Söyleşi

Çok satan yayınevinden eleştirilere yanıt: Yazanları değil okuyanları eleştirin

Nilgün Bodur’un “Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” adlı çok satan kitabı intihal iddialarıyla aylardır eleştiriliyor. Son dönemin çok satan benzer tarzdaki kitaplarında yapılan “ucuz edebiyat” yerden yere vuruluyor. Bodur dahil çok satan birçok yazarı okurla buluşturan Destek Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni Ertürk Akşun bugüne dek bu eleştirilerle ilgili kapsamlı bir açıklama yapmamıştı. Akşun’a tüm bu tartışmaları sorduk. Ona göre Türkiye’de “kötü yazar sorunu değil, iyi okur olmaması sorunu var.”

Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim, Kapalı Gişe Yalnızlık, Bana Kadar Yolun Var, Aşkın İstilası, Kalbin Temizse Hikayen Mutlu, Hayat Cesurlara Torpil Geçer, Bukre Kalp, Bana Mutluluktan Bahset, Bazı Yollar Yalnız Yürünür…

Nilgün Bodur, Serkan Özel, Metin Hara, Hakan Mengüç, Bircan Yıldırım, Kahraman Tazeoğlu, Ezgin Kılıç, Özgür Bacaksız…

Son yılların hem en çok satan hem en çok eleştirilen kitapları ve yazarları… Tümü Destek Yayınları etiketiyle okura sunuldu.

Bu kitaplar, niteliksiz yazıların edebiyat diye sunulması ve intihallerle dolu olması gibi eleştiriler alıyor.

Sosyal medyada ve sözlüklerde, her biri için binlerce yorum yapılıyor, bunların piyasayı niteliksizleştirdiğinden ve iyi kitapları görünmez kıldığından bahsediliyor.

‘Kaliteli kitaplar çok satsa yayın planımızı değiştiririz’

Çok satan kitapların önde gelen yayıncılarından olan Destek Yayınları ise şimdiye kadar eleştirilere kapsamlı ve doyurucu bir yanıt vermemişti.

Destek Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ertürk Akşun’a kitapları nasıl seçtiklerini, yazarları nasıl bulduklarını ve eleştirilere yanıtlarını sorduk.

Asıl sorunun kötü kitaplar yayımlanması değil iyi okur kitlesi olmaması olduğunu söyleyen Akşun, linç kültürünün “cahil halk bir tarafa, okumuş, entelektüellerde de yaygın” olduğunu belirtiyor.

İyi kitapların çok satılmadığını ifade eden Akşun, “Emin olun, çok çok kaliteli kitaplar çok satılsa biz hemen tüm yayın planımızı ona göre değiştiririz” diyor.

Yayınevinizden çıkan kitaplar çok satıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Şöyle bir söz vardır: “Bırak seni başkaları övsün.” Ama görünen köye de kılavuz istemez. Son 7-8 yılda çok satanlar listesinde hep 3-5 kitabı olan bir yayınevi olduğumuza göre burada bir farklılık, bir sır var demektir. Kendimizi övmek için söylemiyorum ama, hiçbir şey de tesadüf olamaz.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – SEKTÖR SATTIRAN ALGORİTMAYI KEŞFETTİ

Peki bizim farkımız ne? Diğer yayıncılara göre en belirgin farklılığımız hâlâ ilk günkü amatör ruhumuzu devam ettirmemiz olabilir. Hâlâ bütün seçimi, üretimi ve pazarlamayı Yelda (Cumalıoğlu) Hanım’la birlikte biz yaparız. Tabii ki arkamızda güçlü bir ekibimiz var, kapak tasarımcımız, sosyal medya uzmanlarımız, halkla ilişkilerimiz, editörlerimiz, satış müdürümüz… Hepsi bizimle birlikte o amatör ruhla çalışıyorlar. Bizim yayınevimizde hiçbir zaman ast-üst yoktur ve olmamıştır; herkes fikrini söyler, rahat çalışır, rahat üretir. Her gün aynı heyecanla yeniden üretiriz.

‘Yazarı başından itibaren biz yönlendiririz’

Marx’ın yabancılaşma tanımı, esas olarak insanın yaptığı işe yabancılaşmasıdır. Otomatikleşmiş bir üretim tarzında, herkesin ürettiği metanın bütün halini bilmeden, sadece kendi uzmanlaştığı alanda üretmesinden doğan yabancılaşmadır bu. Ama biz her gün yeniden, yeni bir ürünü başlangıcından sonuna dek ve hep birlikte üreterek bu yabancılaşmadan sıyrılmış oluyoruz. Her ürettiğimiz ürün yeni bir heyecan oluyor hepimize. Bu da doğal olarak başarıyı getiriyor. İkinci olarak da, üretilecek ürüne yazılmadan önce başlayan süreçte müdahil oluruz. Pazarı yazar değil, biz biliriz mantığıdır bu. Yazarı başından itibaren biz yönlendiririz. Daha fazla sırlarımızı ifşa etmeyelim…

Yayınevinize yayımlanma talebiyle pek çok kitap geliyordur. İçlerinden hangisini yayımlayacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?
Hazır gelen dosyalar elbette günlük 10-20 dosyayı bulmaktadır. Memleketimiz okuyan değil ama kesinlikle yazan bir topluma dönüştü. Gençliğimde Sombahar isimli bir edebiyat dergisi yayımlanırdı. Gayet de kaliteli bir dergiydi. Ben de şiir yazdığım için takip ederdim. Dergi bir gün kapanma sebebini yazıp kapandı. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi bu yazı: “Sevgili okurlar, ortalama olarak her ay yayımlanmak üzere bize 10.000’e yakın şiir geliyor, ama biz 500 adet dergi satabiliyoruz. Dergiye şiir gönderen arkadaşlar şiirim yayımlandı mı diye dergiyi alsa 10.000 satışa ulaşacağız…”

‘Yazanı okuyandan fazla bir memleketiz’

Yani yazanı okuyandan fazla olan bir memleketiz maalesef… Halbuki esas entelektüel faaliyet yazmak değil, okumaktır. Sorunuza gelecek olursam, bize hazır gelen dosyalardan daha çok, biz yazarları belirliyoruz. Elbette bize hazır gelen dosyalardan basmaya karar verdiklerimiz de oluyor.

