Kitap

Napoli Romanları: Bir kadın destanı

Napoli Romanları her şeyden önce meçhul yazarı nedeniyle tüm dünyada büyük merak uyandırdı.

Dört romandan oluşan bu seriyi Elena Ferrante adlı bir kadın yazmış gibi görünüyor ama öyle biri gerçek hayatta yok.

Uzun zamandır herkes canını dişine takmış, bu esrarengiz yazarı bulmak için dedektif gibi uğraşıyordu. Sonunda bulmuşlar sanırım. Napolili yazar Domenico Starnone’nin karısı yazar ve çevirmen Anita Raja üstünde toplanıyormuş tüm şüpheler.

Ama bu yazının konusu bu değil.

Ben romanların kendisinden bahsetmek istiyorum. Onlar olağanüstü. Hatta olağanüstüden bile öte. Yazarı bir gün “Evet, bunları ben yazdım!” diye ortaya çıkarsa çok seviniriz elbette ama bu durum, şu an kitapların kendisiyle coşmamızı engellemiyor.

Napoli Romanları 4 kitaptan oluşuyor: Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Yeni Soyadının Hikayesi, Terk Edenler ve Kalanlar, Kayıp Kızın Hikayesi. Tümü Everest Yayınları’ndan çıktı.

Kapak fotoğrafları ve romanların adları sizi aldatmasın. Bu romanlar bildiğiniz kadın hikayelerinden değil.

İki kadının, 60 yıla yayılan fazla inişli çıkışlı dostluklarının, Napoli’deki yoksul bir mahallenin, o mahallenin unutulmaz karakterlerinin kanlı / karanlık / tehlikeli / şaşırtıcı öyküleri bunlar.

İki kadın: Lila ve Lenu. İlki kunduracının kızı, diğeri ise odacının kızı.

Lenu anlatıcı olan. Napoli’nin bir yoksul mahallesinden çıkıp, çalışkanlığı sayesinde iyi bir eğitim alan, sonra da yazar olan ılımlı / vasat/  konformist karakter.

Lila, fazla zeki/ fazla karanlık / fazla cüretkar olan karakter. Yanıp yanıp küllerinden yeniden doğan… Hiçbir şeye ve hiç kimseye eyvallahı olmayan.

Napoli Romanları, bu ikisini 1960’larda geçen gençlik yıllarından (hatta daha öncesinden, 50’lerdeki çocukluklarından) alıp, günümüze, onların altmışlı yaşlarına kadar getiriyor. Okuru da nefes nefese peşinden sürükleyerek!

Knausgaard’ın Kavgam serisi gibi, Napoli Romanları da ‘bir yazarın güncesi’ formunda yazılmış.

Kavgam serisi beni çok etkilemişti ama Napoli Romanları iki misli etkiledi. Çünkü burada anlatıcı bir kadın. Ve anlattıkları beni –doğal olarak- bir erkeğin anlattıklarından çok daha fazla ilgilendiriyor.

Lenu, sayfalar boyunca bir yandan kendisini ve kendi yazarlık macerasını anlatırken, merkezde hep Lila oluyor. Çünkü  Lila, Lenu’nun varoluşunun nedeni. Lila daha zeki, daha akıllı, daha güzel, daha kötü yürekli olan.

Lenu akıl ya da güzellikte Lila’yı aşamayacağı için, daha iyi yürekli olmayı seçiyor. Çok daha çalışkan olmayı seçiyor. Yıkmayı değil, yapmayı seçiyor. 

Lenu istikrarı temsil ederken, Lila hayatın ta kendisi gibi: Belirsiz, uçurumlu, çılgınca, korkunç ve çok güzel.

Lenu habire ders çalışıp kendisine güzel bir gelecek kurmaya çabalarken, Lila çılgın gibi yaşıyor. Mahallede ne kadar erkek varsa kendine aşık eden, bir zenginle evlenip sınıf atlıyan, derken aşk uğruna her şeyi terk eden, bir fabrika işçisi olan hep Lila… Yazar olmayı bile ilk isteyen, ilk deneyen Lila.

