Seyahat

Lizbon: Hayalin büyüsünü gerçekte tatmak

“… tıpkı arzuladıkları bir şehri gözleriyle görmek için seyahate çıkan ve hayalin büyüsünü gerçeklikte tadabileceklerini zanneden insanlar gibi, ona kavuşmaya hasrederdim kendimi…”

Marcel Proust, Swann’ların Tarafı

Proust’un bu cümlesini ilk okuduğumda küçük bir kişisel aydınlanma yaşamıştım. Bir şehirle ilgili ayrıntılı araştırma yapıp, heyecanlanıp, hayal kurduktan sonra, o şehri gözlerimle gördüğümde hep biraz hayal kırıklığına uğradığımı anlamıştım. Gezdiğim şehir ne kadar güzel olursa olsun, hayalin büyüsünü gerçeklikte tadabilmek mümkün değildi. Fakat benim için bu durum, Lizbon’u görünce birden değişti.

Havaalanından, şehir merkezi Baixa-Chiado’ya metroyla gelip yürüyen merdivenleri tırmanırken şehirle ilk karşılaştığım büyülü ânı unutamıyorum. Akşamüzeriydi, böyle bir ışığı daha önce görmediğimi düşündüm (kışın uzun, karanlık günlerinde Lizbon fotoğraflarına bakarken bunun bir illüzyon ya da fotoğraf efektlerinin bir parçası olduğunu sanıyordum oysa). Lizbon’da hayran olduğum ilk şey şehrin ışığıydı. Şehre yayılan iyimserlik halinin, pastel renkli tarihi binalardan yansıyan bu eşsiz ışıkla ilgili olabileceğini düşündüm orada geçirdiğim süre boyunca.

Lizbon, tıpkı İstanbul ya da Roma gibi yedi tepe üzerine kurulmuş, fakat bu iki şehrin aksine, çok daha küçük. Hatta bazı Lizbonluların söylediğine göre bir şehir değil de kasaba.

Tejo Nehri’nin okyanusa döküldüğü yeri görebileceğiniz ya da muhteşem güzellikteki günbatımını seyredebileceğiniz geniş bir sahil şeridi, arnavut kaldırımlı, bol iniş çıkışlı rengârenk sokakları, şeftali rengi çatıları, pastel renkli, birbirinden güzel çinilerle (azulejo) kaplı evleri, yokuşları tırmandığınızda hayranlıkla seyredeceğiniz manzara noktaları var şehrin. Ve tırmanıp yorulduğunuz her yokuş birbirinden farklı ve güzel bir manzara vadediyor size.

Avrupa’nın çoğu başkentinde yaşayacağınızın aksine, “birkaç günde şehri istediğim ölçüde gezebilecek miyim?”, “zamanım şurayı görmeye de yetecek mi?” diye endişelenmenize hiç gerek yok. Lizbon yürüyerek rahatlıkla gezebileceğiniz bir şehir. Havalanına gitmeyi saymazsak metro ya da otobüs kullanmanıza neredeyse gerek kalmıyor. Yorulunca, yokuşları tırmanmayı göze alamayınca bir sarı tramvaya atlayıp hem biraz soluklanmış oluyorsunuz hem de yaya olarak bulamayacağınız sokakları keşfediyorsunuz.

Lizbon’un tarihi merkezi Baixa-Chiado, sabah akşam cıvıl cıvıl. Sokak müzisyenleri, pandomimciler Agusta Caddesi boyunca mağazaların önlerinde, turistlerle birlikte eğleniyorlar.

Her ne kadar kalabalık bir alışveriş ve yeme içme merkezi olsa da, Commercio Meydanı’na çıkan Agusta Caddesi asla yürümenizi zorlaştıracak ya da sizi bunaltacak kadar kalabalık değil. Ne kadar turistik olurlarsa olsunlar, burada oturacağınız kafelerde kazıklanma riskiniz de yok. Rossio Meydanı’ndaki Nicola Kafe ya da A Tendinha Kafe-Bar’da çekinmeden oturup yerel Portekiz kahvesi bica içip yanında meşhur pastel de nata’dan yiyebilirsiniz ya da bir öğle yemeği sonrası, tıpkı Lizbonluların yaptığı gibi yerel vişne likörü ginginha içebilirsiniz. Ginginha’nın en meşhuru Rossio Meydanı’ndaki A Ginjinha’da.

