Uygulamalar Yorum

Clubhouse’un ne olduğunu anladığımızdan emin miyiz?

Dışlayıcılık, yankı odası, asılsız haberlerin yayılması ve benzeri tartışmalar önem arz etmekle birlikte bunların Clubhouse özelinde tâli meseleler olduğu anlaşılmalı. Bu yeni mecrayı tanımlayacak esas belirleyici özellik, doğal bir iletişim formu olan sesin merkezde oluşu. Bunu akılda tutarak Clubhouse’un ne olmasını istediğimize karar vermemiz ve bu yönde gerekli adımları şimdiden atmamız gerekiyor.

Dünyada, özellikle de ABD’de daha çok Silikon Vadisi insanlarının, girişimci ve teknolojistlerin, özellikle de çok zengin olanlarının ahkâm kestiği özel bir kulüp olarak tanınan yeni nesil sosyal medya Clubhouse, Türkiye’de bambaşka anlamlar kazandı. İlk haftalarında bizde de girişimcilerin ve pazarlamacıların “networking” yaptığı bu mecra, haber sitelerinde “Davetiyeyle girilen yeni sosyal medya” gibi başlıklarla duyuruldu ve meselenin özü kaçırılmış oldu.

Hemen ardından gelişen Boğaziçi olayları toplumsal bir patlamaya dönüşünce, olayın aktörleri kendilerini ifade edebilmek için bu mecrayı mesken tuttular ve Clubhouse (ABD’deki “Black Lives Matter” hareketi hariç) dünyada çok da benzeri görülmeyen şekilde bir agoraya, kısmen politik yanı ağır basan bir kamusal alana dönüştü; en azından gazeteciler ve akademisyenler arasında büyük ölçüde böyle algılandı.

Clubhouse’un ne olduğu, olmadığı, gazetecilere ne gibi imkânlar sunduğu, risklerinin neler olduğu hususunda birçok yazı yazıldı, podcast kaydedildi ve elbette Clubhouse hakkında Clubhouse yayınları yapıldı… Ancak meselenin özüne tam olarak değinilemedi. Olaylar görece soğumuş, toz duman dinmişken konuyu daha sakin bir şekilde derlemeye çalışan bu yazıda temel vurgu şu: Clubhouse’a atfedilen imkân ve risklerin pek çoğu esasında bu mecraya özgü ve onu tanımlayan birincil karakteristik özellikler değil. Asıl odak buranın sesli, yani doğal bir iletişim aracı olduğu olmalı.

Android’e düşünce burası bozar’ iddiası

Clubhouse ile ilgili en çok odaklanılan konulardan biri, mecranın kapsayıcı değil dışlayıcı (exclusive) olması ve bu sebeple dijital eşitsizlikleri katmerlendirdiği oldu. Birçoklarının vurguladığı bu noktaya gazeteci ve akademisyen Can Ertuna da değinerek Clubhouse’ın sadece iOS ekosisteminde, yani iPhone ve iPad’lerde var olduğunu ve hatta eski iOS sürümlerinde bile çalışmadığını belirterek bunun ekonomik bir ayrımcılığa sebep olabileceğini ifade ediyor. Ertuna ayrıca sosyal ve dijital sermayenin de burada belirleyici olduğunun altını çiziyor: ”Dijital sermaye de burada etkili zira diğer sosyal mecralarda kazanılmış takipçiler ve kitle buraya taşınabiliyor. Ayrıca davetiye sistemi de sosyal sermayeyi bir mecburiyet olarak dayatıyor.”

Akademik dilde “dijital eşitsizlik” olarak ifade edilen bu durumun sahadaki tezahürü ise çok daha yavan elbette. Clubhouse’un Türkiye’deki ilk haftalarında orta karar ünlülerin üstten üstten konuştuğu bir sesli odada defalarca şu cümle tekrarlanmıştı: “Android’e düşünce burası bozar.” Görüldüğü üzere, Android’e ‘düşülüyor.’ Tüm bu indirgemeciliğe rağmen, Android akıllı telefonların ekseriyetle son sürüm iPhone’lardan çok daha ucuz olduğu ve bu bağlamda Android kullanıcılarının ciddi bir kısmının da iPhone kullanıcılarına nazaran daha düşük gelir grubundan geldiği de bir gerçek; ancak bunun sosyal sermaye veya entelektüel birikim bakımından ne anlama geldiği çok daha muğlak bir nokta.

