet çalamadım, içimde kaldı’

Gazetecilerin sağlıksız yaşam biçimleri malûmdur; içki, sigara, kahve bağımlılıkları, sık sık seyahatler, etkinlikler, uykusuzluklar, nöbetler vs. Bunların sağlığa aykırı olduğu aşikâr, sen nasıl yaşarsın? Ne yer ne içersin? Sporuna, diyetine dikkat eder misin?
Fantastik bir hayatım yok benim. Çok içmem, içkici bir gazeteci değilim. Sigarayı 2001 yılında bıraktım. Ara sıra çok keyfim yerinde olursa bir pipo yakar onunla avunurum. Olabildiğince yürüyüş yapmaya çalışırım sabah. Hayattaki en büyük zevkim yazı yazmak ve okumaktır. Şükrediyorum ki bugüne kadar hep yazarak hayatımı kazandım, başka hiçbir iş yapmadım. Yazarak ve konuşarak. Biraz gevezelik de var galiba konuşmayı seviyorum. Bir müzik aleti çalmayı çok isterdim, klarnet çalmaya başladım, sonra reflü olduğum için çalamıyorum artık. O içimde kaldı ama bu yaştan sonra vaktim de yok bir müzik aleti öğrenmeye. Kitaplarla uğraşıyorum artık. Başka ne öğrenmek istiyorsun?

Plak toplamak, puzzle yapmak ya da ne bileyim mangal yapmak?
Asla. Mangalla filan uğraşamam ya, sevmem de öyle mangala gitmeyi filan. İşim olmaz yani (gülüyor). Kitap toplarım, sahaf gezerim.

Dans eder misin? Latin ya da tango kursuna gitmişsindir belki?
Dans etmeyi severim fırsat buldukça. Latin ritimlerini seviyorum galiba ama kurs murs yok. Müziği severim genellikle.

Yazarken ne dinlersin?
Asla. Ben öyle yazarken, çalışırken müzik dinleyen tip değilim. Eskiden de ders çalışırken müzik dinleyemezdim. Sessizlik olacak bana.

Çay mı, kahve mi?
Çay. Kahve severim ama gece saatlerinde değil gündüz saatlerinde. Yediğime içtiğime biraz dikkat ederim ama bazen hamuru kaçırıyorum. Bunları niye soruyorsun? (Gülüyor)

Çünkü casusiye…
Ben tam Türk tipi bir gıda zevkine sahibim. Biraz gluten hassasiyetim var o yüzden zaman zaman sıkıntı çekiyorum. Et meraklısı değilim, bana ver makarna, pilav, börek… benden mutlusu yok. (Kahkahalar)

‘En kötüsü Facebook’

Sosyal medyayla aran?
Sosyal medyayı asla sosyalleşmek için kullanmam. Tamamen iş için kullanıyorum. Facebook’ta hiç olmadım, olmayacağım. Çünkü büyük bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Orada yazdığınız-koyduğunuz herhangi bir şey yüzünden kimseyi dava edemezsiniz, biliyorsunuz değil mi? Her şeyinizi gönüllü olarak koyuyorsunuz ve şöyle demiş oluyorsunuz, “Gel, ben seninim. Ne istiyorsan yap.” O yüzden Facebook en kötüsü.

En iyi huyun?
Çalışkanımdır.

En kötü huyun?
Çok çalışmak. İşkoliğimdir.

Her gün aldığın bir gazete?
Artık şöyle yapıyorum. Büfeye gittiğimde başlıklara bakıyorum, kimde haber varsa onu alıyorum. Bazılarında haber yok artık bülten gibi çıkıyor. Onları almıyorum, merak ettiğim yazarları varsa İnternetten okuyorum. Yabancı gazeteler için ise çok iyi bir servise aboneyim, her gün dış basının ciddi bir kısmını oradan okuyorum.

Etiketler
Sevim Gözay

Sevim Gözay

93 yılında girdiği medyada birçok yapımda kamera arkasında çalıştı. 2000’de kamera önüne geçti ve kendi programlarına imza attı. Ödüllü programları Stüdyo: Sinematik Portakal ve Cosmopolis’le tanınıyor. Kitapları: Kasetten Canlı (2013), Sinemaskop Randevular (2015).