Nilgün Bodur, Kahraman Tazeoğlu, Hakan Mengüç, Metin Hara… Yazarlarınız ile yayınevinizin bir araya gelme sürecini anlatır mısınız?
Bazen yazara biz ulaşıyoruz, bazen de yazar bize ulaşıyor ama eninde sonunda projeleri birlikte konuşuyoruz. Örneğin Kahraman Tazeoğlu ile Yelda Hanım sayesinde tanıştık. O zamanlar Kahraman’ın sözleri sosyal medyada dolaşıp duruyordu. Basılmış olan yedi kitabı vardı ama satış rakamları çok düşüktü. Yelda Hanım sözlerinden çok etkilenmiş, çağırdı, buluştuk. Sonra ortak bir proje yaptık. Başka adlı kitabıydı o da. Ve satış rakamları yüz binleri bulan ilk kitabı oldu. Hakan Mengüç’le de buna yakın bir buluşma oldu. Ama Hakan’ın henüz hiç kitabı yoktu ve biz onda yazar geleceğini gördük. Ve Hakan’a ulaşıp kitap yapalım dedik.

Okuyucu kitleniz genelde kimlerden oluşuyor?
Biz Türkiye’de sosyal medyayı kullanan ilk yayıneviyiz. Hiç kitap okumamış yaklaşık bir milyona yakın yeni okuyucu kazandırdık sektöre. Ama bizde çeşitlilik çok olduğu için, siyasi okurumuz da var, kişisel gelişim okurumuz da var, sosyal medya kullanan genç bir okuyucu kitlemiz de var.

Yayınevinizden çıkan bazı kitaplar birtakım eleştirilerin odağı oldu. Kamuoyu ise yayınevinin ne düşündüğünden habersiz. Eleştirilere ne yanıt vermek istersiniz?
Post-truth (hakikat sonrası) çağında yaşıyoruz. Yani hakikatin önemsizleşmesi… Bu aynı zamanda insan aklının da yitimi anlamına geliyor. Karanlık bir çağ, ikinci ortaçağ da diyebiliriz. Aydınlanma çağı, aklı en üst seviyesine çıkarmış bir çağdı. Şimdi ise herkesin hakikatinin kendine özgü olduğu –bu hakikatin olmaması anlamına geliyor– bir çağda yaşıyoruz. Ortaçağın en önemli yargı şekli, yargısız infazdır. Linç kültürüdür yani. Linç ne demektir, savunması alınmadan yargılamaktır. Günümüzde sosyal medya bu şekilde kullanılıyor, linç… Linç ortaçağa aittir ama ne yazık ki, linç, cahil halk bir tarafa, okumuş, entelektüellerde de yaygın.

‘Bu linç aydınların vicdanını temizleme çabası’

Ortada birikmiş bir kin var ve bu kin linç kültürüne dönüşüyor. Bu linç kültürü aydınların veya okumuşların kendi vicdanlarını temizleme çabasından başka bir şey değil maalesef. Ve en kötüsü yarın sabah uyandığımızda başka bir linç kampanyasının hikâyesini okuyacağız. Karanlık, uğultulu bir koronun kendinden geçmesini izlemeye devam edeceğiz. Toplumsal aklımızı kaybettiğimiz için hepimiz, aydınlar, entelektüeller de dahil olmak üzere, eleştirdiğimize dönüşüyoruz. Bu kaçınılmaz bir son, savaşın uzaması, savaştığımız şeye dönüşmemizi sağlıyor.

‘Ben de birçok kitabımızı eleştirebilirim’

Bizim yayımladığımız kitapların eleştirilmesi sorunu değil, toplumsal bir durum, yoksa ben de yayımladığım birçok kitabı eleştirebilirim. Bu da benim kişisel bakışımla ilgilidir. Bu konu da çok uzun bir konu. Ama genel olarak sonuç yargılamadan infaz etmek. Ben olsam eleştirdiğim kitapları zaten okumam. Hatta eleştireceğim kitapların varlığından dahi haberdar olmam. Kötü kitap yazanları eleştirmek yerine, kötü kitapları okuyanları eleştirmek daha doğru geliyor bana. Ülkemizin asıl sorunu, kötü kitap yayımlamak, kötü yazar sorunu değil, iyi okuyucu kitlesinin olmaması. Emin olun, çok çok kaliteli kitaplar çok satılsa biz hemen tüm yayın planımızı ona göre değiştiririz.

* Bu söyleşi ilk kez Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin uygulama gazetesi olan Görünüm’ün Mayıs 2019 sayısında yayımlanmıştır. Siz de Türkiye’de bir üniversitede iletişim fakültesi öğrencisiyseniz ve gazetecilik çalışmalarınızın Journo’da yayımlanarak daha geniş kitlelere ulaşmasını isterseniz bize yazabilirsiniz: editor@journo.com.tr

İlke Ölmez

İlke Ölmez

7 Mart 1997 tarihinde Bursa’da doğdu. 2015’ten beri Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencisi. 2016'da Görünüm gazetesinde muhabirlik yapmaya başladı.