Dosya

Gazetecilikte kayıt dışı: Off the record da sevdaya dâhil mi?

Memlekette siyasal rüzgâr sertleştikçe gazetecilik her gün daha büyük bir şiddetle sarsılıyor. Röportajcılık ise bu sarsıntının merkez üslerinden biri hâline geliyor. Gazeteciye konuşanlar ya lal oluyor ya da dile tedbir koyuyor. “Off the record” sürelerinin uzaması, deşifre görme taleplerinin artışı ve haberin yayımlanmadan önceki son haline müdahale ısrarı gazetecileri bazen yaptıkları işten bezdirecek noktalara varıyor. Biz de cüretli sorularıyla tanıdığımız beş röportaj gazetecisine sorduk: Baskı iklimi ağırlaştıkça, gazetecilere kayıt dışı, yani “off the record” konuşanların sayısı artıyor mu? Ebru Çapa, İpek Özbey, Serpil İlgün, Işıl Cinmen ve İrfan Aktan yanıtladı.

Bu kavramları farklı şekilde algılayabilenler olduğu için önce tanımlarla başlayalım. Konuşan kişi ile röportajın “on the record” olduğunda uzlaşılmışsa, gazeteci edindiği bilgilerin hepsini kaynağın ismini de belirterek yayımlayabilir. “Off the record” röportajlar ise kayıt dışıdır yani yayımlanamaz.

“Background” (arka plan) röportajlarda edinilen bilgiler, kaynak ile üzerinde uzlaşılan şartlara göre yayımlanabilir. Bu tür röportajlarda kaynaklar genelde isimlerinin kullanılmasını istemezler, ancak örneğin çalıştıkları kurumdaki pozisyonlarının kimliklerini açığa çıkarmayacak şekilde belirtilmesine izin verebilirler. Bunun bir adım ilerisi olan “derin background” röportajlarda ise konuşanın pozisyonu dahi belirtilemez ama verilen bilgiler yayımlanabilir.

Türkiye’de röportaj yapan gazeteciler bu yöntemlerden hangisiyle daha çok karşı karşıya kalıyor? Işıl Cinmen’in oranları oldukça net: “On the record yüzde 90, off the record yüzde 8, background yüzde 2.” İrfan Aktan da on the record için yüzde 90 diyor. Söyleşiden çok röportaj yaptığını ve dolayısıyla background’a da, izlenime de yer olduğunu paylaşıyor.

Çapa’da oranlar yüzde 70-80 on the record, yüzde 25-15 background, yüzde 0-5 off the record şeklinde. İpek Özbey ise röportajlarının tamamen on the record olduğunu belirtiyor ancak şu notla: “Bazı özel haberlerde off the record unsurlar olduğunu söyleyebilirim.”

İlgün: Çıkarınca geriye bir şey kalmıyorsa yayımlamam

Serpil İlgün off the record’un siyasi baskının yaygınlığını ve şiddetini göstermesi açısından çarpıcı olduğuna dikkat çekiyor ve kendi yaklaşımının temelini şöyle açıklıyor; “Bir röportajdan off the record bölümleri çıkardığınızda geriye bir şey kalmıyorsa (kalanlar zayıfsa), kararım yayımlamamak olur.”

İlgün’e göre off the record’un sansür anlamına geleceği yegâne alan, öznenin (röportaj konuğunun) siyasetçi ve sermaye sınıfı aktörlerinden birinin olduğu durumlar.

Özbey: Kaynakların bizi kullanmasına karşı tedbirli olmalıyız

“Burada tek kıstas kamu yararı/kamu zararı meselesidir” diyen İpek Özbey bunu şöyle örnekliyor:

İpek Özbey

“İstanbul’da suların zehirli olduğu haberini off the record olarak konuşamayız değil mi? Her zaman şöyle düşünürüm: Haber kaynağım, dost olmadığımızın ve benim bir gazeteci olduğumun farkındadır… Off the record veren kişinin ne yaptığını bildiğini var sayarım. Bir haberci olarak off the record’ı çoğunlukla başka bir bilgiye giden argüman olarak kullandığımı da söylemeliyim. Tabii burada dikkatli olmamız, her bilgiyi birkaç elden teyit etmemiz gerekiyor. Haber kaynaklarımızın bizi kullanmasına karşı da tedbirli olmalıyız, değil mi?”