Şunu vurgulamak gerekiyor ki, sadece iOS’ta çalışan bir uygulama geliştirmek Clubhouse’a mahsus bir pratik değil. iOS ekosisteminde kullanıcıların ortalama olarak daha yüksek gelir grubundan gelmesi nedeniyle uygulamalara ve uygulama içi satın almalara daha fazla para harcandığı biliniyor. Bu sebepten birçok uygulama geliştirici ilk sürümlerini sadece iOS platformuna özel olarak çıkarıp, Android’e sonra eğiliyorlar. BBC Türkçe’den gazeteci Mesut Ersöz’ün Twitter’da hatırlattığı üzere, “Instagram da 2012 yılına dek sadece iOS üzerinde çalışıyordu. O dönemde Android sürümünün yayımlanması, uygulamayı sevdiğini söyleyen çokça kişiyi kızdırmıştı. Instagram kullanmak dolaylı olarak statü sembolü idi.”

Yankı odası eleştirileri tartışılıyor

Benzer şekilde site veya uygulamanın ilk zamanlarında davetiye ile giriş yapabilmek de yeni bir taktik değil. En bilinen iki örnek Gmail ve Facebook. Buradaki mantık, uygulamada bir hesap sahibi olmanın prestijli bir şey olarak görülmesinin sağlanması, insanların bu davetiyelerden edinebilmek için birbiri ile yarışması… İlk günlerinde Clubhouse için de böyle bir durumdan bahsedebilsek de, Şubat 2021 sonu itibarıyla davetiyelerin bir nevi “ayağa düştüğü” söylenebilir (Arayıp bulamayan varsa bize yazması yeterli).

Hem iOS’la sınırlı kalma, hem de davetiye ile hesap sahibi olma hususlarının geçici olduğunun altı çizilmeli; zira bundan üç dört ay sonra Clubhouse’a girebiliyor olmanın Twitter’a girebiliyor olmaktan pek bir farkının kalmayacağı söylenebilir (Burada elbette Twitter’ın Türkiye’de yasaklanmadığını var sayıyoruz). Ertuna’nın dediği gibi ”Bu mecranın henüz emekleme aşamasında olduğu akılda tutulmalı.”

Bu yeni mecranın dışlayıcılıktan sonra en çok eleştirilen diğer bir yanı da yankı odası işlevi görmesi; yani insanların çoğu zaman kendilerine benzeyen insanlarla birlikte olması, farklı görüşlere maruz kalmaması durumu. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, yankı odası kavramının kendisi akademik literatürde ciddi şekilde tartışılıyor. En basitinden, sizler de sosyal mecralarda denk geldiğiniz görüş ve söylemleri taradığınızda, bunların pek çoğuna günlük hayatınızda, yüz yüze iletişimde denk gelemediğinizi fark edebilirsiniz. Eğer sosyal medyada insanlar çok kutuplaşmış, kendi içlerine çekilmiş gözüküyorlarsa bunun sebebi yankı odalarının insanları kendilerine benzer diğer insanlara mahkum etmesinden çok; toplumun ekonomik, kültürel ve politik nedenlerden zaten kutuplaşmış olması olabilir.

‘Siyasetçilere odalarda soru sorup haber atlatmak mümkün’

Clubhouse’ta farklı görüşlerde, farklı demografik kesimlerden insanlara ulaşabilme hususunda gazeteci Menekşe Tokyay şunları söylüyor:

Clubhouse’un tematik tartışma odalarında belli bir konu hakkında sokaktaki vatandaşın görüşlerine oldukça geniş bir yelpazeden ulaşma imkânı tanınması, gazeteciliğin bu topluma temas etme boyutunda zaman ve mekânsal bir tasarruf sağladı, röportaj yapacağı kitle adeta kendisine “sanal olarak ışınlandı”… halkın farklı görüşleri tek bir platform üzerinden gazetecinin önüne adeta “akıyor.” Aynı şekilde, söyleşi odalarında normal koşullar altında ulaşmanın bazen günler alacağı uzmanlar, siyasetçilerle de etkileşime geçerek, çok kısa bir süre içerisinde soru sorup “haber atlatmak” mümkün hâle geliyor.

