Haber

Türkiye’nin beyin göçü: Gidenler nedenlerini anlatıyor

Türkiye son yıllarda tarihinin en yoğun beyin göçünü veriyor ve çember giderek daralıyor. Çemberin daralması sonucu dünyanın farklı köşelerine göç ederek kendilerine yeni bir hayat kuranlar her geçen gün çoğalıyor. Beyin göçü ile gitmekle kalmak arasındaki o derin boşluğu anlamak için gidenlere kulak verdik. Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nin (CERN) çalışmalarıyla yakından ilgilendiği bilim insanı Ulaşcan Sarıca’nın ABD’ye, Osmanlı basın tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Doç. Dr. Özgür Türesay’ın Fransa’ya ve gazeteci Ali Çelikkan’ın Almanya’ya göç ediş hikâyesini dinledik.

‘Özgür araştırma ortamı yok’

Ulaşcan Sarıca, Robert Lisesi’nde okuduktan sonra ABD’de Rochester Üniversitesi’nde lisans eğitimini moleküler biyoloji, fizik ve matematik üzerine aldı. Sarıca şu an doktora öğrencisi olduğu Johns Hopkins Üniversitesi’nde deneysel parçacık fiziği araştırmaları yapıyor. CERN de Sarıca’nın araştırmalarıyla yakından ilgileniyor. Fizikçi Sarıca, Türkiye’deki akademinin hâlini görünce aldığı burslarla ABD’ye gitmiş:

“Var olan bir bilgiyi sorgulamak ve bu bilgiyi iyileştirmek için özgürce adım atabilme; bir bilim insanının işini yapabilmesi için hâyatîdir. Türkiye’de araştırma görevlilerinin maddi olanaksızlıklar veya siyasi sebepler nedeniyle özgür araştırma yapamadıklarını gördüm. Ekonomisi dışarıdan gelen sıcak paraya bağımlı bizimki gibi ekonomiler deneyleri uzun sure taşıyamaz. Her 10-15 yılda bir ekonomik bunalımın olduğu ülkemizde CERN gibi uluslararası araştırma kuruluşlarına uzun süreliğine düzenli bir kaynak ayrılması ve bilim insanlarımızın burada rahatça çalışabilmesi şu an mümkün değil.”

‘Müslüman ülke yasağı Türkiye’yi de kapsayabilir’

Sarıca, ABD Başkanı Donald Trump’un göçmen politikasına işaret ederek, ilerleyen dönemde Türkiye’nin de bu politikadan etkilenebileceğini düşünüyor:

“Amerika’daki insanların sık sık katliam yaşanan ve uluslararası güvenilirliği zedelenen bir Türkiye’ye güvenilmesi beklenebilir mi? Bu durum Türkiye’den gelen bilim insanlarını da zora sokuyor. Yabancıların ülkeye girişine dair yürürlüğe koyulmaya çalışılan kararname hepimizin mâlûmu. Bunun ileride Türkiye’yi de içine alıp almayacağını kestirmek güç. Ülkemizin uluslararası güvenilirliği yok denecek durumda. Böyle bir kararnamenin imzalanması ve yürürlüğe girebilmesi durumunda istesem de Amerika’da iş yapabilmemin imkânı yok.”

‘İnsanlığa sunabileceğim katkıyı düşünmek zorundayım’

Akademisyen Ulaşcan Sarıca, Türkiye’ye kalıcı bir geri dönüş yapmayı düşünmüyor. Eğitimde ciddi değişikliklerin yapılması gerektiğini belirten fizikçi şöyle diyor:

“İnsanlarımız çocuk yaştan itibaren sorgulamaya ve anne babadan bağımsız olarak bilgiyi aramaya teşvik edilmeli. Bu değişimlerin kalıcı olarak toplumda yer edebilmesi için en az bir veya iki kuşağın geçmesi gerekli… Ben insanlığa sunabileceğim bilimsel katkıyı düşünmek zorundayım. İleride benim de doktora öğrencilerim olduğu takdirde, araştırma fonu sıkıntılarıyla ve siyasi sıkıntılarla boğuşmak istemem.”

Sarıca’ya göre, Türkiye suni meselelerle uğraşıyor. Husûmete ve insanları ötekileştirmeye son verilmesi gerektiğinin altını çizen Sarıca, “Bilim insanlarının yaptıkları kendi çıkarttığımız bir savaşla hebâ olsa ve mağarada yaşamaya eş değer koşullara geri dönmek zorunda kalmış olsak, hâlâ yanımızdakiler Türk mü, Müslüman mı diye soracak mıyız; yoksa bulabildiğimiz her yardımı kabul edip biz de elimizi koşulsuz uzatmayı öğrenebilecek miyiz?” diye soruyor.

