Görüş

Sendika neden bir haysiyet meselesidir?

TGS'nin 17 Eylül 2015'te İstanbul'da düzenlediği uluslararası konferansın ardından... (Fotoğraf: Evrim Kepenek)

İşinde-gücünde, kendi hâlinde bir çalışan neden sendikalı olur? Maaşı zamanında ve eksiksiz ödenen biri, neden işyerinde yükselmeye çalışmak yerine işvereni kızdırma riskini alır? Hem de işsizlik bu kadar yüksekken…

Bir taksici ya da başka bir esnaf işimi sorduğunda bazen “Sendikacıyım” diyorum. “Gazeteciyim” demek baş ağrıtabiliyor çünkü. Kimi, ne işe yaradığımı anlamayıp susuyor, kimi “Sizin işte çok para var” muhabbetine giriyor. Galiba yaptığımız işin özeti de bu. Toplumun büyük bir bölümü için ne yaptığımız meçhul, geri kalanı içinse hırsızız.

Türkiye’de sigortalı çalışanların yüzde 14’ü sendikalı. Özellikle büyük ve uluslararası işletmelerde sendikalaşma yoğun. Yiyip içtiklerinizden giydiklerinize, kullandığınız beyaz eşyalardan bindiğiniz otomobillere pek çok ürün sendikalı işçiler tarafından toplu sözleşmeli işyerlerinde üretiliyor. Eğer böyle bir büyük işletmede çalışıyorsanız, işe girdiğiniz gün hemen sendika üyesi olursunuz. Böylece maaşınızdan izinlerinize pek çok avantajdan yararlanırsınız. Peki ya patronun/yöneticinin iki dudağının arasında olduğunuz, sendikasız-kuralsız bir yerde çalışıyorsanız?

‘Biz kırıldık daha da kırılırız’

Soru şu: İşinde-gücünde, kendi hâlinde bir çalışan neden sendikalı olur? İşsizliğin yaygın olduğu bir piyasada, maaşını da zamanında ve eksiksiz alıyorsa kim, neden işyerinde yükselmeye çalışmak yerine işvereni kızdırma riskini göze alır?

2013 Şubat’ında, 27 yaşında bir televizyoncuyken ben de bu soruyu sordum. IMC TV’de kendi programımı yapıyordum. NTV’de aldığım maaşın yüzde 40 fazlasına transfer edilmiştim. Yöneticilerim tarafından takdir ediliyor, el üstünde tutuluyordum. Haftada beş gün çalışıyor, maaşımı düzenli alıyordum. Allahtan belâmı mı isteyecektim?

Yine de, bir arkadaş “sendikalı olmalıyız” deyince hiç tereddüt etmedim. Başıma bir hâl gelebileceğini düşünmedim. Alman kültürüyle büyümüştüm ve sendika üyesi olmak bana göre çok doğal bir şeydi. İşyerinde söz hakkımız vardı ve örgütlü olmak kendimize duyduğumuz saygının, yani haysiyetin gereğiydi. Yönetimin iki dudağı arasında mı yaşayacaktık yoksa hakları tanınmış, güvenceli çalışanlar olarak mı…

Kanal yönetimi meseleye böyle bakmadı tabii. Birer birer işten atıldık. Başlangıçta hiç de romantik bir süreç değildi. İşten atılma korkusu binayı sarmış, saflarımız dağılmış, birbirimize düşmüştük. Hatta ihbarcılık yapan bile oldu. Ama bugün dönüp bakınca, o dönem yaşadıklarımızın muazzam sonuçlar ürettiğini görüyorum. Tamam, biz işsiz kaldık ama IMC TV’deki bu hareketten sonra sol medyada sendikasız işyeri neredeyse kalmadı. Çalışanlar birlik olması gerektiğini kavradı, işverenler kamuoyu önünde sorgulanmaktan korktu. Bu az şey mi?

Bize yalan söylediler

Demem o ki, “Sendika mı kaldı yeaa?” lafı doğru değil sevgili kardeşim. Çünkü ‘birliğin gücü’ denen şey hâlâ geçerli. Tek kalem çat diye kırılır. 10 kalemi bir araya getirin bakalım kırılıyor mu? Kalemleri bir arada tutmak mesele. Sendika sadece bir ip, bir vesile.

Sendikaların etkisizliğinden, hantallığından, işlevsizliğinden dem vurup karşı çıkanlar olacaktır. İnanın, 27 yaşında üye olup aynı yıl Genel Sekreter seçildiğim Türkiye Gazeteciler Sendikası da mükemmel bir kurum değildi. Hiç aldırış etmedik. “En kötü örgüt bile örgütsüzlükten iyidir” dedik. Genç bir kuşak, sendikamızı beraberce değiştirip ayağa kaldırdık. Kötü mü oldu? TGS sekiz yıldır üye sayısını devamlı artırıyor. Tek bir toplu sözleşmesi olmayan örgütümüz bugün on medya şirketinde yetkili durumda ve bu sayede pek çok üyemiz artık daha iyi koşullarda çalışıyor, yaşıyor.

Yine de “Sendikalı olursanız her şey bir anda çok süper olur” demiyorum. İşten çıkarılmış bir gazeteci olarak sendika yöneticiliğim boyunca hiç bol keseden atmadım. Çalışanları “kafalamaya” çalışmadım. Ama o meşhur sözü hatırlatmaktan da geri durmadım: “Mücadele edenler her zaman kazanamayabilir ama kazananlar her zaman mücadele edenlerdir.”

Biz ne yapacaksak kendimiz yapacağız. Sonunda bazılarımız kazanacak ve böylece hepimiz kazanacağız.

Haydi kolay gelsin.

Mustafa Kuleli

1985, İzmir doğumlu. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Duvar, Diken, NTV, IMC TV, TV8, Hayat TV ve Evrensel'de muhabirlik, editörlük, yazarlık, sunuculuk ve televizyon programcılığı yaptı. 2013’teki Gezi eylemleri sonrasında Gazeteciler Sendikası’na (TGS) Genel Sekreter seçildi ve 28 yaşında ülkenin en genç sendika yöneticisi oldu. Şubat 2014’te fiziksel saldırıya uğradı ancak olay aydınlatılamadı. Sendikal faaliyeti nedeniyle IMC TV'den atıldıktan sonra tüm zamanını TGS’ye vermeye başladı. Sendika’nın yeni imaj, dil ve söylemini geliştirdi. Gazetecilik sitesi Journo’yu ve gazetecilere yeni medya becerileri kazandıran TGS Akademi’yi kurdu. 2019'da en yüksek oyla Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ) yönetimine girdi ve şu anda EFJ'nin Başkanvekili.

Journo E-Bülten