Haber

Abdi İpekçi: Bayrağa sarılı tabutunun ardında tüm Türkiye’yi yürüten gazeteci

Türkiye gazetecilik tarihinde bir ekol olan Abdi İpekçi, 41 yıl önce bugün Maçka’dan Şişli’ye uzanan Emlak Caddesi’nde otomobiline açılan ateşle katledilmişti. İpekçi’nin cebindeki kaleme saplanarak kalbine giren kurşun, 1979 yılının siyasi ortamında yeni bir perde aralayacak, dönemin kimi tanıklarının ifadesiyle 12 Eylül’e giden yol biraz daha açılacaktı. Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanlığı da yapan, ülkedeki gazetecilik mirasının temel taşlarından Abdi İpekçi’yi, dönemin Milliyet’ini, Türkiye’nin o dönemki havasını ve 1 Şubat 1979 akşamını, İpekçi’yi yakından tanıyan Ali Karacan, Emre Kongar ve Doğan Hızlan’a sorduk.

Abdi İpekçi, 25 yaşında başına geçtiği Milliyet’in genel yayın yönetmenliğini 25 yıl sürdürmüş, genç yaşında basın tarihimizin önde gelen gazetecilerinden biri olmuştu.

Gazeteciliğin evrensel ilkelerinin Türkiye’de de uygulanmasını sağlamak için gösterdiği çabalar, onu uluslararası medya camiasının da tanınmış gazetecilerinden biri hâline getirdi.

İlk söz, Milliyet’in o dönemki sahibi Ercüment Karacan’ın oğlu Ali Karacan’da.

‘Sakin, tatlı bir mizaç’

İpekçi’nin Galatasaray Lisesi’ndeki velisi olduğunu söyleyen Karacan, ilişkilerini şöyle anlatıyor: “Doğduğum günden beri Abdi Ağabey evdeydi. Ben onun arabalarına meraklıydım. Galatasaray Lisesi mezunu olduğu için müdürler onun jenerasyonuydu. Şikâyet edildiğimde Abdi Ağabey gelirdi okula. Benimle de konuşurdu ‘Evladım yapma’ diye. Sakin, tatlı bir mizaç. Nasıl anlatılır… Çok iyi bir insandı.”

Gazetecilik öğrenmek için lisedeyken Milliyet’e sıklıkla gittiğini ve İpekçi’nin gazetede asık suratla kahve içerkenki hâlini anımsadığını anlatan Karacan, şahit olduğu Milliyet günlerini şöyle hatırlıyor:

“Yazı işlerindeki Turhan Aytul’la ‘love and hate’ denilen hem sevgi hem nefret ilişkisi vardı. Ondan vazgeçemiyordu. Turhan Aytul’la Hasan Pulur’u dengelerdi. Sağlam bir kadroydu. Spor servisi başlı başına bir efsaneydi. Abdi Ağabey ile Namık Sevik hep tartışırdı. ‘Arka sayfadan başlanan gazete’ derlerdi. O zaman Milliyet’in üç tane minibüsü vardı. Gündüz Kılıç, Şükrü Gülesin, Cihat Arman… Hep birlikte İnönü Stadı’na maça giderdik. Abdi Ağabey çok stresli izlerdi Galatasaray maçlarını. Yanındakinin kolunu sıkardı gol olmadığında. Gol atınca kendisine has gülüşünü yapardı. Nefes alır gibi ama inler ortalık. Her şeyiyle hissediyordu Galatasaray’ı.”

‘Abdi’den ilk öğrendiğim tarafsız olmaktı, doğruluktu’

Halit Kıvanç, 2015 yılında gazeteci Burcu Karakaş‘a verdiği söyleşide, spor servisindeki bir anısını şöyle anlatıyor: “Milliyet’te spor sayfası yapılacağı zaman asansöre binmeden hemen üç kat yukarı çıkıyor. Fenerbahçe Galatasaray’ı 2-0 yenmiş. ‘Küçük veriyorsunuz’ diyor Galatasaraylı Abdi. ‘Adamın hakkı bu, 5-0 yenmemiş’ diyoruz. Galatasaray, Fener’i 4-0 yeniyor. Bu sefer, ‘Çok methetmişsiniz, olmaz. Tarafsız olalım’ diyor. Kendisi nasıl hasta, koyu Galatasaraylı… Benden dört-beş yaş küçük Abdi’den ilk öğrendiğim, tarafsız olmaktı. Doğruluktu, dürüstlüktü.”

