Söyleşi

“Basın dünyası ihanetlerin çok olduğu bir televizyon dizisi gibidir. Ama bazen ihanete uğramak insana iyi gelir”

Türkiye’nin doktoralı ilk kitle iletişimcisi olan, ABD’nin en iyi gazetecilik okullarından birindeki ömür boyu garantili profesörlük işini bırakıp Nokta dergisini yönetmek üzere 1980’lerin başında ülkesine dönen Haluk Şahin ile geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini alan anı kitabını konuştuk. 1957-1985 dönemini kapsayan ‘Babıali’ye Son Tren’i anlatırken “Basın dünyası ihanetlerin çok olduğu bir televizyon dizisi gibidir” diyen Haluk Şahin’in yanıtladığı sorulardan bazıları şunlar:

Özal iktidarında “aileden gazete sahibi” yayıncıların yerine holding sahibi patronların gelmesi haberciliği nasıl etkiledi? Ercan Arıklı ile kurdukları Nokta dergisi neden önce başarılı oldu, sonra kimliğini kaybetti? Hıncal Uluç’un abartılı eleştirileri nedeniyle kâbusu hâline gelen yazı işleri toplantılarından korkmayıp ders almayı nasıl öğrendi?

Kendisini niye “bir patronun başarılı olmasın diye gizlice dolaplar çevirdiği ilk yayın yönetmeni” olarak görüyor? Aziz Nesin’in yazdığı ‘Aydınlar Dilekçesi’ni, içeriğine katılmasına rağmen neden imzalamadı? Koç grubu bir grev haberi nedeniyle dergiye tüm reklamları kesince patronunun baskısına rağmen hangi muhabiri işten atmayı reddetti?

Basının ayak oyunları, deyim yerindeyse entrikası bol opera sahnelerini anımsatır. Medyada başarı sadece habercilik kıstaslarına bağlı değildir. Genelin aksine farklı duruş sergileyenler meslek hayatında çoğu zaman büyük açmazlarla karşılaşır. Yarım yüzyılını mesleğe adayan Haluk Şahin de bu isimlerden biri.

Şahin, basın tarihine damga vuran Nokta ve Tempo dergilerinin yayın yönetmenliğini yaptı. Kendisini diğer meslektaşlarından farklı kılan özelliklerden biri, kitle iletişim dalında ABD’de doktora yapıp uluslararası dergilerde bilimsel araştırmalar yayımladıktan sonra ulusal bir yayının başına geçmesiydi.

Şahin’in meslekî anılarını aktardığı “Babıali’ye Son Tren” adlı kitaptaki en ilginç bölümlerden biri, 1970’lerin sonunda temelleri atılan Nokta dergisi dönemi. Basının kimi ünlü isimlerine hitaben cesurca kaleme aldığı eleştirileri de dikkat çeken Haluk Şahin ile yeni kitabını konuştuk.

Kitabınızda “1980’li yıllarda bir haber dergisine ihtiyaç vardı” diyorsunuz. Yola çıkış noktanızsa “demokrasi.” O yılların zorlu atmosferine, işkencelerine, darbeye ve kıskaç altındaki Türkiye’sine baktığımızda yayın hayatına başlayacak böyle bir derginin gerçekten yol alabileceğine inanıyor muydunuz?
Ercan [Arıklı] ile bir haftalık dergi çıkarma fikri 1976’ya, Politika’da olduğumuz döneme gider. Time ve Newsweek türünden bir haftalık haber dergisi düşünüyorduk. Yıllar boyunca, ben ABD’ye döndükten sonra da bu konuda yazışmaya devam ettik. Ercan’ın sık sık fikir değiştirmesine rağmen sonunda Nokta’yı klasik formatta bir haftalık haber dergisi olarak çıkarttık. Sonra bunun çok kuru olduğunu düşünüp Akdenizli öğeler ekledik. Gündelik yaşam, aşk, müzik gibi…

Ercan tiraj konusunda acele ediyor, dergiyi ileride çıkartacağı günlük gazetenin trampleni olarak görüyordu.  Ben ise Nokta’nın ağır başlı ve saygın bir dergi olarak kurumlaşmasını istiyordum. Der Spiegel gibi… Bu temel çelişkiyi aşamadık. Tabii patron kazandı. Ben “son trenle” Babıali’nin yolunu tuttum. Dergi ise çıkmaz yola girdi, Ercan’ın istediği gibi sansasyona saplanarak çok tiraj aldı ama asıl hedefini kaybetti.

