Söyleşi

Gazetecilerin başucu kitabının devamı çıktı: Yakın Dönem Türk Basın Tarihi raflarda

Gazeteciliğin duayeni Hıfzı Topuz’un, Türkiye basınının 175 yıllık öyküsünü anlattığı “II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi” ilk baskısının yayımlandığı 2003’ten beri bu alandaki kaynak kitaplardan.

Topuz, deneyimli gazeteci ve akademisyen Dr. Recep Yaşar ile birlikte bu kitabın devamını yazdı. Geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini alan ‘Yakın Dönem Türk Basın Tarihi’ni, Yaşar ile konuştuk.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara gelmesinin üzerinden 18 yıl geçti. Bu 18 yılda medyayı etkileyen sayısız gelişme yaşandı: Gazetecilerin hapsedilmesi ve öldürülmesi, gazeteciliğin durmaksızın yargılanması, medya gruplarına el konulması veya iktidar yanlısı iş insanlarına satılmaya zorlanmaları, darbe girişimi, olağanüstü hâl ve kanun hükmünde kararnameler, Anayasa değişiklikleri ve başkanlık sistemine geçiş… 

1940’lardan itibaren haberciliğin her alanında çalışan ve Gazeteciler Sendikası’nın kurucuları arasında yer alan Hıfzı Topuz’un ilk kez 1973’te yazdığı, 2003’te genişletip AKP dönemine kadar getirdiği Türk Basın Tarihi, şimdi bugüne dek uzanıyor. Topuz’un Recep Yaşar ile birlikte kaleme aldığı son eseri, 2002’den 2019 sonuna kadar medyada yaşananları tarihe geçiriyor.

Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, siyasal iktidarın medya politikalarının hazırlıklarını anlatıyor. İkinci bölümde bu politikaların uzun vadeli etkileri inceleniyor. Üçüncü bölümde ise bu etkilerle birlikte Türkiye’de basın özgürlüğünün dönüşümüne dair bir analiz yapılıyor. 

Deneyimli gazeteci Dr. Recep Yaşar, geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan Yakın Dönem Türk Basın Tarihi ile ilgili sorularımızı yanıtladı.

Recep Yaşar kimdir?
1962 yılında Hakkâri Yüksekova’da doğdu. Yüksekova Lisesi’ni bitirdi. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Cumhuriyet gazetesinde stajını yaptı. Ulusal Basın Ajansı’nda gazeteciliğe başladı. TRT’nin açtığı muhabirlik sınavını kazanarak, 1986 yılında TRT İstanbul Haber Müdürlüğü’nde muhabir olarak atandı. 2002 yılında aynı kurumda Haber Müdürü oldu. TRT’de iki kez yapılan yeniden yapılandırma dönemlerinde pasif konumdaki Araştırmacı ve Strateji Uzmanı görevlerine atandı. 2018 yılında TRT’den Kanun Hükmünde Kararname ile emekliliğe zorlanan personel arasında yer alarak TRT’den emekli oldu. Bu kurumda muhabir olarak çalıştığı dönemde mezun olduğu Marmara Üniversitesi’nin İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler dalında Yüksek Lisans, Genel Gazetecilik anabilim dalında doktora derecesi var.

Kitap sizce Türkiye basın tarihi açısından nasıl bir önem arz ediyor?
Yakın Dönem Türk Basın Tarihi, bir referans kitap bence. Kitap, Türkiye’de son 20 yıldaki dönüşümü ortaya koyması açısından önemli. Özellikle anayasa ve yasalarda yapılan değişikliklerin yansımalarını görmek açısından önem arz ediyor. Hıfzı Topuz Hoca’nın Türk Basın Tarihi kitabının devamı olarak planlandı. Artık yakın dönemle ilgili yeni bir kaynak diyebiliriz. İktidarın politikalarını yansıtması açısından da önemli olduğu kanısındayım.

