Söyleşi

Serdar Akinan ile ‘hayatının haberi’ni konuştuk: ‘Türkiye’de 32. Gün gazeteciliği bugün de mümkün’

Deneyimli gazeteci Serdar Akinan, bu ay piyasaya çıkan “Hayatımın Haberi” adlı yeni kitabını Journo’ya anlattı.

O dönem başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005’teki bir basın toplantısı sonrasında Akinan’ın boynunu sıkması, kitabın en çok konuşulan bölümü olmuştu. Ancak kitapta, “gazetecilik yapmak isteyen gençlerin okuması gerek” dedirten daha birçok bölüm var.

Bu hafta 8. ölüm yıldönümü olan Mehmet Ali Birand’ı özlemle anan Akinan’a göre Türkiye’de “32. Gün gazeteciliği” bugün de mümkün. Sorun, yapılan gazeteciliğin nerede yayımlanacağı ve devamında neler olacağı…

Kitap, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın boynunuzu sıkmasıyla başlıyor, akabinde gazeteciliğe nasıl başladığınızla devam ediyor. Kitap okuyucu için iki kere başlıyor gibi. Neden?
Bunun özel bir sebebi yok. Kitap yayımlandıktan sonra “Acaba yanlış mı yaptım” diye beni de düşündürdü. Çünkü 30 yıla yayılan bu serüvende şahit olduğum onca olayın arasında bu sadece ufak bir detay aslında. Kitabın bütününe baktığınızda da böyle görülüyor. Ancak benden daha usta yazar gazeteci arkadaşlarımla konuşurken, kitabın akışıyla ilgili birçok fikir verdiler. Özellikle bir arkadaşım bu konuda fikir verdi. Buradaki çok çarpıcı bir hikâye ile başlayıp bütün yaşananlardan sonra “2020’ye geldiğimizde nasıl bir Türkiye medyası var” sorusunu yanıtlamak üzere, en başa dönmen için, o kritik an ile giriş yapıp ilk gazetecilik yıllarına oradan dönmemi tavsiye etti. “Nereden nereye geldik” diye bir kurgu yapma tavsiyesi bana makul geldi. Ben de o şekilde bir giriş yaptım.

Kitabın en çok konuşulan bölümü

O basın toplantısında ben ısrarla soru sormak istedim ancak bana söz verilmedi. Erdoğan, toplantı sonrası kapıya yöneldi. Ben de diğer gazetecilerle ayağa kalktım ve kapıya yöneldim. O ise salonun çıkış kapısının ağzında durmuş birileriyle konuşuyordu… Tam onun önünden geçerken bana doğru hamle yaptı ve sol yanıma doğru yaklaştı. ‘Serdar nasılsın?’ dedi. Ben şaşkınlıkla, ‘İyiyim efendim. Sağ olun’ dedim. Öyle ya, Amerika’dan beri hemen hiç konuşmamıştık. Az önce soru yöneltmeme izin vermemiş ve toplantı boyunca da kızgın bakışlarla beni kesmiş, ben ise buna bir anlam verememiştim. Sağ kolunu boynuma doladı ve salonun dışına doğru bir adım attı. Ben de onunla ilerlemeye başladım. Uzaktan bize bakan o an için Erdoğan’ın eğilip kulağıma bir şey söylüyor olduğunu düşünebilirdi…

Sol yanına döndü ve Beşir Atalay’a bakarak “Beşir Hocam bak bu Serdar Akinan. SKY’ın başındaki…” dedi. Beşir Atalay da onun sol yanına geldi ve ağır adımlarla ilerlemeye başladık. Korumalar bir çember yapmıştı etrafımızda. Bir anda koluyla boynumu çok sert bir şekilde sıkmaya başladı. Çok canım yandı o anda ancak sesimi çıkaramadım. “Lan oğlum neden benim aileme küfrettiriyorsun?” dedi. Aşırı öfkeliydi. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, benim ailesine üstelik ekrandan küfrettirdiğimi söylüyor ve oracıkta boğacakmış gibi boynumu sıkıyordu… O geziden sonra bir gün Nuray Mert ile dertleşiyorduk. Nuray o zamanlar Yeni Şafak gazetesi çevresine yakındı. Skytürk gerçekten de rahatsızlık yaratıyordu… Nuray bir akşam, “Serdar, ben Mustafa Karaalioğlu ile konuştum. Sen Akif Beki ile buluş. Bunlar senin kötü niyetli olduğunu düşünüyor olabilir. Kendi ağzınla anlat” dedi.