‘Emeklilik hakkımı yakarak gittim”

Doç. Dr. Özgür Türesay, sadece yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yönelik araştırma seminerleri bulunan Fransa’nın en prestijli araştırma kurumlarından École Pratique des Hautes Études’te daimî kadrolu öğretim üyesi olarak Osmanlı basın tarihi üzerine bir araştırma semineri yürütüyor. Galatasaray Üniversitesi’nde 14 sene çalıştıktan sonra, geçtiğimiz Mayıs ayında Fransız okulu tarafından açılan kadro için girdiği mülâkat sonucu kabul edilmiş.

Özgür Türesay’ın, gidiş öyküsü kendi deyimiyle bir “kurtuluş öyküsü”… Dr. Türesay, süreci şöyle anlatıyor:

“Darbe gecesi evimin anahtarını ev sahibine teslim etmiştim. Eşyalarımız darbeden bir gün önce Fransa’ya doğru yola çıkmıştı. Devlet memurluğundan henüz istifa etmemiş olduğum için darbe ve sonrasındaki faşizan süreçte Türkiye’den çıkamadım. Sonuçta Türkiye’yi temelli terk ettim. Emeklilik ve başka özlük haklarımı kaybederek ve maalesef gemileri yakarak gitmem gerekti.”

‘Sıtkım sıyrılmıştı’

Türesay, Türkiye’den ayrılmayı ilk kez 2010 senesinde Galatasaray Üniversitesi’nde yaşadığı kadro problemleri nedeniyle düşünmeye başlamış:

“Türkiye’de kamu üniversitesinde üretim yapan, araştırmacı akademisyenleri bazı meslektaşları istemiyor. Bir tür vasatlar iktidarı, mediyokrasi hâkim. Galatasaray Üniversitesi’nden kurtulacağım ümidiyle daha çok yabancı dilde yayın yaptım. Tabii bir yandan dersler veriyor, doktoramı bitireli yıllar olmasına ve bütün yükseltme kriterlerini fazlasıyla karşılamama rağmen, belki de bu yüzden, bana yardımcı doçent kadrosu istenmediği için araştırma görevlisi olarak sınavlarda gözetmenlik yapıyordum. Doktoramdan beş yıl üç ay sonra sonunda yardımcı doçent oldum. Ancak ben arada doçentlik sınavını geçmiştim, doçent olmuştum. Bana doçentlik kadrosu istenmeyecekti. Fransa’da kadroya başvurdum. İki sene de doçent kadrosu bekleyerek ders vermeye devam ettim. Benim gibi başka kadro bekleyen meslektaşlarım olmasına rağmen, 2016 başında bölüme gelen profesör ve doçent kadroları bölüm yönetimindeki bir kişi tarafından istenmedi. Sıtkım ıyrılmıştı. Şans eseri Fransa’da benim profilime uygun yeni bir kadro açılınca başvurdum ve kurtuldum. Psikolojik olarak Türkiye’den ayrılışım uzun bir sürece yayılan bir kurtuluş öyküsü…”

‘Bir gece hapse götürülmeyeceğinizi biliyorsunuz’

Türkiye’ye kısa süreli bile olsa hiçbir şekilde geri dönmeyi düşünmediğinin belirten Türesay, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Paris’te yaşam daha pahalı ama bunun dışında hiçbir alan üçüncü dünya ülkeliğinden beşinci sınıf bir ülke olmaya doğru koşan Türkiye ile kıyaslanamaz. En önemlisi, bir gece ya da bir sabah polisin kapınızı kırıp iktidara biat etmediğiniz için sizi yaka paça hapse götürmeyeceğini biliyorsunuz.”

Özgür Türesay, Türkiye’de İslâmî muhafazakârlığın ve Türk milliyetçiğinin tabloyu karanlıklaştırdığını ve Fransa’da herkesin aynı şeyi düşündüğünü ancak İslamofobik olarak damgalanma korkusuyla dile getirmediğini ifade ediyor. Türkiye’nin geleceğini “içinden hiçbir zaman çıkılamayacak bir uçuruma yuvarlanma” olarak tarif eden Türesay, kendisini Türkiye’deki bazı samîmî demokrat meslektaşlarından ayıran şeyin karamsarlık olduğunu söylüyor:

“Fransızlar Türkiye’deki milliyetçiliğin ne kadar hastalıklı bir ruh hali olduğundan bîhaber. Aynı zamanda kendi ülkelerindeki birtakım sorunları da kendi milliyetçiliklerinden kurtulamayıp İslâm odaklı okuduklarından, gelişmeleri sadece İslâm’dan kaynaklı sanıyorlar. Türkiye’de bazı meslektaşlarım genel olarak Türkiye toplumunu oluşturan unsurlara özgürlükçü, eşitlikçi bir ülkü sunulursa, bu ülkü onların anlayabileceği bir dille anlatılırsa Türkiye’nin demokratikleşebileceğine inanıyor. Bense, kısa, orta ve uzun vadede Türkiye toplumunun ezici çoğunluğunu oluşturan ırkçı, türkçü, sünni ve ataerkil çoğunluğun ve onların taşıyıcısı olduğu ataerkil ve konformist ergen ruh hâlinin; onu sarmalayan faşizan siyasî kültürün her türlü demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü hareketi, düşünceyi ve bireyi imhâ edeceğini düşünüyorum.”