Ama roman ilerledikçe okurun kafası karışıyor. Asıl düzenbaz olan, kötü olan Lenu mu yoksa? Biz belki de her şeyi sadece onun anlattığı şekliyle görüp yanılıyoruz. Kurgularıyla bizi ters köşeye yatırıyor belki de.

Yok, sonra fikir değiştiriyoruz. Lenu’nun dürüstlüğünden emin oluyoruz. Sürekli kendisiyle hesaplaşarak dünyayı anlamaya ve bizlere de anlatmaya çalışan biri.

Belki tek zaafı, dünyayı hep Lila üzerinden anlatmaya çalışması.

Sanki bize demek istiyor ki, hayat çok adaletsiz! O kadar çok kitap okuyan, o rezil mahalleden kurtulup iyi bir eğitim gören, kendini aşan, kitaplar yazan, Lenu… Ama nedense dünyayı daha iyi anlayan, her şeyin en doğrusunu bilen, o mahalleden hiç çıkmamış olan ilkokul mezunu Lila!

Belki de o yüzden hep Lila’ya çekiliyor Lenu. Lila’nın sırrını çözmek istiyor. O doğuştan gelen pırıltısından vazgeçemiyor.

Belki de o yüzden, onca başarının ardından, doğduğu şehre geri dönüyor…

Merkezinde aile kurumunun, arkadaşlığın, tutkunun, sevginin, sadakatin, deliliğin olduğu bu dört roman, İtalya’nın yıllar içinde dönüşümünü de gayet güzel veriyor.

Küçük bir mahalle üstünden, unutulmaz tiplerle başarıyor bunu. Mafya bozması Solara’lar, demiryolcu-şair Sarratore, canavar Don Achille, deli dul kadın Melina, Lenu’nun aksak annesi, marangoz Peluso, sessiz Enzo, Lila’nın hırsı boyundan büyük abisi Rino… Saymakla bitmez.

Ferrante’nin anlatısı, kurgunun çok ötesinde. Mahalleden naklen yayın yapıyor sanki.

Ama temelde Napoli Romanları, bir kadınlık destanı.

Yazar bu kitaplarda kadınlığın her türlü halini adeta ameliyat masasına yatırıyor. Kesiyor biçiyor, kanatıyor, en kanlı haliyle okura sunuyor.

Kadınların erkekleri nasıl sevdiğini, erkeklerin kadınları nasıl sevemediğini, aşkın yırtıcılığını, kadını anne/hizmetçi rolü dışında görmeyi reddeden küt erkek alemini, aile kurumunun vahşiliğini, şiddet yüklü insan ilişkilerini, onca hırtlık altındaki büyük erkek çaresizliklerini bu kadar güzel anlatabilen başka bir yazar var mıdır günümüzde, bilmiyorum.

Eleştirmenlerden biri Ferrante’yi (gerçek adı her neyse artık!) öfkeli bir Jane Austen olarak tanımlamış.

Napoli Romanları, biz Türk kadınlarını başka bir yönden de çok ilgilendiriyor. Daha doğrusu, ilgilendirmeli!

Bu romanları okuduğumda, bu toprakların bahtsız dişilerinden biri olarak, geçen onca yılda aslında nasıl da “yaşayamadığımızı” sadece yaşarmış gibi yaptığımızı çok daha iyi gördüm ben. 

Çünkü bu 4 romanlık “Kadın destanı”, katı dinci ve evlilik kurumunun “bozulamaz” bir şey olarak görüldüğü İtalya gibi bir ülkede bile (son 50 yılından bahsediyorum, bugünden değil), kadınların her şeye rağmen nasıl da çatır çatır yaşadıklarını, erkeklere kök söktürdüklerini, öfkeden kaynaklanıyor olsa bile bünyelerinde müthiş bir canlılık barındırdıklarını gayet güzel anlatıyor.