Birkaç gün sonra Yeni Şafak Gazetesi Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu ve Başbakan’ın sözcüsü Akif Beki [iki isim de bugünlerde Karar gazetesinde yazarlık yapıyor] ile Cihangir’de Cuppa adlı kafede buluştuk. Bir düşmanlığım olmadığını söyledim. Amacımın sadece gazetecilik yapmak olduğunu belirttim. Akif Beki, “Serdar, beyefendi yaptığın agresif yayıncılıktan çok rahatsız. Bu muhaliflik değil” dedi. O gece sohbet ilerlerken medyanın rolünden yakındılar ve Mustafa Karaalioğlu Akif Beki’ye dönerek, “Ben geçen gün Sayın Başbakan’a da söyledim. Medyanın hâli ordudan daha önemli… Asıl medya ile uğraşmak gerek. Orduyu bir şekilde kontrol edersin, anlaşırsın. Ama medya öyle değil” dedi.

Öncelikle kitapta öne çıkmasını istediğim olay bu değildi. Çok büyüdü, büyütüldü. Söz konusu hadiseden daha önemlisi aslında, o dönem Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni olan Mustafa Karaalioğlu’nun, Başbakan’ın sözcüsüne o konuşma esnasında söyledikleriydi. Bu sözler çok daha kritik ve önemliydi. Ben geçen gün Sayın Başbakan’a da söyledim. Medyanın hâli ordudan daha önemli… Asıl medya ile uğraşmak gerek. Orduyu bir şekilde kontrol edersin, anlaşırsın. Ama medya öyle değil’’ diyor. Medya sahipliğinin hâlledilmesi önemliydi. Kaldı ki bugün Türkiye’de medyanın %95’ine hâkimler. Bence asıl önemli olan o konuşmaydı. Ve bugün o noktaya geldiler.

Sıkılan sizin boynunuz mu, yoksa medyanın boynu muydu?
Söylediğin doğru bir metafor. O olayın sembolik bir anlamı var, ama daha çok işaret fişeği idi. Sonrasında nihayetinde cephe aldı. Az önce de söylediğim gibi medyanın büyük çoğunluğunu ele geçirdiler. [Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu] TMSF aracılığıyla Uzan Grubu’na el koyulması, Aydın Doğan’ın Türkiye tarihinin en büyük vergi cezalarıyla karşı karşıya kalması ve ardından korkutularak Doğan Grubu’nun Demirören’e satılması…

Baskı arttı ama yayın çizgimi bozmadım

Davet edildiğiniz başbakanlık programında soru izni verilmemesi, ardından yaşanan boyun sıkma olayı sizce spontane gelişen bir gözdağı mıydı?
Basın toplantısında bir gazeteci olarak size soru hakkı verilmeyebilir. Siyasetçi ya da iş insanı, onun takdiridir. Sonrasında onun birikmiş bir şeyi vardı. Çünkü biz o dönem çok sert muhalefet ediyorduk. O, aslında hazır görmüşken uyarısını yapmak istedi bence.

Boyun sıkma olayının akabinde kişisel olarak ve temsil ettiğiniz kurum açısından neler gerçekleşti? Gelen bu “uyarı” sonrası yayın politikanızda değişim oldu mu?
O dönem evet, aşırı muhalif yayınlar yapıyorduk. Nihat Genç ile “Ne Var Ne Yok” programını yapıyordum. Ve Nihat Genç çok ağır eleştiriyordu. Yalçın Küçük’ün “Kalemler ve Kılıçlar” programı vardı. Ama olayın akabinde, ben beş yıl daha Skytürk Genel Yayın Yönetmenliği yaptım. Ama giderek artan bir şekilde baskı geldi. Neticesinde, Çukurova Grubu da çok zorda olan bir gruptu. Banka krizleri yaşıyordu. TMSF birçok varlığına el koymuştu. Dolayısıyla, o tazyiki önce Çukurova Grubu ve daha sonrasında ben hissettim. Ve nihayetinde, işten çıkartıldım. Beklenen bir süreçti aslında. Ama ben yayın çizgimi bozmadım. O muhalif tavır son güne kadar devam etti. Ben ayrıldıktan kısa bir sonra da TMSF, Çukurova şirketlerine el koydu.