‘Almanlar gerilemeden rahatsız’

Ali Çelikkan, iki sene Cumhuriyet gazetesinde editör ve muhabir olarak görev aldıktan sonra Berlin’de Die Tageszeitung gazetesinin Türkiyeli gazetecilerle dayanışma amaçlı başlattığı ‘taz gazete’’de editör ve muhabirlik yapmaya başlamış. Çelikkan, Türkiye’de basının içinde bulunduğu durum nedeniyle Almanya’ya adapte olma konusunda problem çekmediğini belirtiyor. Çelikkan, geri dönmeyi sürekli düşündüğünü ama bu şartlar altında dönmenin kolay olmadığını dile getiriyor:

“Türkiye’de basının içinde bulunduğu durumu anlatmanın bir faydası olduğunu sanmıyorum. Herkes giderek kötüleşen şartların farkında. Almanya, daha doğrusu Berlin, her zaman kendimi evimde hissettiğim bir şehir ve aynı zamanda çok kültürlü olması, burada yaşamayı tercih etmemde büyük bir rol oynadı. Burada önemli fikirlere destek olmak ve Türkiye’deki gazetecilerle dayanışma göstermek açısından bir platform kurulunca Türkiye’de yaptığım işten daha faydalı olacağımı düşünerek burada kaldım. Buradaki insanlar, Türkiye’yi diğer ülkelere göre çok daha doğru okuyorlar. Türkiye’ye önem veriyorlar ve yaşanan gerilemelerden bir hayli rahatsızlar. Bizler kadar Türkiye’de yaşananları varoluşsal bir dert haline getirmeseler de; önemli olan hep beraber daha iyi bir Türkiye için bir şeyler yapabilmek…”

‘Beyin göçü için önlem alınmıyor’

Türkiye’de son yıllarda artan beyin göçünü, Bahçeşehir Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ulaş Sunata’ya soruyoruz. Sunata’ya göre, Türkiye’de beyin göçünün analizi için daha fazla sürenin geçmesi gerekiyor. Bugüne kadar Türkiye’de hiçbir dönemde yüksek eğitimli göç üzerine bu kadar konuşulmadığını ifade eden Sunata, beyin göçüne karşı bir önlem alınmadığını vurgulayarak, “Normalde beyin göçü gönderici ülke için ciddi sıkıntılar yaratan bir durum olduğundan, gönderici ulus-devletler bunun önüne geçmek için tedbirler almaya çalışır. Öte yandan beyin göçü anlamında Almanya ile Türkiye’nin karşılaştırılmasını doğru bulmuyorum. Türkiye’ye özgü durumlar üzerinden beyin göçünün konuşulması gerekiyor” diyor.

‘Eğitim krizi yaşanacak’

Sosyolog Ulaş Sunata, ülkelerin beyin göçü almak için yarıştığı bir dönemde; beyin göçü veriyor olmanın, ülke için sosyal, kültürel ve ekonomik bir kayıp olduğunu belirtiyor. Sunata, mülteci krizinde bile ülkelerin eğitimli olanları kendilerine çekmeye çalıştığının altını çizerek, “Eğitimli kesim söylemsel gücüyle bir ülkenin demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük gibi temel kavramlarının taşıyıcısıdır. Gelen Albert Einstein veya Steve Jobs olabilir. Ama bizim ülkemizde farklı hatlar, farklı refleksler var. Şunu tekrar edeyim; bu kayıplar ülkemizi ekonomik, sosyal ve kültürel olarak geriletecek ve her hâlükârda ileride ciddi bir eğitim krizi yaşanacak” diyor.

Umur Yedikardeş

Umur Yedikardeş

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okudu. Agos ve Cumhuriyet gazetelerinde azınlıklar üzerine çalıştı. Rum Olmak Rum Kalmak derleme kitabına, 'Apoyevmatini Nasıl Kurtulur' makalesiyle katkı sağladı. Bağımsız olarak gazeteciliğe ve azınlıklar hakkında yaptığı araştırmalara devam etmekte.