Can Ertuna da benzer bir şekilde Clubhouse’a dair “Twitter’a ya da diğer yazılı mecralara göre farklı seslerin birbirlerini duymaya ve dinlemeye yatkın olduğu bir mecra görünümünde” olduğu yorumunu yapıyor.

‘Hedef kitleye direkt ve organik olarak ulaşma imkânı’

Benzer konulara ilgi duyan insanların bir araya gelmesi ve o konuda konuşması, kategorik olarak kötü bir şey olmak zorunda da değil. Daktilo1984 genel yayın yönetmeni ve iktisatçı Enes Özkan’ın Clubhouse’u kullanma pratiği buna iyi bir örnek olabilir. Özkan haftada iki yayın yapıyor; biri Bitcoin üzerine. Kendi ifadesine göre kripto para özelinde hem konuya ilgi duyanlar, hem de konunun uzmanları bu toplantılarda bir araya geliyor ve verimli paylaşımlar gerçekleşebiliyor.

Özkan’ın ifadesi ile: ”Bitcoin odaklı açtığımız ilk yayında bir anda BTC Turk’ün yöneticileri ve kripto para ekosisteminin bilinen çoğu ismi yayına katıldı. 550 dinleyici oldu. Clubhouse, belli alanlarda hedef kitleye direkt ve organik olarak ulaşma imkânı veriyor’.” Özkan, mecrada henüz linç, hakaret gibi diğer mecralarda yaygın olan pratiklerin pek yaygın olmamasını da Clubhouse’un artıları arasında sayıyor.

Elbette yankı odası denen şeyin tamamen bir efsaneden ibaret olduğunu iddia etmek de biraz abartılı bir pozisyon olacaktır. Zira, özellikle girişimcilik ekosisteminden kullanıcıların ciddi bir kısmının (diğer pek çok mecrayı olduğu gibi) Clubhouse’u gene kendilerine benzeyen diğer kullanıcılarla temasa geçmek, “networking” yapmak için kullandıkları daha ilk bakışta görülebiliyor. Burada kullanıcıya bir görev düştüğü söylenebilir. Tokyay’ın da belirttiği gibi özellikle gazetecilerin Clubhouse’u kullanırken çeşitliliğe ve kapsayıcılığa aktif bir şekilde emek harcamaları oldukça önemli:

…objektif bir gazetecinin Clubhouse’u etkin bir şekilde kullanmasındaki kilit tercih ise, kendi yankı odasına hapsolup hapsolmayacağı. Zira bazı söyleşi odaları oldukça geniş bir yelpazeden katılımcılar barındırırken, bazı odalarda ise aşağı yukarı aynı siyasi eğilimdeki insanlar tartışmalarını saatlerce aynı yankı odasına hapsolarak sürdürüyorlar. Dolayısıyla, gazeteci müdahil olduğu tartışma odalarının içeriğinin, kendi objektivitesine zarar vermemesine dikkat etmeli.

Clubhouse’un kilometre taşı yapma potansiyeline sahip asıl vasfı, ses

“Nasıl Reisçi oldum?”, “Benim annem de başörtülüydü,” “Kavak Yelleri konuşuyoruz,” “Aşılar hakkında her şey” ve “Boğaziçi direniyor” gibi odaların bir arada bulunduğu bir mecrada kategorik bir yekparelikten söz etmek mümkün değil. Bir çeşitliliğin olduğu muhakkak. Buradaki kritik noktanın algoritmanın sizi yönlendirdiği odaların ötesinde, aktif bir şekilde farklı odaları aramak olduğu söylenebilir.