Bizde ise kadınlar hiçbir zaman böyle yaşayamadı. En laik, en aydınlık görünen zamanlarımızda bile, kadınlar hep erkeklerin çizdiği sınırların içinde, erkeklerin belirlediği kalıplarda tıkılı kaldılar.

Belki de bugün bir kadın cehennemine dönüşmemizin ipuçları o günlerde saklıdır.

Dişiliğin, gerçek kadınlığın, kadına has başına buyrukluğun, kadın özgürlüğünün hep engellendiği bir ülke oluşumuzda!

Dediğim gibi, Napoli Dörtlüsü gerçek bir okuma şöleni. Okuyun ve bir süreliğine dünyanın manyak gidişatını düşünmekten kurtulun.


Napoli Romanları’ndan birkaç alıntı:

“Lila ben ilkokul bire giderken hayatımda belirdi ve çok kötü yürekli bir kız olduğundan beni hemen etkiledi. O sınıfta hepimiz biraz kötüydük ama Lila daima kötüydü.”

“Çocukluğumu özlemiyorum. Şiddet doluydu. Hem evde hem dışarıda her türlü musibet gelirdi başımıza. Ama gene de payımıza düşen hayatın “özellikle” kötü olduğunu düşünmüyordum. Hayat böyleydi, o kadar: Başkaları bize hayatı zindan etmeden, biz onlara hayatı zindan etmeliydik.”

“Hiçbir davranış, söz ve iç çekiş yoktur ki, bütün insanoğlunun işlemiş ve işlemekte olduğu tüm suçları içermesin.”

“Mahallede erkekler sürekli öfkelenirlerdi ama sonunda sakinleşirlerdi. Ancak görünürde sessiz olan, herkesle iyi geçinen kadınlar öfkelendiklerinde dur durak bilmeden kızgınlıklarını son raddesine vardırırlardı.”

“Hegel’in Suratına Tükürelim adlı metni okudum önce. Yazarı Carla Lonzi idi. Şöyle diyordu: ‘Üniversite kadınları özgürleştirmez, onların baskılanmasını mükemmelleştirir. Bilgeliğe karşıyız. Erkekler uzay çalışmalarını sürdürürken, bu gezegende kadınlar için hayat henüz başlamış bile değil. Kadın beklenmedik öznedir…’ Bir kadının böyle düşünebilmesi nasıl mümkün olabilir diye geçirdim içimden. Karşıt düşünmek buymuş demek!”

“Lila dedi ki: Yasalar, sen ağzını açıp yasa dediğinde dikkat kesilen insanlarla muhatap olduğunda işe yarar. Eğer insanlar yasalardan korkmuyorlarsa, onları senin korkutman gerekir.”

“Napoli! İtalya’nın ve tüm dünyanın en iyisi ve en kötüsü.”


Hayalimizdeki Ferrante’nin ölümü: ‘Gerçeği’ öğrenmek hangimizi özgürleştirdi?


0000000714856-1Napoli Romanları / Künye

Yazar: Elena Ferrante
Çevirmen: Eren Yücesan Cendey
Yayınevi : Everest Yayınları , Roman Dizisi
Sayfa Sayısı: 1849
Baskı Yılı: 2016
ISBN: 9786051850269

Neslihan Acu

Neslihan Acu

İstanbul'da doğdu, 1995'ten bu yana İzmir'de yaşıyor. Boğaziçi Üni. Mühendislik Fak. mezunu. Gazeteciliğe İzmir Life dergisinde röportajlar yaparak başladı. Medyatava'da üç yıl medya yazıları, Yeni Asır'da dört yıl köşe yazıları yazdı. Yayımlanmış yedi romanı var: Meltem K'yı Kim Öldürdü, Kadından Donkişot Olmaz, Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk, Kuzgunun Şarkısı, Artık Ayrılsak Diyorum, İyi Tanrının Çocukları, Z Yalnızlığı.