Tarihi asansör Santa Justa da bu semtte bulunuyor. Asansörü kullanarak (ya da alternatif olarak, yokuşları tırmanarak) şehrin bir başka semtine, Carmo’ya, oradan da Bairro Alto’ya geçmek mümkün. Gezmeye buradan başlarsanız eğer, şehrin en güzel manzaralarından biriyle ilk karşılaşacağınız yer de burası. Bir yanınızda Sao Jorge Kalesi’ni, diğer yanınızda 25 de Abril Köprüsü’nü, Tejo Nehri’ni ve tabii şehrin sevimli, şeftali rengi çatılarını görüyorsunuz. Soluklanmak isteyenler için burada bir teras kafe bulunuyor (Yeri gelmişken, şehirde güzel bir teras kafe geleneği var, özellikle yerlilerin sıklıkla tercih ettiği).

Santa Justa Asansörü’yle tepeye tırmanıp manzaranın güzelliğine doyduğunuzda Carmo’ya doğru yürüyünce, solunuzda Arkeoloji Müzesi’ni, sağınızda ise 1755 yılındaki Büyük Lizbon depreminde çatısı yıkılan (ve onarılmayan) Carmo Manastırı’nı görüyorsunuz. Carmo’dan başlayıp, herhangi bir rota çizmeden, yani klişe tabirle, sokaklarda kaybolmaktan çekinmeden Bairro Alto’yu gezmek muazzam anılar bırakıyor size. Örneğin, bir sokak arasında sıcaktan bunalmış taberna (mahalle arasındaki bu lokantaların çoğunu aileler işletiyor) ve market sahiplerinin neşeli sohbetine tanık oluyorsunuz ya da küçük kızıyla yürüyen bir annenin, sessiz sokaklarda hiç çekinmeden, bağırarak söylediği bir şarkıyı dinliyorsunuz. En güzel çinileri, yani azulejo’ları da bu semtte görmek mümkün (tabii Alfama’dakileri saymazsak!). Havadaki nem oranı çok yüksek olduğundan, evlerin dış cepheleri seramik karolarla kaplı, bunların her biri elle desenlenmiş ve birbirinden farklı. Evlerin sıcaklıklarını dengelemelerinin yanı sıra şehrin kendine has güzelliğine de renk katıyorlar.

Bairro Alto sokaklarının neşesi, ışığı, renkleri Latin Amerika’yı anımsatıyor (zaten Lizbon’da gezdiğiniz süre boyunca Avrupa’da olduğunuzu nadiren hatırlıyorsunuz).

Gelelim Lizbon’un en eski semtlerinden, fado’nun yurdu Alfama’ya. İber Yarımadası’ndaki İslamiyet döneminde, Alfama şehrin tamamını oluşturuyormuş, daha sonra şehir batıya, Baixa bölgesine doğru genişlemiş. 1755 depreminden daha az etkilendiği için, bu bölgedeki dar, tarihi sokaklar günümüze kadar ulaşabilmiş. Tıpkı Bairro Alto sokaklarında olduğu gibi, Alfama bölgesini de kaybolmaktan çekinmeden, yokuşları ine tırmana gezmek gerekiyor. Çünkü en güzel manzaralar, restoranlar, azulejo’lar ya da sokak aralarından yükselen fado melodileri tam da o zaman çıkıyor karşınıza.

Fado, fate (kader) kökünden geliyor, Portekiz’in geleneksel müziği. Portekiz gitarıyla (guitarra portuguesa) çalınıyor ve genellikle bir kadın vokal tarafından söyleniyor. Alfama bölgesinde fado evleri, restoranları bulunuyor. Özel olarak fado dinlemeye gideceğiniz turistik bir restoranda hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, fakat tesadüfen, sokak arasındaki bir avluda raslatığınız bir grup müzisyenden dinlediğinizde, bu melodilerin aklınızdan çıkmasına imkân yok.