Eğer bunu yapmıyorsanız, yaptığınız şey basın bültenidir

Bugün olsa yine aynı yayın politikasına devam eder miydiniz?
Kesinlikle. Benim işim bu. Gazetecilik! Tersini düşünmek anlamsız olur. Gazetecilik dediğiniz şey eleştirel olmaktır. Dünyada da böyledir. Sistemi denetleyen iki şey vardır; yargı ve medya! Medyanın sermaye yapısı tabii ki çok önemli. Madenleri, bankaları olduğunda, ticaret yaptığında, iktidar sizi o yönlerinizden sıkıştırarak gazetecileriniz üzerinizde baskı kurmayı başarabilir. Ama ne olursa olsun, gazetecilerin görevi o yayını yapmak, o soruyu sormak, o konuyu araştırmak, yolsuzlukların üzerine gitmektir. Dolayısıyla, eğer bunu yapmıyorsanız, yaptığınız şey bir basın bülteninden ibarettir. “Bu açılışı yaptı, şunu yaptı, bunu yaptı” diye geçer. Bu da gazetecilik değildir zaten. Halkla ilişkiler faaliyetidir.

Kitabın yayımlanmasının ardından, boyun sıkma olayının manşetlere taşınmasını nasıl karşılıyorsunuz?
İşin magazinsel tarafını öne çıkarmaları gayet doğal. Ancak, bugüne kadar kitabı okuyan arkadaşlarım, çevrem ve eş-dost hepsi aynı şeyi söylüyor: ‘‘Kitabın bütünlüğüne baktığında, hakikaten bu ülkede gazetecilik yapmak isteyen gençlerin okuması gereken bir kitap’’ diyorlar. Bir yandan, bir gazetecinin 30 yıllık hayatında savaşlar, işgaller, cinayetler… O kadar çok şey var ki, bunların konuşuluyor olması daha kıymetli olurdu diye düşünüyorum. Ama sorun değil, sonuçta kitap bunun için var. Eğer hakkettiği yerde ise 10 yıl sonra da birileri okuyacak ve “iyi bir kitaptı” diyecekler diye düşünüyorum.

O meslek heyecanını şu anda göremiyorum

Polis muhabiri olarak gazeteciliğe başlama hikâyeniz bence ibretlik. O dönemde meslekte bu tarz başlangıçlar yaygın mıydı? Günümüzde, sizdeki heyecanı yeni başlayanlarda görüyor musunuz?
O dönem (1987) mesleğe başlamanın temel şeylerinden biri polis-gece muhabirliğinden başlamaktı. O tarihlerde, beraber mesleğe başladığım arkadaşlarımın büyük bir kısmı çok önemli pozisyonlara geldiler. Hâlâ o pozisyonlarda olanlar da var. O dönem çok farklıydı. Polis muhabirliği, ilişkiler, o heyecan… Onu ben şu anda göremiyor ve öyle bir yapı olduğunu düşünmüyorum.

Polis adliye muhabirliğinde o dönemden bugüne yaşanan en önemli değişim sizce nerede?
Şartlar çok değişti. Medyanın sahipliği değişti. Bugün Türk medyasında kaç kişi o dönemlerdeki gibi gerçekten haber yapabilir? Yapsa da nerede yayımlayabilir? Bir veya iki televizyon ve internet sitesi dışında…

Gazetecilik memuriyete döndü gibi geldi bana

Eskiden büyük bir rekabet vardı. Haber yetiştirme, haber atlatma, manşet bulma, araştırma gibi… Eskiden bir fotoğraf atlatmak için yarışırdık. Şimdi çok sıradanlaştı diye düşünüyorum. Ajans haberciliğine döndüler. Yakın geçmişte şöyle bir şeye tanık oldum: Dolmabahçe Sarayı’nın yakınında bir çay ocağında oturuyoruz. Hepsinin altında araba olan televizyonların gece muhabirleri otururken bir olay patlıyor ve bir araba ile kamera gidiyor. Ben de sordum, “Niye sadece bir kişi gidiyor” diye. Herkes gitmesin diye her gün bir kişi gidiyor, sonra onun aldığı görüntüyü aralarında dağıtıyorlarmış. Kalıverdim! Yani memuriyete döndü gibi geldi bana.

Star TV ile beraber basından televizyonculuğa geçiş döneminizi biraz anlatır mısınız?
İlk özel televizyondu. 1992 yılında. O dönem televizyonculuk okulu falan yoktu tabii. Sadece dönemin iyi gazetecileri, muhabirleri, iyi paralarla Star Haber Merkezi’nde çalışmaya başladılar. Ve hızla öğrenmeye başladılar. Daha sonra kurulan kanallarda da aynısı oldu. Show TV, ATV… Hep basın sektöründen isimler geldi ve haber merkezlerinde televizyonculuğu öğrendiler. Tabii çok profesyonelleştiler.