Aktan: Aksi halde söyleşi değil sohbet olur

İrfan Aktan söyleşi ve sohbet arasındaki farkın altını çizerek aynı konuda şunları söylüyor: “Haber kaynağımın anlattıklarını anlamsız bırakmayacak, söyleşinin içeriğini tamamen boşaltmayacak düzeydeyse, sorun yok. Aksi halde zaten o bir söyleşi değil, iki kişi arasında kalacak sohbetten ibarettir.”

Cinmen: Yazılmasını istemediği şeyi anlatmamak karşımdakinin sorumluluğu

Haber değeri taşıyan bir bilgiyi off the record kapsamına almayacağını vurgulayan Işıl Cinmen de röportaj ile sohbetin farkının altını çiziyor:

Işıl Cinmen

“Röportaj yaptığım kişi röportajda olduğunu ve bir gazeteciye konuştuğunu biliyor. Bazen birçok şey anlatıp ‘ama yazma’ diyorlar. Biz orada arkadaş olarak sohbet etmek üzere bulunmuyoruz. Yazılmasını istemediği şeyleri anlatmamayı karşımdakinin sorumluluğu olarak görürüm. Ama yine de çok önemli bir bilgi yoksa ricalarını kırmıyorum.”

‘Mümkün mertebe taviz vermem’

“Portreler, biraz terapi koltuğu gibi… İnsanın kendini anlatması, uzun ve meşakkatli, biraz gıllıgışlı bir iş” diyor Ebru Çapa. Özel hayatlarla ilgili mahrem sayılacak konularda anlayış gösterdiğini söyleyen Çapa şöyle ekliyor:

“Bir de kimin eski sevgilisiymiş, bilmem kim hakkında ne düşünüyormuş gıybetleri, şahsen pek alakadar etmiyor beni; çok belirleyici bir ehemmiyet arz etmiyorsa, portreye faydalı bir katkıda bulunduğunu da düşünmüyorum. Ha, belli bir konuyla ilgili (siyasi, kriminal, araştırma, vs.) röportaj yapıyorsam, soracağım sorunun yanıtını almadan bırakmamaya gayret ve özen gösteririm, off the record konusunda da mümkün mertebe taviz vermem, o ayrı…”

Magazin ve siyaset kesişiminde tedirginlikler

Off the record sürelerinin giderek uzadığının söylendiğini hatırlatarak devam ediyorum tartışmamıza… Işıl Cinmen’in ilk yanıtı güçlü bir “evet” oluyor. Cinmen, “Giderek artan şekilde özellikle magazinsel kişiliklerde politik meselelerde yazıldığında arkasında duramayacağı sertlikte sözler söyleme, başkasının sırlarını ifşa, kendi özel hayatını anlatma, iç dökme, ayrımcılık yapma gibi konularda bu talep geliyor” diyor.

Gazetelerde yazılamayanlar kitaplarda çok okunuyor

İpek Özbey’in, daha farklı bir çıkarsaması var. Ona göre gazetecilerin artık eskisinden çok not aldıklarını gören muhataplar daha dikkatliler. Özbey şöyle ekliyor:

“Gazeteciler artık uzun haber yazar gibi kitap yayımlıyor. Gazetelerinde yazamadıklarını bu kitaplarda açık açık dile getiriyor, tüm tabloyu ortaya koyuyor, üstelik çok okunuyor… Hepimiz biliyoruz ki, o not alınırsa kamuoyuna mutlaka bir şekilde ulaşır, bugün ya da yarın ama mutlaka iş işten geçmeden…”