İçerik uçucu olduğu için asılsız haberin ve manipülasyonun, dezenformasyonun kolayca yayılması ve üstelik doğrulama platformları veya meselenin doğrusunu anlatabilecekler tarafından bu yayılımın tespit edilememesi de dile getirilen sıkıntılardan diğeri. Ancak enformasyonel alanda kirliliğin neredeyse tüm dijital platformlar için bir sorun olduğu düşünüldüğünde burada dramatik bir farklılıktan bahsetmek güç. Hatta, uçuculuk nedeniyle asılsız bilginin odadan dışarı çıkmasının da güç olacağı iddia edilebilir.

Uçuculuğun gazetecilik pratikleri için kayıt alamama, delil olarak söylenen sözleri arşivleyememe gibi bir kısıt yarattığı da gazeteciler arasında yaygın bir görüş. Ancak gene hatırlatmak gerekiyor ki, uçuculuk da Clubhouse’un belirleyici özelliklerinden biri değil zira bu özellik kolaylıkla mecraya eklenebilir ve muhtemelen yakın gelecekte odalar kurulurken kayıt alınabilen ve alınamayanlar şeklinde ayrılabilecek.

Tüm bu problem, eksik ve risklerin ötesinde Clubhouse ile ilgili olarak asıl odaklanılması gereken husus ise yeterince konuşulmadı. Clubhouse’a dair öne sürülen argümanların çoğu diğer sosyal mecralar için de söylendi, söyleniyor, söylenecek. Bu sebepten, “Davetiyeyle girilen sosyal medya,” “Androidçileri dışlayan mecra” gibi indirgemeci söylemlerdense meselenin aslına odaklanmak, ve Clubhouse’u sosyal medyanın evriminde bir kilometre taşı yapma potansiyeline sahip asıl vasfına odaklanmak gerekiyor: Ses!

İletişim devrimi: Metinden videoya ve oradan da sese

Bu noktada Clubhouse’un henüz yaşam döngüsünün çok başlarında olduğu akılda tutulmalı. Zira bugün üzerine konuştuğumuz dışlayıcılık, uçuculuk gibi belirgin özellikler orta ve hatta kısa vadede eklenecek yeni özelliklerle geçersiz hâle gelebilir. Tüm bunların ötesinde geriye kalacak şey ise ses olacaktır. Nihayetinde, Clubhouse’un belirleyici özelliğinin sesli bir iletişim aracı olması, bu anlamda da sosyal medyanın evriminde sesli içeriğin merkeze oturmasının kilometre taşı olduğunu söylenebilir.

Gazeteci ve iletişim araştırmacısı Emre Kızılkaya da Clubhouse’un bu vasfına atıfta bulunarak mecrayı “Walter Ong’un detaylı bir şekilde açıkladığı sözlü kültürün dijitaldeki yeni yansıması” şeklinde tanımlıyor.

Sesin, metin ve videoya göre bariz farkları mevcut. Her ne kadar bizde “zarfa değil mazrufa bak” gibi lafların da gösterdiği üzere formatın teferruat, içeriğin ise asıl belirleyici olduğu gibi genel bir kanı olsa da, son 20 yılda medya ekosistemindeki gelişmeler durumun pek de öyle basit olmadığını gösteriyor. Formattan ayrı bir içerikten bahsetmenin teknik olarak pek de mümkün olmamasının ötesinde, format denen şeyin önemi sadece günlük içerik tüketimimize bakarak bile anlaşılabilir.

En basit örnek ile, sevgilinize yüz yüze evlenme teklif etmek ile Whatsapp’tan mesaj atarak evlenme teklif etmeniz arasında nüansın çok ötesinde bir fark olduğunu herkes görebilir. Daha makul bir örnek vermek gerekirse, aynı evde yaşayan anneanne, anne ve liseli gencin haber tüketimleri arasındaki farka bakılabilir. Her sabah haberleri basılı gazeteden alan ‘”boomer,” akşam haberlerini izleyen X kuşağı ve gün içinde Twitter’dan gündemi takip eden Z kuşağının haber tüketim pratiklerinin basit format farklılıklarından çok daha öte bir ayrışma olduğu aşikâr. Benzer şekilde, internet üzerinden iletişimimizin metinden videolu sohbetlere, oradan da sese evrilmesi bir teferruat değil, somut ve dramatik bir iletişim dönüşümü ve hatta devrimi olarak görülebilir.