“Demokrasi mücadelesinin hayatın göbeğinde yapıldığını ilk biz ilan ettik”

Gene de ben Nokta’nın ilk beş yılını başarılı sayarım. Bunun nedeni tiraj rekorları kırması değildir.  Tan gazetesi de (ki Ercan beğenirdi) tiraj rekorları kırıyordu. Nokta’nın, Özallı 1980’lerin nabzını iyi tuttuğunu, ülkenin bir Akdenizlileşme sürecine girdiğini sezdiğini söyleyebilirim. Demokrasi mücadelesinin Ankara’da parti kulislerinde değil, hayatın göbeğinde yapıldığını ilk biz ilan ettik. Gündem merkezi ve ana haber kaynağı Ankara siyaseti olmayan ilk haftalık haber dergisiydik. Yazgülü Aldoğan’ın yerine yazı işleri müdürlüğüne “foto roman yönetmeni” Arda Uskan’ı getirdiğimde rahmetli Arda “Ama abi, ben bakanların, milletvekillerinin adlarını bile bilmem” demişti. “Böylesi daha iyi” demiştim. Nitekim, Nokta’nın en “parlak” günleri onun döneminde yaşandı.

Güçlü, duruşu olan, idealist ve demokratik bir dergiye ‘Nokta’ ismi verildi?
Nokta adı benden önce Ercan Arıklı tarafından konmuştu. Sanırım Fransızlar’ın “Le Point” haber dergisinden esinlenmişti. Bense “Gözlem” gibi isimler düşünmekteydim. Derken, ben göreve gelmeden, Ercan’ın pek beğendiği “The People” dergisinin adı eklendi. “Nokta,” “Nokta İnsanlar” oldu. Türkiye’ye geldiğimde ‘insanlar’ı attık, “Nokta” kaldı. Ben, o dönemde genel yayın yönetmeni olduğum Nokta’da “İki Nokta Üstüste” isimli köşede yazılar yazıyor, kardeşim komedyen Nokta’nın evinde kalıyordum. Noktalı bir dönemdi yani!

Derginin kadrosuna baktığımızda sonraki yıllarda Türk basınını şekillendiren, önemli pozisyonlara gelen isimleri görüyoruz. Hatta sendikalaşma sürecine de Doğan Medyası ile birlikte bu isimler son veriyor. Bu doğrultuda neler söylemek istersiniz?
Nokta’nın çok güçlü bir kadrosu oluştu. Bunların bir kısmı üniversiteden atılıp Ankara’dan gelenlerdi, bir kısmı ise diğer dergilerden Nokta’ya aktarılanlar… Amerika’dan geldiğim ve her zaman solda olmama rağmen sol hiziplerden birine dâhil olmadığım için bana şüpheyle baktılar. Örneğin derginin yazı işleri müdür yardımcılarından Tuğrul Eryılmaz anılarında “Haluk Şahin’i sevmemeye karar vermiştik, neden öyle yaptık unuttum” demişti.

Bu açıdan Moskovacısı, Maocusu, anarşisti tüm sol fraksiyonerler benim üzerimden bir muhalefet cephesi kurmuşlar, dergiyi bizzat yönetmeye heveslenen Ercan da bunlarla birlikte hareket etmiş. Türk basın tarihinde, bir patronun başarılı olmasın diye gizlice dolaplar çevirdiği ilk yayın yönetmeni herhalde benim. Aylarca işlerin niçin hep ters gittiğini merak ettim, bir türlü çözemedim, derken iki yıl önce Tuğrul itiraf etti ve “Seni sabote ettik, çok utanıyorum” dedi. Kitapta ayrıntılarıyla anlatıyorum.