‘Herkesin dilini daha korkak alıştırdığı su götürmez’

Çapa da bir artış gözleyenlerden. Anlaşılan sanat alanı daha keskin bir makasta. Çapa güncel tablonun vahametini şöyle anlatıyor:

Ebru Çapa

“Şu içinden geçtiğimiz dönemde, herkesin dilini daha korkak alıştırdığı su götürmez bir gerçek. Üstelik işin içine, kraldan çok kralcı menajerler, basın danışmanları, yapım şirketleri, aracı bilmem kimler girince, iş can sıkıcı bir boyuta varabiliyor. Ciddi meselelerde, kendi konularında röportaj vermekten çekinir oldu insanlar zaten. ‘Celebrity’ [ünlüler] faslında da yakında herkes dünya barışı isteyen güzellik yarışması katılımcısı yuvarlaklığında konuşmaya başlarsa şaşırmayacağım. Gidişat o yönde. Çıkan işin de pek tadı tuzu olmuyor tabii bu durumda…”

Açıkça söyleyemeyenler imâ ediyor

Aktan artışın çok açık olduğunu söylerken değişen koşullara vurgu yapıyor, “Türkiye’de fikir ve ifade özgürlüğü alabildiğine sınırlandırıldığı için elbette insanlar çok rahat konuşamıyor veya her söylediklerinin yayınlanmasını istemiyor. Bazı insanlar ise düşüncelerini veya ellerindeki bilgileri üstü kapalı yahut çok dolaylı şekilde ifade etmeye çalışıyor. Söylemek istediğini söyleyemese bile imâ ediyor. Özgürlükler sınırlandırıldıkça haber kaynaklarının aktardıkları da sınırlanıyor. Tabuların, yasakların başlıkları günden güne artıyor”.

‘Off the record sansür değil, gazetecinin otosansürü’

Bir tür sansür mü, gazeteciliğin parçası mı bu off the record? Bu soruma Çapa “Tabii sansür” diye cevap veriyor. Aktan ise sansür değil otosansür olduğunu düşünüyor ve nedenini şöyle açıklıyor: “Gazeteciye konuşan kişinin aktarılmasını istemediği bilgi veya fikirler gazetecinin sansürü değil, onun otosansürdür.”

Işıl Cinmen hem sansür hem otosansür olarak gördüğünü söylüyor. “Sansür olarak görmüyorum” diyen İpek Özbey ise “Dediğim gibi o bilgi, başka bir bilgiye giden yolun taşlarını döşeyebilir” ifadesini kullanırken şunu da ekliyor: “İnsan sağlığı, hayatı, özgürlüğü… Bunlara vurulacak her darbede off the record anlamını yitirir.”

‘Son halini görelim’ norma dönüştü

Bir de öznenin, konuşulanların çözümünü (deşifrasyon) görme talebi var. Cinmen bu taleple çok sık karşılaştıklarını ama genelde kabul etmediğini söylüyor. “Kendi muhabirlerime de çoğunlukla göndertmiyorum” diyen Cinmen, “Müdahale olarak görüyorum ve mümkün olduğunca karşı çıkılması gerektiğini düşünüyorum” diye belirtiyor.

Aktan da, çok sık karşılaştığı bu talebin görüşülen kişinin kimliğine göre karşılanması gerektiğini düşünüyor. Aktan kendi süzgecini şöyle anlatıyor:

İrfan Aktan

“Eğer kaynağınız örneğin bir kamu görevlisi veya siyasetçiyse ve söyleşi esnasında sorularınıza verdiği yanıtları daha sonra kendi lehine, bir propaganda metnine dönüştürmek isterse, elbette gazeteci bu talebi reddeder ve yaptığı görüşmenin metnini esas alır. Fakat anlattıklarında eksiklikler olduğunu düşünür ve ilave bilgiler naklederse, gazeteci bunu metne bir katkı olarak kabul eder. Her halükarda, yaptığınız söyleşinin üzerinden en az beş altı ay geçene kadar ses kaydını muhafaza etmekte fayda var.”