175 yıla bedel 17 yıl

Türk basın tarihinin kendisi diyebileceğimiz Hıfzı Topuz ile böyle bir kitap hazırlığı nasıl gelişti?
Ben TRT’deki son yapılandırmalarda zorla emekliye sevk edilenler arasında yer aldım. “Zorla emekli mi olur?” diye sorulabilir. Evet, zorla emekli olduk. Yayımlanan KHK’lar ile emekliliği gelenlerin, emekli olmadıkları takdirde başka kurumlara atanacakları hükmü getirildi. Ben de başka bir kuruma gitmektense emekli olmayı tercih ettim. Aslında, en üretken olduğumuz dönemdeydik. Böyle olunca evde boş oturmak yerine, son dönemi yazmak istedim. Çoğu tanık olduğum olaylardı. Bir toplantıda bunu Hıfzı Abi’ye açtım ve Türk Basın Tarihi kitabının devamını yazmayı önerdim. Kendisi de büyük bir keyif alacağını ve bir dönem kitabı olması gerektiğini belirtti. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar sürecindeki gelişmeleri ele aldık. Değerli eşleri Ayşe’nin konukseverliğinde sık sık bir araya geldik. Ve bu kitap ortaya çıktı.

175 yıl, 470 sayfada anlatılırken, 17 yılda basında yaşanan krizler ve olayları 424 sayfada anlatmışsınız. Basının bu 17 yılda yaşadığı, 175 yıla bedel mi?
Türkiye’nin basın tarihinde baskı, sansür, otosansürün yaşandığı dönemler çok oldu. Özellikle darbe dönemleri, 12 Eylül, 12 Mart, hatta Demokrat Parti dönemi, ciddi baskıların olduğu dönemlerdi. Son 17 yılın temel özelliği bu sürecin tek parti iktidarında geçmesi. “Özgürlükler” diye yola çıktıkları sürecin sonucunda, nasıl baskıcı bir sistem kurduklarını görmek açısından önemli. Bu dönemin en önemli özelliği iktidarın medyayı dönüştürme politikaları ve kendi medyasını yaratma stratejisidir. Bu anlamda hedeflerine ulaştı ama güvenilir bir medyanın da ortadan kalkmasına bu politikalar yol açtı.

Medyanın kırılma anı ve kitabın en çarpıcı kısmı

Kitabın “Yaşanan Olaylar/Neler Oldu?” başlıklı ikinci bölümünde yer alan, medyanın kırılma anı dediğiniz bir olay var mı?
Kırılma noktası, yargının bağımsızlığının tartışmalı hâle gelmesidir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçişle beraber yargı bağımsızlığı tartışılır hâle geldi. Bağımsız yargı, özgür basının da teminatıdır. Bu olmayınca bağımsız bir medyayı koruyamayız. Bunun yanı sıra, TMSF’nin (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) medya operasyonlarını, vergi cezalarını, gazeteci yargılamalarını dönüşümdeki kırılma noktaları olarak değerlendirebiliriz.

Birinci bölümde özellikle yasal düzenlemeler ile basın ve ifade özgürlüğü konusunda yaşanan gelişmeleri irdelemeye çalıştık. Böylece ‘yeni Türkiye’nin yasal altyapısının nasıl oluştuğunu aktardık. İkinci bölümde ise yaşanan olaylarla resmi tamamlamak istedik. Üçüncü bölümde de sayılarla yaşanan tüm olayların bir listesini çıkarttık. Ancak bir kitabın boyutunu aşan bir tablo ile karşılaştık. Onun yerine yıllık verileri bir araya getirmeyi tercih ettik.

Bambaşka bir Türkiye ortaya çıkabilirdi

Sizin için kitabın en çarpıcı kısmı neresi?
Kitaptaki her olay kendi içinde önemlidir. Benim en çok dikkatimi çeken Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan olarak meclis kürsüsünde, kurduğu hükûmetin programını açıklarken yaptığı konuşmadır. O günkü hükûmetin hedefinden niçin bu kadar ayrıldığını, o özgürlükçü anlayışın yerini bugünkü yasakçı anlayışa nasıl bıraktığını görmek benim tuhafıma gidiyor. O gün açıklanan hükûmet programının arkasında kalınsaydı 17 yılda bambaşka bir Türkiye olurdu.

Kitaptaki iki olay da benim için ilginç ve bir o kadar ironik. Bir gazeteci yazdığı kitaptaki bilgileri inkâr ediyor, “bunlar doğru değil” diye yıllar sonra açıklama yapabiliyor (Nasuhi Güngör, 30 Mayıs 2018). Gazeteciliğimiz, geldiği yer açısından içler acısı bir durumda. Bir diğeri de dönemin Gençlik ve Spor Bakanı’nın Alman gazetecinin kendisi ile yaptığı röportajı beğenmeyip kasetlerine el koyması (DW kayıtları, 5 Eylül 2016) siyasilerin sorulara bile tahammül edememesini göstermesi açısından önemlidir.