Ercan Arıklı’nın “playboy taktiği”

Nokta dergisinin haber toplantılarıyla ilgili vurgularınız oldukça enteresan. Mesela “tuzak” sorulardan ve haberlerden bahsediyorsunuz. Derginin yola çıkış ideolojisiyle farklılık göstereceğini süreç içinde hangi noktada algıladınız? Ercan Arıklı’yla yol ayrımına geldiğiniz oldu mu?
Haber toplantılarında, yeni çıkmış olan dergiyi savunmak görevi genel yönetmen olarak elbette bana düşerdi. Ama “benim” ekibin kendi hazırladıkları dergiyi, özellikle abartmayı seven Hıncal Uluç’un ağır eleştirilerine karşı savunmakta niçin o kadar pasif kaldığını anlayamazdım. Aklımdan kötü bir şey de geçmezdi. Meğer işin içinde iş varmış. Tuğrul Eryılmaz T24’te itiraf etti: “Canan Barlas ve Hıfzı Topuz’dan sonra Haluk Şahin’i de” tasfiye etmeyi kafaya koymuşlar!.. İşi gücü hınzırlık olan Tuğrul’la uzun yıllar Radikal’de birlikte çalıştık. Onun “en iyi solcu benim” tavırlarıyla hep gırgır geçmişimdir. Espri yeteneği hafifletici sebebidir…

İşin tuhaf tarafı, Ercan aynı zamanda benim arkadaşımdı, bana “Haluk dergiyi ben yönetmek istiyorum, istersen sen başka bir dergiye geç!” diyebilirdi. Nokta tutup saygın bir yayın hâline gelince gazete projesi konusunda da hevesi artmış, artık her şeyi en iyi kendisinin yapabileceğine inanmış. Ben ise sürekli ihtiyat tavsiye ediyorum. Bakmış, asıl niyetini anlamıyorum, beni yıpratarak işi bıraktırmaya karar vermiş. Anılarımda anlattığım gibi, bir “playboy” taktiği…  Ben o dönemde günlük gazete projesine hep karşı çıktım. Çünkü Ercan’la birlikte sonu hüsranla biten Politika deneyimimiz vardı…  Ama hayır!  Ercan ille Erol Simavi gibi bir büyük gazete patronu olmak istiyordu. Hem de en kısa yoldan… Ne yazık ki ben haklı çıktım. Birkaç yıl sonra Söz gazetesi fiyaskosu Babıali’nin prensi Ercan efsanesinin sonu oldu. “Bu işi bilmiyor” dediler.

Koç Grubu grev haberi nedeniyle reklamı kesti

O dönemde genç bir muhabir olarak Nokta’da çalışan Nurcan Akad’ın Arçelik işçilerinin greviyle ilgili bir haber yaptığını, bu yüzden Koç Grubu’nun tüm reklamları kestiğini anlatıyorsunuz. Görüyoruz ki o yıllarda da sermaye “liberal” bile olsa basın üzerinde üstün bir güce sahip. Bu bağlamda neler söylemek istersiniz?
Koç Grubu reklam geliri açısından [Nokta’nın da bağlı olduğu Ercan Arıklı’nın yayın grubuna ait] Gelişim dergileri ve ansiklopedileri için çok önemliydi. Yine de tek bir haber yüzünden tüm grubun ilanlarını kesmelerini hoyratça bulmuştum. Büyük reklamverenler zaman zaman bu türden havalara girerler, ibreti alem olsun diye sert tavır koyarlar. Malî yapısı zayıf olan yayın kuruluşları şantaja açıktır. Demek ki Gelişim de o sırada öyleydi.

Bu yüzden Ercan diyet olarak Nurcan’ı işten atmamı benden istedi. Reddettim, “kusuru yok” dedim. Daha sonraki yıllarda Nurcan’ı dergi genel yayın yönetmeni yaptığında “Az kaldı seni işten çıkarıyordum!” diyormuş!.. Nurcan sağlam karakterli ve kuram okumuş biri olduğu için iyi bir gazeteci oldu, temel gazetecilik ilkelerinden taviz vermedi, zaten o haberde de bir kusuru yoktu. Bir kadının, erkek-egemen Babıali’de genç yaşında bir gazetenin genel yayın müdürlüğüne yükselmesi önemli bir başarıdır. Benzeri de pek yok zaten. İnternet bu cinsiyet hegemonyasını kırmışa benziyor. [İnternet haber sitelerinde] kadın yönetici çok

Özal iktidarı basını dönüştürüyor

90’lı yıllara geldiğimizde “amiral gemilerinde” kalan bir avuç solcu gazetecinin de tasfiye edildiğini görüyoruz… Turgut Özal sistemi Türk basınına nasıl yansıyor? Ve neden bizde basın Batı medyasındaki değerleri benimseyemiyor? Tamam oralarda da tam anlamıyla bağımsız bir basın yok fakat Türkiye’deki gibi iktidarların peşinde şekillenen bir güruh da yok…
Türkiye’de 1 Mayıs 1948’de Hürriyet gazetesinin çıkışına kadar gazeteler ülkeyi yönetmeye talip elitlerin fikir gazetesi olmaktan öteye gitmiyordu. Bol yazı ve yorum, sınırlı sayıda haber… Magazin ve spor yok gibi… Hürriyet’in ardından kitle gazeteleri tuttu. Yeni Sabah, Milliyet gibileri geldi. Bir reklam potansiyeli oluştu.