Eskiden böyle değildi

Gazeteciliğe 26 yıl önce başladığını söyleyen Ebru Çapa’nın kıyasları oldukça etkileyici: “Bizim bildiğimiz, röportaj yapılır, sonra da bayiye çıkmış iş üzerinden konuşulursa konuşulurdu. Deşifrasyondu, sayfaların son hâlini görelimdi, bunlar benim ciddi canımı sıkan, karşı olduğum, hatta sinir olduğum şeyler. Eski usul gazetecilikte, söz konusu dahi edilemezdi böyle şeyler. Ama son yıllarda artık norma dönüştü diyebilirim. Ben yazımı dergiye ya da çıkacak neşriyat neyse, ona teslim edip, gerisini bilmemeyi, duymamayı tercih ediyorum. Genelde gösteriliyor diye biliyorum. Yazıya müdahale durumuyla karşılaşmışlığım çok nadir oldu, onda da eksik olmasınlar, son sözü bana bıraktılar.”

‘Gösteririm ama değiştirmelerine izin vermem’

İpek Özbey bu taleple çok az karşılaştığını söylüyor ve ekliyor: “Cevabım ‘Elbette görebilirsiniz, ancak değiştiremezsiniz’ oluyor. Eskiden de isteyenler vardı, şimdi de… Şimdi size ilginç bir bakış açısı sunacağım. Burada biraz da röportaj veren kişinin dönüp kendine ‘röportaj verme yetkinliğinde miyim’ diye sorması gerekiyor. Yani eğer söyledikleri yüzünden bir gün sonra korkacak, işte ‘bilmem kim bu yüzden bizim canımıza okur, burayı değiştirelim’ diye telefon açacaksa hiç röportaj vermemeli. Çünkü biz gazeteciler, kamuoyu önünde bilgili, yetkin görünen insanların kendi beyanlarının arkasında duracağını varsayarak o teybi önlerine koyar ve konuşuruz.”

‘Kötü tecrübeler yaşanmamışsa bu talep anlaşılır’

“Bu talep hep oldu” diyor Serpil İlgün ve konunun başka bir yönüne daha dikkat çekiyor:

Serpil İlgün

“Herkes için aynı derecede değil belki ama sözle ifade etmekle, yazıyla ifade etmek arasındaki makas farkı röportaj konuğunda ‘meseleyi hakkıyla anlatabilme’ kaygısı yaratıyor ki, bu anlaşılır bir kaygı. Hele de röportaj yaptığımız konuk sözünün bağlamından koparılması, eğilip bükülmesi, özensiz sunulması gibi kötü tecrübeler yaşamışsa, bu talep daha da anlaşılır oluyor. Söyleşi yapılan konuk ilk söyleşinin hazırlanmasından, sunumundan memnun kaldığında, ikinci kez söyleşi yaptığımızda söyleşiyi görme talebinde bulunmuyor zaten.”

Siyasi iklim talepleri artırdı

Siyasi iklimin röportajların son halini görme talebini daha da arttırdığı gözlemini de aktaran İlgün, bu kaygının, diğer kaygıların açık ara önüne geçtiğini bile söylüyor. İlgün, “Barış Bildirisi imzaladıkları için hukuksuz KHK’lerle okullarından atılan, pasaportlarına el konan, hapsedilen, yargılanan, hak arama yolları kapatılan, tehdit edilen, hedef gösterilen akademisyenler, hak savunucuları arasında söyleşinin son halini görmeyi talep etmeme bir istisna” diye de örnekliyor.