İpekçi’yi heyecanlandıran bir şey daha vardı: Dans etmek. Karacan, İpekçi’nin sıklıkla Harbiye’deki Tiffany Club’a gittiğini anlatıyor: “Orada hep dans ederdi ikiye kadar. Ben de çıkmaya başlamıştım. Karşılaşırdık. Haftada üç-dört gece çıkardı. Çok sosyaldi. Ama sabah 9.30 gibi gazeteye gider, kocaman bir bardakta kahvesi gelirdi. Onu içip çalışmaya başlardı. 20’ye kadar kalır, ilk gazeteyi alır, öyle çıkardı.”

‘Abdi İpekçi Türk basınının okuludur’

Yazar Doğan Hızlan da İpekçi’nin gazeteciliği denince ilk olarak aklına tarafsızlığın geldiğini söylüyor. Hızlan şöyle devam ediyor:

“Haftalık söyleşileri her zaman Türkiye’de bir gerçeği ifade etmiştir. Her gerçek herkese göre değişir. Abdi İpekçi bunu biliyordu. Her şeyin ortasında bir tarafsız yanı bulması çok değerliydi. Bu tarafsızlığı şimdi kimsede bulamıyoruz. Arada olan, herkese mesafeli bir Abdi İpekçi figürüne Türkiye’nin her zaman ihtiyacı var. Yetiştirdiği insanları düşünerek Abdi İpekçi’nin basın tarihinde ne denli önemli olduğunu görürsünüz. Bugün olsaydı tüm siyasi kutuplaşmaların ortasında bir hakem gibi dururdu. Ama hakem gibi davranmazdı. Kararı okura bırakırdı.”

Uzun yıllar birlikte çalıştığı Hasan Pulur ise İpekçi’nin gazeteciliğini Burcu Karakaş’a şöyle tarif etmişti: “Her meslekte bir okul vardır, kişilerin adıyla anılır. Abdi İpekçi de bana göre Türk basınının okuludur. Tarzıyla, tavrıyla bir okuldur. Çoğumuz o okuldan yetiştik. Ondan çok şey öğrendik. Hiçbir şeyden memnun olmaz, her zaman ‘Daha iyisi, daha iyisi,’ der; ‘Başka’, ‘başka’ diye sorardı. İpekçi, bence Türk basınının en önemli gazetecisiydi.”

Siyasilerle sadece söyleşi yapar, başka hiçbir şey talep etmezdi

“Milliyet’i Milliyet yapan Abdi İpekçi’dir” diyen Emre Kongar’a göre İpekçi, Türkiye’de sosyalizmle sosyal demokrasi arasındaki köprüyü kuran bir gazeteciydi.

İpekçi’nin ölümünün ardından Milliyet’te düzenlenen törende de konuştuğunu hatırlatan Kongar, “Abdi İpekçi alın teriyle Milliyet’in başına geçti. Ve Milliyet’i bugün hâlen yiye yiye bitiremedikleri bir marka yaptı” diyor.

İpekçi’nin gazeteciliğinin son yıllarında, Kıbrıs Harekâtı’nın getirdiği rüzgârla yükselen Bülent Ecevit’in politikalarına destek verdiğine dair bir kanı mevcut.

Ali Karacan, bu inanışın detayını şöyle anlatıyor: “Abdi Ağabey Ecevit’e inandı, orada babamla ters düştü. Babamın prensibine aykırıdır. Ankara’ya bile gitmezdi. Bir kere hep beraber matbaa açılışına gittik. Dedem (Ali Naci Karacan) politikacılarla iç içeydi. Babam iki şeyden uzak dururdu. Birincisi, iskambil kâğıdı bulunmazdı evde. Dedem hayli kumar oynamış ve kaybetmiş. İkincisi de dedemin aksine siyasilerden uzak durmak. Abdi İpekçi siyasilerle sadece söyleşi yapardı. Kendisi ve gazetesi adına hiçbir şey talep etmezdi. Zaten saygınlığı da oradan geliyor.”