1980’lerde Turgut Özal’ın neoliberal açılımlarıyla büyüyen pazarda kıyasıya bir rekabet dönemi başladı. Lotaryalar, sansasyonalizm, asparagas, çıplak kadın fotoğrafı ve cinsellik, tiraj için kullanılan araçlardan bazılarıydı. Ve tabii artık televizyon faktörü vardı… Hem rakip hem de konu kaynağı olarak çok etkili oldu.  Dönemin dışa açılan ekonomisine ve Avrupa Birliği ufkuna göre moda olan “yükselen değerlerin” sözcüleri türedi. Yeni tip gazeteciler öne fırladı, yönetime geldi.

Ben bu değişimi beş-altı yıl önce yayımlanan “Babıali’de Cinayet” adlı romanımda anlatmıştım. 1990’lara özel televizyonlar ve karma medya mülkiyeti sistemi damgasını vurdu. Artık aileden gazete sahibi patronların yerinde holding sahibi medya patronları vardı. Onlar için bazen haber yapmak değil, haber yapmamak daha kârlı oluyordu. Buna rağmen özellikle televizyonda etkin habercilik yapılabildi. Çünkü hâlâ bağımsız medya kuruluşları ayaktaydı. Bu süreçleri “Babıali’nin Yükselişi ve Çöküşü” konulu ikinci ciltte anlatacağım.

Hyperbole Hıncal Uluç…

Dergiden ayrılma sürecinizi kitabınızda aktarıyorsunuz. Okurlarımız için soralım: Sizi düş kırıklığına uğratan neydi?
Geriye dönüp baktığımda görüyorum ki Gelişim’den ayrılmanın tam zamanıymış. Babıali’ye giden son trene atlamışım.  Anılar kitabının adı da oradan geliyor. Eski Babıali bitmek üzereydi. Hürriyet Grubu’na gelmiştim. Ercan’ın beni yıldırma sürecini bilmediğimden ve böyle bir şey aklımın köşesinden bile geçmediğinden kendimi ihanete uğramış hissetmedim.

Düşünün, dünyanın en önemli kentlerinden birinde dünyanın en iyi gazetecilik okullarından birindeki ‘tenure’lü, yani ömür boyu garantili profesörlük işimi bırakıp iki çocuğumla buraya gelmişim. Ve beni kaydırmışlar. “İhanet” gibi sözcükler kullanabilirim. Basın dünyası ihanetlerin çok olduğu bir televizyon dizisi gibidir. Ama bazen ihanete uğramak insana iyi gelir. Gözünüz ve önünüz açılır. Karşınıza daha iyi insanlar, daha güzel sevgililer çıkıverir.  Benimkisi öyle oldu. Hürriyet, köşe yazarlığı ödülleri, Arena, reyting rekorları, şöhret… Ama itiraf edeyim: Nokta ukde olarak içimde kalmıştır.

Kitabınızda Hıncal Uluç’tan “hyperbole” olarak bahsediyorsunuz? Bunu biraz açabilir misiniz? O yıllarda yol arkadaşlarınıza eleştirilerinizi gündeme getiriyor muydunuz? Ya da getirebiliyor muydunuz?
Hıncal için kullandığım sözcük “hyperbole,” yani “abartmacı.” Bir yazıyı eleştirirken “Bu yazı olmamış” demezsiniz, “Son 50 yıldır bu kadar berbat yazı okumadım!” dersiniz. Hıncal, Ercan’ın da bulunduğu salı toplantılarında hep bu türden hiperbolleri bol bol kullanırdı. Zaten gazetecilikte genel tutumu da öyleydi. Hıncal Ankara’dan arkadaşımdı, ona “Uçtun gene!” gibi şeyler söylerdim.