‘Ortaya çıkarmaktan ziyade konuyu detaylı işlemeye yakın’

“Söz konusu şey haberse elbette müdahale olarak görürüm ve zaten göstermem” diye devam ediyor İpek Özbey ve devam ediyor:

“Ancak röportajlar bir olayı ortaya çıkarmaktan ziyade bir konuyu detaylıca işlemeye daha yakın işler. En azından benimkiler öyle. Bu noktada görmelerinde ve üzerinde konuşmamızda sakınca yok. Fakat söylenen bir cümleyi sırf politik kaygılarla değiştirmelerine izin vermemek gerekiyor. Kaldı ki, şunu söylemeliyim: Ben röportaj yaptığım kişiyle buluşmamın ardından defalarca telefonda konuşurum. Çünkü gündem durmaz, şöyle de bir şey oldu diyerek son dakikaya kadar röportajı tazelerim. Son bilgiyi yorumlatmanın kıymetli olduğunu düşünürüm. Röportaj yapmak bu noktada haber yapmaktan ayrılıyor kanımca. Geçen gün Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Twitter’da benimle kısa süre de olsa çalışmaktan çok zevk aldığını yazdı. O anda düşündüm ki, evet ben röportajlarım için karşımdaki kişiyle epey çalışıyorum. Çünkü burada benim yaptığım bir istihbarat muhabiri gibi skandalı ortaya çıkarmak ya da bir Ankara muhabirinin yaptığı gibi kulisi patlatmak değil. Bir gündem üzerinden o bilgiyi derinleştirici işler yaptığıma inanıyorum.”

Yayın sonrası gelen tepkiler ve deşifrasyon zahmeti

Röportaj sürecinde en çok hangi aşamada zorlandıkları sorusuna Işıl Cinmen konuşma ve yazı arasındaki farka değinerek cevap veriyor:

“Söylediklerinin gideceği yeri tartamayan, arkasında duramayan, konuşma ve yazı arasındaki ağırlık farkını hesaba katmayan kişilerin gazete basıldıktan sonraki tepkileri… Çünkü konuşmada kulağa hafif gelen bazı şeyler yazıda göze çok daha sert gelebiliyor.”

Bence en derin yaraya İrfan Aktan parmak basıyor: Deşifre etmenin, yani röportajı çözüp metne dökmenin zahmeti! Aktan bu noktada söyleşi ve röportaj farkından bahsediyor:

Röportaj ve söyleşi farkı

“Türkiye’de gazeteciler genelde röportaj yerine söyleşi yapmayı tercih eder. Röportaj normalde daha zor bir metin olarak kabul edilir. Açıkçası bana bir röportajı yazmak, bir söyleşiyi çözmekten daha kolay geliyor. Söyleşide, yani soru-cevap metninde konuşan kişinin anlatımını akıcı ve mümkün olabildiği kadar kısaltmanız gerekir. Röportajda kesip biçmek daha kolay olduğu gibi edebi bir metin örmeniz de mümkün. Röportajda ipler daha çok gazetecinin elindedir. Söyleşi ise daha soğuk, sınırları ve yüz hatları daha keskin bir metindir”.

Her şeyi deşifre ettikten sonra editörlük

Çapa da deşifrasyon zahmetine değiniyor ve şunları söylüyor: “Deşifrasyon sırasında kendimi duymak… Ciddiyim… Tahammülfersa bir durum. Çeyrek asırdır acı çekiyorum bu konuda. Bir de ben deşifrasyon sırasında edisyon yapabilenlerden değilim. Elimdeki söyleşi ne kadar uzun olursa olsun; devrik, kesik cümlelerine kadar, her şeyi deşifre edip, onun üzerinde çalışıyorum. Öğrenemedik gitti:))) Haricinde, sansür, neşriyat tarafının otosansürü, hassas ötesi dengeler, malum klişeler, 25 yıldır durup durup karşılaştığım şeyler oldu tabii… Hep bildiğimiz kavgalar işte, o da işin tadı tuzu diyelim. Kavgasını vermeden olmuyor.”

