GAZETECİLİK Görüş GÜNDEM

İBB davasında gazetecilik ‘kör noktada’

İBB davasında gazeteciler, “turkuvaz kart” şartı, keyfi uygulamalar ve yetersiz fiziki koşullar nedeniyle duruşmaları takip etmekte zorlanıyor. Meslek örgütlerine göre bu tablo, haberin ve gerçeğin kamuoyuna ulaşmasını engelliyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik, 407 sanığın yargılandığı ve İBB’nin tutuklu başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında 2 bin 352 yıla kadar hapis cezası istendiği dava, sadece siyasi boyutuyla değil, duruşmaları izleyen gazetecilerin çalışma koşullarıyla da gündeme gelmeye devam ediyor.

Davayı izlemek isteyen muhabirlerden “turkuvaz basın kartı” talep edilmesiyle başlayan süreç, gazetecilerin haber alma hatta haber yazma sürecine kadar genişledi. Salonun en arka köşesinde hem mahkeme heyetine hem sanıklara en uzak, en kör noktada yazmaya zorlandılar. Sanık ifadelerini duyamadılar, sanıkların kim olduğunu giysilerinden ayırt etmeye çalıştılar. Salon dışında kalan gazeteciler ise havasız bir salonda, ekrandan izledi duruşmaları. Söz konusu salondaki tek prizi kullanarak telefonlarını ve bilgisayarlarını çalışır durumda tutmaya çabaladılar.

Bu kısıtlamalar yalnızca fiziki yetersizlikle sınırlı değildi. Duruşma gününe göre değişen keyfi idari uygulamalar yapıldı. Bazı günlerde yalnızca “turkuvaz basın kartı” olanlar salona alındı; kurum kartı taşıyan gazeteciler “izleyici” bölümüne gönderildi. Bazı günlerde QR kod kontrolü yapıldı, kartı sistemde görünmeyen ya da kurum değişikliği nedeniyle güncel olmayan gazeteciler içeri alınmadı. Aynı davayı günlerdir takip eden bir gazeteci, ertesi gün kapıda kalabildi.

Söz konusu gazetecilerden Evrim Kepenek ile Fatih Polat, İBB davası duruşmalarında yaşananları, Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş ile meslek örgütlerinin izlenimlerini anlattı. 

Polat duruşmaların ilk günü gazetecilerin yaşadığı engellemeleri şöyle anlattı:

“Salonun en dip noktasındaydık. İtirazlar üzerine daha iyi bir alana alındık, ta ki İmamoğlu ara sırasında gazetecilerin sorusuna yanıt verene kadar. Bu durum mahkeme heyetini rahatsız etti. Yeniden en dibe gönderildik. 11. günde, 21.15’te biten en uzun duruşmada da aynı yerdeydik. Tepkilerimiz üzerine kolçaklı koltuk koydular ama priz yok. Tek priz kapı girişinde, telefonları nöbetleşe şarj ediyoruz. Asıl mesele zaten bu değil: duruşmayı duyabilmek.”

Fatih Polat gazetecilerin ‘kör nokta’da duruşmayı izlemesini şöyle yorumladı;

“Mahkeme heyetini ve sanıkları sağlıklı biçimde görmek ve duymak mümkün değil. Yargılananları sırtlarından görmek zorunda kalıyorsunuz. Oysa gazeteci sadece konuşulanı yazmaz; jestleri, mimikleri de izler. Bunlar yoksa haber eksik kalır.”

‘ÇALIŞMA KOŞULLARI ZİHİNSEL BİR YORGUNLUK YARATIYOR’

“Çalışma koşulları o kadar elverişsiz ki gazetecinin en temel ihtiyacı olan dikkat ve odaklanma bile korunamıyor” diyor Evrim Kepenek. Kepenek’e göre fiziki koşulların yetersizliği zihinsel bir yorgunluk yaratıyor:

“Basın odası inanılmaz kaotik bir yer. İnternet çekmiyor, penceresi yok ve sürekli bir havasızlık hali var. O ortamda dikkatini toplayıp ekrandan duruşmayı takip etmek  -ki büyük bir ekran da değil- çok zor.”

Polat’a göre bu baskılar haber alma hakkını da engelliyor:

“Bu koşullarda çalışmaya zorlanmak, kamuoyuna gerçeği ulaştırma çabasının önüne bariyer koymak demek oluyor. Ne kadar gayret etseniz de yargılananları sırtlarından görmek, mahkeme heyetine dürbün mesafesinden bakmak onları hissedebilmeyi güçleştiriyor.”

JANDARMALAR BASIN ODASINDA BASKI YARATIYOR

Gazetecilerin bulunduğu alanlarda kolluk kuvvetlerinin varlığı da bir başka tartışma başlığı. Basın özgürlüğü, Anayasa’nın 28. Maddesiyle güvence altına alınmışken ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesi gazetecilerin baskıdan uzak çalışma hakkını tanımlarken, basın alanında sürekli kolluk varlığı gazetecilerin bağımsız ve serbest çalışabilme koşullarını doğrudan zedeliyor. Evrim Kepenek anlatıyor:

“Jandarmalar basın odasında günün belli saatlerinde gelip kurum isimlerini soruyorlar. Orada olmaları bile üzerinizde ister istemez bir baskıya neden oluyor. Vakaları, konuları rahatça tartışamıyorsunuz; çünkü görüşlerinizi de tespitlerinizi de tam olarak ifade etmek istemiyorsunuz. Bu da gazetecinin yalnızca fiziken değil, zihinsel olarak da daraltıldığı bir alan yaratıyor.”