“İçimdeki iletişim profesörü hep halk adına direndi”

Kitabınızda “halk istiyor” diyerek yapılan “sansasyonel” ve “çığırtkan” habercilik stilinden bahsediyorsunuz. Aldığınız eğitimin üstüne medyada bu sürecin bir parçası olmak sizi yordu mu?
Hiçbir zaman sürecin bir parçası olmadım. Onunla sürüklenmedim. Hep onu daha iyi kanallara yönlendirmeye çalıştım. Belki doktoralı olmamın bir faydası bu oldu. Ercan’la aramızdaki gerginliklerden biri de buydu. İçimdeki iletişim profesörü hep halk adına ucuzluğa, yalana, bayağılaşmaya karşı direndi. İyi eğitim almış ve özellikle iletişim okumuş profesyonellerin görevi patronlara nasıl daha iyi hile yapılacağını öğretmek değildir; hilesiz de yol alınabileceğini savunmak, direnmektir. Arena’dayken bizi Uzanlar’a karşı cepheye sürmek isteyen Aydın Doğan’a karşı nasıl direndiğimizin hikâyesi de yeni kitapta olacak! Bazen patronların malını patronlara karşı savunmak en başta gelen yöneticilik becerisi oluyor.

Yine kitabınızda demokrasiye giden yolun bubi tuzaklarıyla dolu olduğunu söylüyorsunuz. Kapatılan gazetelerden, hapse atılan gazetecilerden bahsediyorsunuz. Geldiğimiz noktada bu süreç tüm hızıyla devam ediyor. Bu doğrultuda neler söylemek istersiniz?
Demokrasi olmayan yönetimlerde basın özgürlüğü yoktur, olduğu iddia edilen ülkelerde ise daima tehlikededir. Gazetecinin başta gelen görevi basın özgürlüğünü ne pahasına olursa olsun savunmaktır.  Yoksa işini yapamaz, bir araca dönüşür.

Başta Türkiye, bizim coğrafyamız basın özgürlüğü geleneklerinin zayıf olduğu bir bölgedir. Biz 150 yıldır bunun mücadelesini veriyoruz, bazı ülkeler 500 yıldır. Mücadeleye devamdan başka çare yok. Birkaç hapishane dolduracak gazetecimiz her zaman oldu, gene olacaktır. Kara mizahvâri bir teselli…

Aziz Nesin’in dilekçesini neden imzalamadı?

Kitabınızda dikkat çekici bölümlerden biri Aziz Nesin’in getirdiği “Aydınlar Dilekçesi…” Benzer dilekçeler hâlâ imzalanıyor… Kitapta anlatıyorsunuz fakat yine de özetlemenizi isteriz: O dilekçeye neden imza atmadınız?
Aziz Bey, yalnızca parlak ve üretken bir yazar değil, aynı zamanda kamusal aydın niteliklerine sahip bir kişiydi. 12 Eylül faşist rejimine karşı ülkenin nefes borularını açmaya çalışıyordu. Bu amaçla “Aydınlar Dilekçesi” diye bir demokrasiye davet metni hazırlamıştı. Benim de bu bildiriye imza atmamı istemek üzere zahmet edip Levent’e Nokta’ya kadar gelmişti.

Metin benim onaylayacağım temel demokratik isteklerden oluşuyordu. Ben gazetecilik mesleğinin bağımsız rolüne özel bir önem veren romantik gazeteciyim ya, bildiri imzacısı olmak istemedim. Çünkü bu aynı zamanda bir haberdi.  İmzalarsam onu özerk bir biçimde haberleştiremezdim. Oysa imzalamazsam onu kapaktan işleyebilir ve belki de demokrasiye daha büyük bir katkıda bulunabilirdim. Nitekim öyle yaptık. Bence doğrusunu yapmış olduk. O ne düşündü bilemem.

Türkiye’nin gündeminde sürekli anayasa değişimleri var. Yakın dönemde “yetmez ama evetçi aydınlar” haber merkezlerimizin aslî konuları hâline gelmişlerdi. Kitabınızda sizin de bahsettiğiniz 1961 Anayasası hakkında o yıllarda nasıl hissediyordunuz? Gerçekten Türkiye’nin dönüşüm yaşayacağına inandınız mı?
Ben kendimi 1961 Anayasa’sının çocuğu sayarım. Onun getirdiği özgürlük ortamından çok yararlandım. Türk siyaseti için bir sıçrama noktasıdır. 1960’lı yıllar Türk basını için de bir ferahlama dönemi olmuştur. Ama ne yazık ki esnaf siyasetçi kesimi daha en baştan onu baltalama yolunu seçmiş, özerk kurumları yıkmış, yasaklar koymuştur… On yıllardır Anayasacılık oynuyoruz.  Bunlara, şimdi yeni ve “özgürlükçü” anayasa yapmak istediğini söyleyenlerin ataları da dâhildir.