‘Hep aynı meseleleri konuşuyoruz’ hissiyatı

İlgün tekerrür eden kötü gidişatın gazeteciler üzerinde yarattığı tahribata dikkat çekerek yanıtlıyor bu soruyu: “İktidarın siyaseti dar bir alana sıkıştırması, siyasetsizleştirmesi; toplumu, gündelik hayatı birbirine benzer araçlarla tahkim etmesi, ‘aynı meseleleri konuşuyoruz’ hissiyatına giderek daha fazla kapılmamızı sağlıyor. İçinden geçtiğimiz dönemin, özellikle de güncel siyaset konularıyla ilgili yapılan röportajlar için yol açtığı zorluklardan biri bu. Röportaj konuğunun bazı ifadelerinin başına dert açıp açmayacağını düşünmek, röportajı yayına hazırlarken neredeyse bir rutin haline geldi ve bu da, içinden geçtiğimiz dönemin bir ‘armağanı!’”

‘Biraz eski moda bir iş yapıyoruz’

Alanın böyle değerli isimlerini yakalamışken “Bugünün röportajcılığı nasıl olmalı?” konusunu da konuşmak istiyorum. İrfan Aktan eski ve yeni kuşak gazetecilere atıfta bulunan bir yanıt veriyor:

“Buna ilişkin bir tespitte bulunabilecek kadar deneyim sahibi değilim. Benim yaptığım söyleşilere son zamanlarda aldığım en büyük eleştiri, metinlerin çok uzun olduğu yönünde. 19 yıldır gazetecilik yapıyorum ama yaptığım söyleşilerin çok uzun olduğuna dair haklı eleştirilerle ilk defa bu kadar sık karşılaşıyorum. Anladığım kadarıyla biz biraz eski moda iş yapıyoruz. Daha doğrusu eski usul söyleşiciliği yeni usul gazeteciliğe, internete taşıyoruz. Bunun en büyük handikaplarından biri, bazen iki-üç gün emek vererek yaptığınız ve çözdüğünüz bir söyleşinin hemen hiç kimse tarafından okunmaması. Bizden sonraki veya hâlihazırdaki yeni kuşak gazeteciler muhakkak bu anlayışı yenileyecek ve bizim gibi eski kafalıları eleyecektir.”

 ‘Uzun yazı da iyiyse misler gibi okutur’

Ebru Çapa ise “İyi bir röportaj hep nasıl olmalıydıysa, öyle…” diyor: “Portreyse, süjenin CV’sinden ziyade, duygusunu aktarabilmeli. Araştırma işiyse, önü arkası, farklı açıları ele alınıp sentezden geçirilmeli… Fact check’i ihmal edilmemeli. Belki çağdışı, demode bir yaklaşım ama uzun yazı sıkıcıdır savının popülerleştiği şu dönemde, uzun yazının da iyi yazıysa misler gibi kendini okuttuğunu savunanlardanım. Dört başı mamur olursa, misler gibi, afiyetle de okunur… Kısa olsun tık olsun kafasıyla aram pek hoş değil maalesef.”

‘Üzerine düşünülmeyen iş değerli değildir’

Işıl Cinmen röportajın insanlara ulaşıp ulaşmamasının öneminin üzerinde duruyor: “Ben biraz eskiler gibi düşünüyorum; konuşulmayan ya da üzerine düşünülmeyen iş değerli değildir gibi görüyorum. Sonuçta hepimiz kendi işimizi en fazla insana ulaştırıp, dikkat çekmek, yazdıklarımızı akılda bırakmak zorundayız. Bugün mümkün olduğu kadar kısa soru cevapların olduğu, en vurucu yerlerin birbirine bağlandığı, akıcı ve sıkıcı olmayan röportajlar iş yapıyor. Başlıklar ve manşetler de çok iyi seçilmeli, akılda bir cümle olarak kalmalı.”

