Analiz

Basın tarihimizde bir tufan: Sabahattin Ali ve Markopaşa dergisi

Sabahattin Ali’nin katledilişinin 74. yıldönümü bugün. Çağdaş Türk edebiyatının bu unutulmaz ismi, aynı zamanda tanınmış bir gazeteci ve yayıncıydı. Basın tarihimize damga vuran siyasi mizah ve hiciv dergisi Markopaşa’nın sahibi ve yazı işleri müdürü olan Sabahattin Ali, kendisine “komünist” diyen sağ siyasetçilerin linç kampanyasına hedef olduktan sonra Bulgaristan sınırında öldürülmüştü. “Ey cılız bir kalemden dile gelen hakikat” diyen Sabahattin Ali’yi ve Markopaşa’yı hatırlayalım.

Kırklareli’nde bir çoban, 16 Haziran 1948 günü Bulgaristan sınırına yakın bir noktada bir erkek cesedi bulup durumu jandarmaya bildirdi. Kafasına sopa vurularak öldürüldüğü anlaşılan bu kişinin kimliği ilk aşamada tespit edilemedi.

Aynı günlerde İstanbul’dan Bulgaristan’a insan kaçıran bir çete, polis operasyonunda yakalandı. Bu çetenin üyelerinden olan Ali Ertekin, Bulgaristan sınırında bulunan cesedin ünlü yazar Sabahattin Ali’ye ait olduğunu ve onu 2 Nisan’da kendisinin öldürüp oraya attığını itiraf etti.

Silah çaldığı için ordudan ihraç edilen Ertekin, ifadesinde, Bulgaristan’a kaçırmak için anlaştığı Sabahattin Ali’nin komünist olduğunu yolda anladığını, kendisiyle tartıştıklarını ve sonunda Ali’nin kitap okuduğu bir sırada kafasına sopayla vurup onu öldürdüğünü söyledi.

Sabahattin Ali’nin tam 74 yıl önceki ölümünde birçok bilinmeyen, bugün bile spekülasyonlara konu oluyor. Cinayeti itiraf eden Ali Ertekin’in idam cezasıyla yargılandığı hâlde kısa süre sonra serbest bırakıldığı ise bir gerçek.

Üç büyük romanının yanı sıra öyküleriyle de edebiyat tarihimize damga vuran Sabahattin Ali’nin, kendisini ölüme götüren sınır yolculuğuna nasıl çıktığını anlamak için, hayatının son yıllarında başına gelenleri ve özellikle de 1940’larda Markopaşa (bazı kaynaklarda Marko Paşa yazımı kullanılıyor) dergisi etrafında yaşananları hatırlayalım.

Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de, Osmanlı Bulgaristanı’nın Türkler’in çoğunlukta olduğu şehirlerinden olan Eğridere’de doğdu. İlk öykü ve şiir denemelerine, ailesiyle taşındıkları Balıkesir’de başladı. Sonrasında İstanbul’da edebiyat öğretmeninin desteğiyle şiirlerini Akbaba ve Çağlayan gibi dergilerde yayımlattı. Bir süre Anadolu’da öğretmenlik yaptıktan sonra devlet bursuyla dil eğitimi için Almanya’ya gitti. Döndüğünde Almanca öğretmeni olarak tekrar memuriyete başladı.

1930’larda Almanya’da Naziler, İtalya’da faşistler güçleniyor; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) süper güç olma yolunda ilerliyor, totalitarizm uçurumuna yuvarlanan Avrupa hızla 2. Dünya Savaşı’na sürükleniyordu.

Nihal Atsız’ın yazıları ve mahkeme süreci

Türkiye’de de aşırı sağın güçlendiği bir dönemde Sabahattin Ali komünizm propagandası ve devlet büyüklerine hakaret gibi siyasi suçlamalarla tutuklandı. “Aldırma Gönül” şarkısına söz olan şiirini bu dönemde Sinop Cezaevi’nde yazdı. Atatürk’e ithaf ettiği “Benim Aşkım” adlı şiirinin ve Turancı edebiyatın motiflerini de barındıran “Esirler” (1936) adlı tiyatro oyununun yayımlanmasının ardından Sabahattin Ali memurluğa geri döndü.