Basından televizyona geçen ilk kuşaktık

Benim hikâyemde Star TV ile başlayan süreçte, 32. Gün bambaşka bir okuldu. Habertürk’ün kurulması, Skytürk’e danışmanlık yapmam, yurtdışında kanallara danışmanlık yapmama kadar gitti. Ve sadece haber merkezi değil, bir haber kanalı nasıl kurulur? Teknik, idari, editöryel aşamaları nasıl orkestra edilir? CNN’nin kuruluşunda Amerikalılar öğretti bana bu işi. Bunları da öğrendim ve çalıştım. Ama biz ilk kuşaktık televizyona geçen gazeteciler olarak.

Kitapta “en güzel yıllarım” dediğiniz, 32. Gün için neler söylersiniz?
32. Gün ciddi bir markaydı ve benim için çok büyük bir okuldu. Orada çalışıyor olmak bir ayrıcalıktı. Öyle de algılanıyordu ve doğrusu da oydu zaten. Sadece haberciliği değil belgeselciliği de öğrendim.

Herkes bir yana, Mehmet Ali Birand çok farklıydı! Birand kadar insanın önünü açan, onun kadar tutkulu, çalışkan, eğlenceli bir gazeteci tanımadım hayatımda. Rahmetlinin çok özel bir yeri var bende.

Gazeteciliğin neden en güzel yılları? Çünkü her hafta bir ülkeye gidiyordum. Kameramanlık yapıyordum Birand’a. 32. Gün çok kaliteli bir ekipten de oluşuyordu. Çiğdem Anad, Deniz Arman, Mithat Bereket… O dönem Cüneyt Özdemir görsel yönetmen olarak harikalar yaratıyordu. Hiç abartmıyorum!

Serdar Akinan’dan genç gazetecilere: “Türkiye’de bu siyasi iktidar değişirse ve medya yapılanması dönüşürse, bu hayatta yapılabilecek en güzel iş gazetecilik… Dolayısıyla dört başı mamur kişinin kendi hayatını anlamlandırabileceği çok yüce bir meslek. İnsanı özgürleştiren de bir meslek. En önemlisi; yabancı dil öğrenmeleri, deli gibi okumaları, merak etmeleri ve soru sormaları gerekiyor.”

Birand’ın başını belaya sokuyorduk ama o direniyordu

İşin ciddiyeti, güzelliği bir yana, çok eğleniyorduk. Koskoca insanlar su savaşı bile yapıyorduk. Ama en önemlisi başımızda Birand gibi bir adam. “Siz yapın, gerekirse ben göğüs gererim çocuklar” diyordu bize. Olmadık şeylerle başını belaya sokuyorduk ama direniyordu. Yeri gelmişken, dün de ölüm yıldönümüydü, onu da yâd edelim. (Yazarın notu: Serdar Akinan ile bu söyleşiyi 18 Ocak 2021’de yaptık.)

Serdar Akinan’ın da dâhil olduğu 32. Gün ekibi, Mehmet Ali Birand ile

Bütün ekip beraberken Birand bir konuşma yaptı ve şunları söyledi: ‘‘Hep bana soruyorlar, ‘Can Dündar bunu, Bülent Çaplı şunu yaptı, Serdar Akinan onu yaptı, ee sen ne yaptın?’ diye… Ben de ‘Onları buldum’ diyorum.’’

Türkiye’de 32. Gün gazeteciliği bugün ne kadar mümkün? Değilse neden?
Tabii ki mümkün! Herkes istediği zaman çalışarak o seviyeye çıkabilir. Mesele onu yapmak değil, onu yayımlamak. Televizyonda yapsan RTÜK var. Gazeteye yapsan, yayımlayacak gazete yok. Hadi bir yerde yaptın diyelim. Ele geçirilmiş bir yargı sistemi var. Ve 32. Gün’ün yaptığı tarzdaki dosyaları yapmaya kalktığın anda ya yayımlayacak yer bulamazsın, yayımlanırsa da cezaevine girersin.

Kitapta sizin adınıza kırılma ânı hangi bölüm? Neden?
Akşam gazetesinden ayrıldıktan sonra mesleğe ara vermek zorunda kaldım. Bir dönem ticarete atıldım. Meslek dışı işler yaptım ve başarısız oldum. O süreç bir kırılma ânıydı. Bir de iyi tarafından bakarsam da bence 32. Gün’e girmiş olmam olumlu anlamda bir kırılma anıydı. Kariyerime çok büyük etkisinin olduğunu düşünüyorum.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – GAZETECİLİK KİTAPLARA MI GÖÇÜYOR?

Burak Ütücü

Serbest gazeteci. 2015 yılında Hürriyet gazetesinde stajyer olarak çalıştı. Anadolu Üniversitesi muhabirliğinin ardından Londra’da bir prodüksiyon şirketinde stajyer editör olarak görev yaptı. Anadolu Üniversitesi Basın Yayın son sınıf öğrencisi.

Journo E-Bülten