Abdi İpekçi (sağda) Ankara’daki Milliyet matbaasını açarken, Ali Karacan (ortada) orada basılan ilk gazetelerden birini okuyor.

Milliyet’e ve Abdi İpekçi’ye veda: ‘Que sera sera’

Çanakkale Şehitler Abidesi’nin Milliyet’in düzenlediği kampanyayla bitirildiğini hatırlatan Karacan, “Babam ve Abdi Ağabey’in birlikte yaptıkları tek şey, Çanakkale’deki abideyi tamamlamak oldu. Bunu pek kimse hatırlamaz. Devlet başlamış ve ama para bitince yarım kalmış. Kampanya başlatıyorlar, Milliyet de yüklü bir para veriyor. Abidenin altında yazar” diyor.

Tam 41 yıl önce, 1 Şubat 1979 akşamı, İpekçi Ailesi Milliyet’in sahibi Ercüment Karacan’ın evine yemeğe davetliydi.

Ercüment Karacan’ın oğlu Ali Karacan, 1 Şubat akşamından kısa bir süre önce, korumayla dolaşmasını istediği İpekçi’den şu yanıtı aldı: “Que sera sera (Her şey olacağına varır) Alicim… Beni kim öldürecek?..”

İpekçi’nin haklı olduğunu söyleyen Karacan, “Tehdit bile almıyordu. Düşmanı yoktu. Kimseyle bir kavgası yoktu. Gazetede de her görüşten insan yazıyordu” diyor.

‘Yarın Hürriyet’in başlığı siyah olacak’

Karacan, 1 Şubat gecesini ise şöyle anlatıyor: “Babam seyahatten dönmüştü. Evdeydik. Yemeğe davetlilerdi. Telefon geldi, vurulduğunu söylediler. Babamla Şişli Etfal’e gittik. Orada öldüğünü öğrendik. Gazeteye gittik. Herkes toplandı babamın odasında. Erol Simavi geldi.”

O gece, birçok gazeteden insanlar Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki binasına akın etti. Ercüment Karacan’ın odasında toplanıldı. Gazete de tam kadro oradaydı.

Erol Simavi’nin başında olduğu Hürriyet gazetesinin birinci sayfasının yapılış ânını, o dönem Milliyet yazı işleri kadrosunda yer alan gazeteci Tufan Türenç, İpek Özbey‘e verdiği söyleşide şöyle anlatmıştı:

“Olayı nasıl vereceğiz?’ diye konuşuyoruz. Ercüment Bey çok ürktü. Yıllarca beraber çalıştığı, çok sevdiği arkadaşı öldürülmüş. O da bir travma içinde. Turhan Aytul’a diyor ki, ‘Haberi büyütme, daha da üstümüze gelmesinler…’ Turhal Aytul da zorda kalıyor. O sırada gazeteye başsağlığı için Erol Simavi geldi. Ercüment Bey ile arka tarafa çekildiler, konuştular. Sonra Erol Bey, bizim tarafa geldi. Yazı işleri masasının yanında bir telefon vardı, oradan gazeteyi aradı. Gece sorumlusuna, ‘Yarın Hürriyet’in başlığı siyah olacak’ dedi. Karşısındaki itiraz etti herhalde, ‘Sen ne diyorsun kardeşim, Babıali prensini kaybetti’ dedi.”