“Geçmiş hiçbir zaman tam olarak bitmiş değildir”

Anı kitabınıza neden bu ismi seçtiniz? Bundan sonra iki kitap daha gelecek ve bir üçleme olacak. Bize kısaca bahsedebilir misiniz?
Tam 60 yıldır basın-yayın dünyasının içinde, yanında, civarında olmuşum. Tek bir kitaba sığmayacak kadar çok anlatacağım var. Üstelik ülkenin ilk doktoralı kitle iletişimcisiyim. İletişim alanında büyük değişimler olmuş. Kitle iletişimin yerini sosyal medya almış. Dijital bir dünyaya geçilmiş. Babıali batmış. 1990’ları ilk dönüşüm noktası olarak alırsak, 1985’te Hürriyet’e geçtiğimde asıl “Babıali’ye son treni” yakalamış oldum. Sonra onun doruğa çıkıp yıkılışını içinden yaşadım. İkinci kitap onu anlatır, 2010 yılında Radikal’den atılışıma kadar gider. Dijital medya üzerinde çok düşündüm ve orada da ayakta kalmaya çalıştım. “Babıali’den Sonra Hayat Var Mı” adlı üçüncü kitap da bunu anlatacak.

Son yıllarda pek çok ünlü gazeteci anılarını kaleme alıyor. Siz ağırlıklı olarak daha eleştirel ve mümkün olduğunca otosansürsüz bir üslup izliyorsunuz? Kuşkusuz bu kitap nedeniyle sizi de eleştirenler olacaktır. Neler söylemek istersiniz?
Gazeteciler meslekleri gereği, tarihe malzeme olacak şeylere tanık olur, büyük olaylar izlerler. Sonradan onları anlatmak bir çeşit meslek görevidir. Bir yükümlülüktür. Ben bunları okurlar kadar kitaplık rafları için yazıyorum. Orada bulunsun, yarın öbür gün araştırma yapacaklar öğrensinler.

Ayrıca şunu keşfettim ki insan kendi geçmişine bir başkasının hayatıymışçasına baktığında yaşarken anlayamadığı bazı şeyleri de anlamaya başlıyor… Geçmiş hiçbir zaman tam olarak bitmiş değildir. Geçmişin olguları sürekli kıpırdaşıyor, tarih gergefinde bulunacağı yeri arıyor.

Haluk Şahin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1972 yılında ABD’de Indiana Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansı yaptı. 1974 yılında aynı üniversiteden kitle iletişimi dalında doktora derecesi aldı. ABD’deki üniversitelerde dersler verdi. Kitle iletişimi konusunda yaptığı araştırmalar iletişim alanında dünyanın önde gelen akademik dergilerinde ve kitaplarda yayımlandı. Birçok uluslararası konferansa katılarak bildiriler sundu. Medya sektöründe çeşitli görevlerde bulundu. Nokta ve Tempo dergilerinin genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Hürriyet, Güneş, Cumhuriyet, Hürgün gibi yayın organlarında danışmanlık ve köşe yazarlığı yaptı. Kanal D Haber’in koordinatörlüğü görevinde bulundu. Arena gibi birçok televizyon programının yapımına imzasını attı. 1998 yılından bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Televizyon Gazeteciliği Program Koordinatörlüğü görevini sürdürüyor.

İLGİLİ: BASIN TARİHİ

Bir zamanlar gazetecilik: Tam 40 yıl önce Milliyet’te çekilen görüntüler

Tatilde izleyebileceğiniz 5 gazetecilik dizisi: Succession, After Life ve diğerleri

Vercihan Ziflioğlu

Uzun yıllar ulusal ve uluslararası medyada görev yaptı. Başta İsveç olmak üzere çeşitli ülkelerden gazetecilik ödülleriyle onurlandırıldı. Röportajlarıyla, Çağdaş Gazeteciler Derneği tarafından çeşitli yıllarda verilen iki ödülün sahibi oldu. Farklı disiplinlerde ve dillerde 10 kitap kaleme aldı. Eserlerinin birkaçı yabancı dillere tercüme edildi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi.

Journo E-Bülten