‘BİRİMİZE ÇIKARILAN ENGEL HEPİMİZE ÇIKARILMIŞTIR’

2018 sonrası basın kartı yetkisinin Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na devredilmesiyle birlikte, basın kartı mesleki bir kimlik olmaktan çıkarak merkezden verilen idari bir onaya bağlandı. Bu durum, gazeteciler açısından fiili bir eleme mekanizması yaratıyor.

Polat şöyle anlatıyor: “Özellikle ‘tek adam’ yönetimi diyebileceğimiz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte, siyasi nitelikli davalarda ‘turkuvaz kart’ şartı giderek sıklaşmaya başladı. Bu, gazetecilerin işlerini zorlaştıran, bazen de engelleyen bir boyuta varıyor. Oysa adliye muhabiri olarak uzmanlaşmış ancak kurum kartı taşıyan birçok meslektaşımız var. Duruşma süreçlerine daha hakimler. Benim daha önce aldığım sarı basın kartım da Fahrettin Altun’un İletişim Başkanı olduğu dönemde hukuksuz biçimde iptal edildi. Açtığım davayı kazanarak önce turkuvaz kartımı, ardından sürekli basın kartımı aldım. Ancak salona girişte herhangi bir meslektaşa çıkarılan engel hepimiz için çıkarılmış bir engeldir.”

‘GAZETECİ HER KOŞULDA GERÇEĞİ DUYMAK İSTER’

Birikmekte olan bu baskı, bir noktadan sonra gazetecilerin motivasyonunu da doğrudan etkiliyor. “İnsan bir noktadan sonra haberi değil, yeni bir engelle karşılaşıp karşılaşmayacağını düşünmeye başlıyor” diyen Kepenek, durumu şöyle anlatıyor: “En son gittiğimde telefonumu kapıdaki görevliye bırakmamı istediler. Basın olarak kabul etmedikleri için ‘izleyici’ olarak alalım dediler. Oysa izleyicilerden telefon alınmıyor. Araya milletvekilleri girdi, sorun çözüldü ama bu tür uygulamalar ciddi bir motivasyon kaybı yaratıyor. Bir noktadan sonra haberi değil, yeni bir engelle karşılaşıp karşılaşmayacağını düşünmeye başlıyorsun.”

“KÜRT MEDYASI BUNU UZUN YILLARDIR YAŞIYOR”

Gazeteciler bu tür engellerle sık sık karşılaştıklarını, ancak bu davada uygulamaların daha sistematik hale geldiğini söylüyor.

Fatih Polat bu durumu şöyle anlatıyor: “İktidarın siyasi hesaplaşmaları, seçme ve seçilme hakkını hedef alan uygulamalarla birlikte halkın haber alma hakkını da etkiler. Türkiye’de Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı kentlerde üç dönemdir belediyelere kayyım uygulaması var ve o iklimin sonuçlarını da o bölgelerde görev yapan Kürt basın emekçileri, meslektaşlarımız uzun yıllardır yaşıyor. Son yıllarda gözaltı ve tutuklamalarla gündeme gelen gazeteciler de bu tabloyu doğruluyor; Merdan Yanardağ, Furkan Karabay, Nedim Oruç, Pınar Gayıp, Alican Uludağ, İsmail Arı… Gazetecilerin gözaltı ve tutuklama baskısı altında olduğu bir ortamda, mahkeme salonlarında yaşananlar sürpriz değil.”

Evrim Kepenek’e göre ise kısıtlamaların bu davada yoğunlaşması tesadüf değil:
“İddianameyle ilgili çok sayıda çelişki iddiası var ve bunlar zaman zaman mahkemede çöküyor. İtirafçıların beyanları da oldukça çelişkili. Bu da bir şeylerin saklanmak istendiği düşüncesini güçlendiriyor. Dava büyüdükçe ve kamuoyundaki etkisi arttıkça, bilgi akışını kontrol etme isteği de artıyor.”

TGS: AMAÇ HABERİN ÖNÜNE GEÇMEK

Bu tablo karşısında meslek örgütlerine daha fazla sorumluluk düştüğü vurgulanıyor. Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş’a göre engellemelerin ardındaki amaç haberin önüne geçmek:

“Bütün sorun gazeteciliğe bakış açısındaki problem. Bugün gazeteciler yaptıkları haberler nedeniyle nasıl tutuklanıyorsa, İBB davasında da asıl yapılmak istenen haberin engellenmesi. Gazetecilik sadece duyduğunu yazmak değildir. Gözlem yapmak, yüz ifadelerini yakalamak ve izlenimlerini habere yansıtmaktır. Ancak gazeteciler öyle bir noktaya yerleştirildi ki, görmek bir yana, bazen duymakta bile zorlanıyorlar. Bütün bu baskıya rağmen meslektaşlarımız Silivri’de yaşanan hukuksuzlukları kamuoyuna duyurmaya çalışıyor. Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak biz de bu süreçte sahadaydık, girişimlerde bulunduk. Ancak amaç haberin ve gerçeğin o salondan çıkmasını engellemek olduğu için işimiz kolay değil.

Özlem Temena

Özlem Temena, gazeteciliğe Evrensel Gazetesi’nde başladı; ardından Gazete Duvar ve Tükenmez Haber’de çalıştı. Bu kurumların ardından çalışmalarını serbest gazeteci olarak sürdürdü. Küresel tedarik zincirleri, emek ve işçi hakları üzerine yoğunlaşan Temena, özellikle Türkiye tekstil sektöründe işçi hakları ihlalleri, iş cinayetleri ve sendikalaşma süreçlerine dair saha araştırmaları yürüttü ve raporlar kaleme aldı. Uluslararası medya kuruluşlarıyla iş birlikleri yaparak Türkiye’deki emek sömürüsünü küresel ekonomi ve çevresel etkilerle ilişkilendiren araştırma dosyaları yayımladı.

Journo E-Bülten