Aralanmayan sır perdesi

İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın kullanıldığını söyleyen Profesör Emre Kongar, suikastı şöyle anlatıyor:

“Abdi İpekçi suikastı uluslararası çapta düzenlenen bir başka suikastın ilk adımını bilerek ya da bilmeyerek oluşturmuştur. Abdi İpekçi’nin katilini CIA çok büyük bir komplonun bir parçası olarak kullandı. Hangi komplonun? ABD’nin başında olduğu ‘Batı dünyası’ ile Sovyetler Birliği’nin başında olduğu ‘Doğu dünyası’ arasındaki savaşın bir parçası olarak Papa’ya yapılan suikast girişimini komünistlere yıkmak çabasıydı. Bunun üzerinde durulmadı. Onu öldüren katil, ABD ve başka Türk istihbarat örgütlerinin işbirliğiyle -bunların hepsi açık bilgidir- hapishaneden kaçırılıp yurt dışına götürülmüştür. Papa’ya yapılacak suikastın sorumlusu olduğunu o sıralarda ilan etmiştir ve suikastta kullanılmıştır. Mesele, Katolik dünyasını Sovyetler Birliği’ne karşı kışkırtmak ve Sovyetler Birliği’ni din ideolojisi üzerinden parçalama programının bir parçası olarak kullanılmıştır.”

Ağca’nın ABD’de eğitildiğini ve Papa’ya suikast sonrasında komünistler tarafından eğitildiğine ilişkin bir tanıklık yapmasının istendiğini belirten Kongar, Ağca’nın eğitimde bahsedilen evi tarif edememesini hatırlattı. Kongar şöyle devam etti: “Bunu böyle kaydederseniz Abdi İpekçi’ye ve ailesine en büyük saygıyı göstermiş oluruz. Türkiye’nin siyasal tarihinde dünyayı etkileyecek bir büyük komplo teorisinin adımlarını izlemiş olursunuz. Fatima’nın üç kehanetine bakınız.”

Karacan suikastın ardından Milliyet’i Doğan’a sattı

Milliyet gazetesi, İpekçi’nin öldürüldüğü yıl Ercüment Karacan tarafından Aydın Doğan’a satıldı.

25 yıl boyunca patron-yayın yönetmeni ilişkisi yürüten Karacan ve İpekçi’nin arasındaki kimyanın gazeteyi büyüttüğünü söyleyen Ali Karacan’a göre, İpekçi’nin ölümünden sonra gazetenin satılmasına karar verilmişti:

“Birlikte çok uyumlu çalıştılar. İşine karışmazdı. ’70’li yıllarda babam genelde yurt dışındaydı. Gazeteyi Abdi Ağabey’e emanet etmişti. Suikastın ardından bir anda korumalar ve kurşun geçirmez araçlarla dolaşmaya başladı. Hiç sevmezdi böyle şeyleri. Gazetenin satılma sebebi Abdi Ağabey’in ölümüdür. Çünkü ikinci bir Abdi İpekçi yoktu. Milliyet’i satmaya mecbur kaldı.”

41 yıl önce katledilen Abdi İpekçi’yi tarif eden belki de en güzel sözler, cenazedeki izlenimlerini yazan Milliyet gazetesi istihbarat şefi Güngör Gönültaş’a ait: “Böyle haber yazılır mı diyeceksiniz Abdi Bey. Ama siz hiç, bir gazetecinin bayrağa sarılı tabutu ardında bütün bir ülkenin yürüdüğünü gördünüz mü?”


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

‘BUGÜN ARAMIZDA OLSA KARDEŞÇE SORGULARDI’

40 YIL SONRA ABDİ İPEKÇİ: BENİM ABDİ BAŞKANIM

Emrah Temizkan

Emrah Temizkan

Kadıköy Anadolu Lisesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya Bölümü’nden mezun oldu. Gazeteciliğe başladığı 2008 yılında 32.Gün'de yapım asistanı ve stüdyo şefi olarak çalıştı. Birand Yapım bünyesinde hazırlanan belgesellerde editör ve yönetmen yardımcısı olarak görev aldı. BirGün gazetesinde muhabir ve editör görevlerinin ardından Diken'de 2014-2018 yılları arasında editörlük ve sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptı. Son olarak Açık Radyo'nun web operasyonunu yürüten Temizkan, serbest gazeteci olarak devam ediyor.

E-Posta Aboneliği