Baixa-Chiado, Bairro Alto ve Alfama birbirlerine komşu bölgeler olduğu için, bu semtler yürüyerek rahatlıkla gezilebilir. Bir diğer tarihi ve turistik semt olan Belem ise şehirden 6-7 km uzakta yer alıyor. Commercio Meydanı’ndan 15 numaralı tramvayla bu bölgeye ulaşıp Kâşifler Anıtı’nı, Belem Kulesi’ni, Jeronimos Manastırı’nı ve Belem Bahçeleri’ni gördükten sonra Belem Pastanesi’nde (Pasteis de Belem) dinlenebilirsiniz. 1837’den beri, şehirdeki en güzel nata’yı burada yiyebileceğinizi söylüyor Lizbonlular. Girişteki kuyruk gözünüzü korkutmasın, paket yaptıranların kalabalığı bu. İçeride labirent gibi, birbiri ardına açılan büyük salonlar var. Ayrıca açık mutfak, pateis de nata’nın nasıl yapıldığını görme şansı tanıyor meraklısına.

Modern sanatla ilgilenenler Belem Kültür Merkezi’nde yer alan Berardo Müzesi’ni ücret ödemeden gezebilir. Müzenin Dali, Magritte, Andy Warhol gibi sanatçıların eserlerinin yer aldığı geniş bir koleksiyonu var.

Gittiği şehirlerde kitapçılara uğramayı alışkanlık edinenler Garett Caddesi’ndeki Bertrand’ı görmeli; tarihi 1732’ye dayanan kitapçı 1773’ten beri aynı yerde hizmet veriyor. Kapısında, “Avrupa’nın çalışmaya devam eden en eski kitapçısı” unvanıyla girdiği Guinness Rekorlar Kitabı kaydını görebilirsiniz. Kitapçının yer aldığı cadde boyunca yürümeye devam ederseniz Portekizli şair Fernando Pessoa’nın bir zamanlar sık uğradığı kafelerden A Brasileira’yı da ziyaret edebilirsiniz.

Okyanus kıyısında yer alan Lizbon’un mutfağı, tahmin edebileceğiniz gibi, bol bol deniz ürünüyle ve balıkla taçlanmış durumda. En taze balık çeşitlerini, farklı pişirme yöntemleriyle Lizbon’da tadabilirsiniz. Benim favorim daha pratik bir lezzet olan morina balığı köftesi pasteis de bacalhau oldu.

Şehre dair en imrendiğim şeylerden biri de, gerçek anlamda iyi korunmuş olmasının yanı sıra ‘yerel’ kalabilmiş olması. Yerel ya da doğal olabilmek için özel bir çaba sarf etmesine gerek yok; dört bir yanda üçüncü dalga kahvecilere ya da zincir fast food lokantalarına rastlamıyorsunuz. 1800’lü yıllardan bu yana hizmet veren kafe barlarda kahvenin en iyisiyle nata’nın en lezzetlisi üç avrodan fazla tutmuyor. Size de kahvenin ve sohbetin tadını çıkarmak, hatta etrafınızdaki yaşlı amcaların hararetli konuşmalarına kulak kabartmak kalıyor. Portekizce bilmiyorsanız ne konuştukları hayal gücünüze kalmış.

Avrupa’nın en batı ucunda yer alan Portekiz’in başkenti kendine has güzelliğini koruyor. İlk görüşte vurulduğum ve seyahatim süresince beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan Lizbon, artık ilk fırsatta yeniden görmenin hayalini kurduğum bir şehir. Lizbon’dan ayrılmak istemediğimiz, görüp sevdiğimiz yerlerde daha çok zaman geçirmek istediğimiz için gitme şansımın olmadığı, şehrin yakınındaki iki tarihi kasaba Cascais ile Sintra ve en az Lizbon kadar güzel olduğunu bildiğim Porto da dilerim bir sonraki yazının konusu olur.

Etiketler
Tuğçe Özdeniz

Tuğçe Özdeniz

2009 yılında Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. İki yıl süresince bir dış politika dergisinde editör olarak çalıştı. Yayıncılığa çocuk kitapları alanında telif hakları yöneticiliği yaparak başladı. Halihazırda Can Çocuk Yayınları'nda editörlük yapıyor, çeşitli dillerden kitaplar seçip yayına hazırlıyor.