Sözel kültüre dönüş: Podcast, sesli kitap, sesli arayüzleri ve Clubhouse

Metin ile videonun format bakımından içkin farklılıkları Marshall McLuhan ve Neil Postman’dan bu yana detaylıca incelenmiş olsa da yazılı ve sözlü kültür üzerine özellikle Walter Ong’un büyük katkılarda bulunduğu geniş literatür görece çok daha az biliniyor. Ong, sesin doğallığına karşın metnin sonradan üretilmişliğinin altını iyi çizer. Benzer şekilde McLuhan da yazılı iletişimin tarihsel bir anomali veya istisna hâli olduğunu belirtir ve teknolojik gelişmelerle tekrar sözel kültüre dönülebileceğinin altını çizer. Son yıllarda yükselen podcast, sesli kitap, sesli arayüzleri bu şekilde okumak da mümkün.

Bu dönüşümün son halkası olan Clubhouse’u, bu anlamda insanların İnternet üzerinden iletişirken metnin yapaylığı, ciddiyeti, ağırlığındansa; sesin doğallığına, rahatlığına ve akıcılığına açılan bir kapı olarak görmek mümkün. Gerçekten de akşam saatlerinde Whatsapp’tan gelen bir mesaja, özellikle de çok yakınınız olmayan birinden gelmiş ise, cevap vermenin bazen ne kadar eziyet olduğunu çoğumuz tecrübe etmişizdir. Zoom ve benzeri video konferans araçlarında ise metnin soğukluğu ve katılığı yoktur ancak nasıl göründüğünüz önemli olduğundan bir nevi ek mesaiye dönüşebilir. Clubhouse ise sese dayanması nedeniyle hem metne nazaran çok daha doğal bir iletişim imkânı sunuyor, hem de görsellikten azade olduğundan mahremiyet ve büyük bir rahatlık sağlıyor.

Son olarak şunu hatırlatmak gerekiyor: Medyanın, teknolojinin bizlere, genel olarak topluma ne yaptığına, ne yapacağına çok kafa yoruyoruz ancak bireyi ve toplumu merkeze alan başka bir yaklaşım da mümkün. Emre Kızılkaya’nın hatırlattığı üzere, mecraların insanlara etkisi üzerine çok konuşuyoruz ama kullanımlar ve doyumlar teorisinde vurgulandığı üzere bizim mecralarla ne yaptığımıza da bir o kadar önem vermek gerekiyor. Bu bağlamda, Clubhouse’un ne olduğu, ne olacağı biraz da bizlere bağlı. Gelecek kendi kendine var olan bir şey olmaktan ziyade, insanlar tarafından inşa edilen bir şey. Dışlayıcılık, yankı odası, asılsız haberlerin yayılması ve benzeri tartışmalar önem arz etmekle birlikte bunların Clubhouse (daha doğrusu sesli sosyal medya) özelinde tâli meseleler olduğu anlaşılmalı. Tüm bunların ötesinde bu yeni mecrayı tanımlayacak esas belirleyici özellik, doğal bir iletişim formu olan sesin merkezde oluşu. Bunu akılda tutarak Clubhouse’un ne olmasını istediğimize karar vermemiz ve bu yönde gerekli adımları şimdiden atmamız gerekiyor.

Orhan Şener

TGS Akademi Direktörü Orhan Şener, aynı zamanda Akademi bünyesinde gazeteciliğin dijital dönüşümü, online haber formatları, yeni nesil gelir modelleri gibi konularda eğitimler veriyor ve Journo.com.tr'ye benzer konularda katkıda bulunuyor.

Lisans eğitiminde işletme ve iktisat okuyan Şener, City University London’da Enformasyon, Toplum ve İletişim alanında yüksek lisans yaptı, şimdilerde Galatasaray Üniversitesi'nde 'Enformasyona Erişim ve Filtreleme Pratikleri: Türkiyeli Gazeteciler Üzerine Çalışma' başlıklı doktora tezini yazıyor ve Bahçeşehir Üniversitesi'nde ve çeşitli eğitim programlarında dersler veriyor.

Journo E-Bülten