‘Bir konuyu enine boyuna tartışmalı’

Enformasyon kirliliğine dikkat çeken İpek Özbey ise “Nasıl olmalı bilmiyorum ama benim tercihim, bir konuyu ele alıp, onu enine boyuna tartışmak” dedikten sonra ekliyor:

“Örneğin İdlib’i konuşuyorsak, 5N 1K kuralını işletip, okur röportajı bitirdikten sonra onu daha derin araştırmaya sevk edecek yolu açmak, bilgiyi vermek… Önce anlamak, sonra anlatmak… Anlamak için de bir röportajcının ciddi ciddi araştırma yapması gerekiyor. Kendi adıma hafta boyunca yaptığım türlü görüşten tüm okumaların ardından, aslında meseleye ışık tutmak için yapıyorum o röportajı…”

‘Gazetecilik ilkelerine bağlı kalınması başat unsur’

Mecranın rolünü hatırlatıyor Serpil İlgün de ve şunları söylüyor: “Gazetecilik ve elbette röportaj ilkelerine bağlı kalınması bence içeriği de tayin eden en başat unsur. Diğer yandan, röportajcının tarzı tekniği de belirliyor aslında. Röportajın yayımlandığı gazetenin, derginin, dijital platformun imkân ve taleplerinin etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor kuşkusuz.”

Kullanmadıkları röportajları oldu mu?

Zamanın ruhunun hızı günümüz röportajını belirleyedursun biz bu dosyayı yayımlamadıkları röportajları gazetecilerle konuşarak kapatıyoruz. İlgün yayımlamadığı bir röportajı olmadığını söylüyor. Özbey de “Hiç olmadı. Umarım hiç de olmaz…” diyor. Cinmen ise “Birden fazla kez. Yaptıktan sonra okunmaya değer içeriğe sahip olduğunu düşünmediğim için yayımlamadığım oldu” ifadesini kullanıyor.

“Ses kayıt cihazını cebimden alarak ‘Tamamı off the record’ dediler”

Aktan ilginç bir anısını anlatıyor: “İstisnai de olsa yayımlamaktan vazgeçtiğimiz söyleşiler, röportajlar oluyor. Sebepler muhtelif. Hukuki sebepler de olabilir, teknik sebepler de. Bir seferinde dört gençle sohbet etmiştim. Konuşmalarının içeriği benim açımdan önemliydi, haber değeri taşıyordu. Anlattıklarını kayda almak için ısrar edince, beni kırmamışlardı. Fakat söyleşiden sonra ses kayıt cihazımı nazikçe montumun cebinden aldıklarını ertesi sabah fark etmiştim. Onlar da bana anlattıklarının tamamının ‘off the record’ olduğunu bu şekilde söylemiş oldular.”

‘Bir röportaja imzamı atmadım’

Çapa’nın imzasını atmadığı röportajı ise bir gazeteciyle ve oldukça çarpıcı: “Ünlü bir gazeteciyle dergi kapak röportajı yapıyordum. Röportajın yapımı da, yayına hazırlanması da sancılı süreçlerdi. Röportajı yazmadım sonuçta. Soru cevap şeklinde, süjenin ağırlıklı olarak kendi kendine sorduğu soruları yanıtladığı, habire kendini okkaladığı, kendinin çalıp kendinin söylediği, deşifrasyondan ibaret bir söyleşi olarak yayımlandı neticede. İmzamı koymadım; imzasız çıktı nihai hâli. O gazeteciyi, kendime ‘Ne olunmamalı’ şeklinde örnek almıştım, hâlâ da olunmaması gereken şeye dair kıstasımdır.”

Ayşen Güven

Ayşen Güven

Gazeteciliğe 2007 yılında Hayat Televizyonu ve Evrensel gazetesinde başladı. Evrensel Kültür dergisinin yayın kurulunda yer aldı. Muhabirlik, politika-bölge editörlüğü, kültür-sanat programı yapımcılığı ve sunuculuğu görevlerinde bulundu. Bir dönem Radikal Kitap ve Gazete Müstehak'ta yazdı. Posta Kitap, Evrensel ve NewsLabTurkey'de yazı ve röportajları yayımlanıyor.