İktidar, merkez medyayı ele geçirmekle yetinmiyor

Erdoğan iktidara geldikten sonra “Biz medya ile savaşarak iktidara geldik” demişti. Bu savaşın akıbeti ne oldu?
Bu savaş hep devam etti. Aydın Doğan’ın Doğan Medya Grubu’nu Demirören Grubu’na satması ile savaşın büyük cephesini iktidar kazandı. Böylece ana akım medya tamamen iktidarın denetimine geçti. Ancak iktidar bunun ile de yetinmiyor. Eleştirel yayın yapan küçük sermayeli basın kuruluşları üzerindeki baskısını da devam ettiriyor.

AKP iktidarının kurulduğu günlerde, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in basının bağımsızlığı konusundaki duruşunu, bugünkü Cumhurbaşkanı’nın basına yaklaşımıyla nasıl karşılaştırırsınız?
İki Cumhurbaşkanı’nın bakışları farklı. Sayın Sezer, tarafsız bir cumhurbaşkanıydı. Ve hukukçu kimliği de hep ön plandaydı. Sayın Erdoğan ise partili bir cumhurbaşkanı. Olayları ağırlıklı olarak Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı kimliği ile değerlendiriyor. Bu da tartışmaları beraberinde getiriyor.

En çok zorlayan, dijitalde kaybolan verileri toplamak

Kitapta içinde sizin de yer aldığınız bir olay var mı? Yani canlı şahit olarak yer aldığınız?
Kitaptaki olayların önemli bir kısmına gazeteci olarak tanıklık ettim. Özellikle gazeteci yargılamalarına, basın açıklamalarına, cezaevi ziyaretlerine Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) yönetim kurulu üyesi ve başkan yardımcısı olarak katıldım. Suriye’de kaçırılan meslektaşımız Cüneyt Ünal’ın getirilmesi için Suriye’ye giden ekibe TGC adına katıldım (Ağustos 2012). Ciddi riskler alarak yaptığımız ziyarette kameraman Ünal’ı alıp Türkiye’ye geldik. Ancak onunla birlikte çalışan muhabir Beşar Kaddumi’den haber alamadık, maalesef.

Araştırırken sizi en çok zorlayan bölüm hangisi oldu?
Genel olarak verilere ulaşmakta sorun yaşadık. Dijital dünyada veriler kaybolup gidiyor. Hele hele erişim engeli kararları bundan sonra bu konuda daha da sıkıntı yaratacak.

‘Umudumuzu yitirmeyeceğiz’

Bu kitap ışığında, Türkiye’de ifade özgürlüğü sizce nasıl geri kazanılabilir? 17 yıl öncesine bakıp 17 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz?
Bana göre ifade özgürlüğünün Batı standartlarında olması, Türkiye’nin demokratik bir düzene geçmesi ile mümkündür. Öncelikle kuvvetler ayrılığının çok net olarak ortaya konulması lazım. İster başkanlık sisteminde, ister parlamenter sistemde… Yargının bağımsızlığı sağlanmalı ve bu konudaki tartışmalar sona ermeli. 

Ardından ifade ve basın özgürlüğü ile halkın haber alma hakkını engelleyen yasalar özgürlükçü bir bakış açısı ile yeniden düzenlenmeli. Gazeteciler, gazetecilik mesleğini korumak için daha ciddi sorumluluk almalı ve medya sahipliği ile ilgili yeni düzenlemeler yapılmalıdır. Önümüzdeki 17 yıl daha iyi olmalıdır. Türkiye geriye değil, ileriye gitmelidir. Umudumuzu yitirmeyeceğiz.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – YAZI DİZİSİ: KAYBOLAN BÂBIALİ’NİN ARDINDAN

Burak Ütücü

Serbest gazeteci. 2015 yılında Hürriyet gazetesinde stajyer olarak çalıştı. Anadolu Üniversitesi muhabirliğinin ardından Londra’da bir prodüksiyon şirketinde stajyer editör olarak görev yaptı. Anadolu Üniversitesi Basın Yayın son sınıf öğrencisi.

Journo E-Bülten