1937’de ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf” ile adını geniş kitlelere duyuran Sabahattin Ali, sağ görüşlü yayınların boy hedefi hâline gelmeye başlamıştı. Ertesi yıl Atatürk hayatını kaybetti ve tek parti iktidarının içindeki sağ kanadın güçlendiği bir dönemde Ali’ye yönelik saldırılar iyice arttı.

İçimizdeki Şeytan” romanını 1940’da yayımlayan Ali, 2. Dünya Savaşı seferberliği nedeniyle tekrar askere alınmış ve 1943’te silah altındayken ‘Kürk Mantolu Madonna‘yı tamamlamıştı.

Sabahattin Ali, Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda dramaturgluk ve çevirmenlik yaparken kendisini siyasi bir kavganın ortasında buldu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, Turancılar başta olmak üzere sağ görüşlü kesimlerin “sosyalist” suçlamalarına hedef oluyordu. Yücel karşıtı görüşleriyle bilinen Turancı yayınlardan olan Orhun dergisinde Nihal Atsız, Ali’yi hedef göstererek şöyle yazıyordu:

  • Bugün Maarif Vekaleti’ne (Eğitim Bakanlığı) bağlı Dil Kurumu üyelerinden ve Ankara’daki Devlet Konservatuarı öğretmenlerinden bir Sabahattin Alı (kimlikte soyadı Alı’dır) vardır. Hemen hemen bütün kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği…

Sabahattin Ali bu yazı nedeniyle Atsız’ı mahkemeye verince kavga iyice kızıştı. Atsız, kamuoyunu Ali’ye karşı kışkırtmaya çalışırken hakaret ediyor, ırkçılık yapmaktan da geri durmuyordu. Babasının Trabzonlu olmasını hatırlatıp Sabahattin Ali’ye “Oflu Rum dönmesi” diye sesleniyor, ismini “Kirye Sabahattinaki” diye lanse ediyordu. “Yoldaş Sabahattin Aliyev” ya da “Sabahattinof” gibi Rus çağrışımlı isimler kullanarak “komünist” algısını da pekiştirmeye çalışıyordu.

Sabahattin Ali

“Markopaşa” ismi ne anlama geliyor

Sabahattin Ali’nin açtığı davada Atsız mahkum edilse de cezası bir türlü onanmadı. Bu arada 1945 yılı geldi. O yılın 4 Aralık’ında “Tan Olayı” yaşandı. Sağ görüşlü kalabalıklar, sol eğilimli gazeteleri ve matbaaları bastı. Ardından birçok yayın devlet eliyle kapatıldı. Sağ ağırlıklı Şükrü Saraçoğlu hükûmeti içinde kalan ve üstündeki baskı iyice artan Hasan Âli Yücel, kapatılan gazetelerde yazan ve “komünist” olarak işaretlenen Sabahattin Ali gibi isimleri feda etti. Görüşler, Yeni Dünya ve Tan gazetelerinde yazıları çıkan Sabahattin Ali’nin memuriyetine bakanlık emriyle son verildi.

Bu dönemde işsiz kalan gazeteci ve yazarlar arasında Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz da vardı. Bu isimler, yeni bir gazete veya dergi çıkarmayı düşündüler. Rıfat Ilgaz bu fikrin ortaya çıkışını şöyle anlatıyor:

  • Bir gün Aziz’le buluşup, Esat Adil’in kurduğu Türkiye Sosyalist Partisi’ne uğradık. Bizim boşta kalmamıza üzülen arkadaşlar bir mizah dergisi çıkarmamızı önerdiler (…) Partinin oturma salonunda işçi arkadaşlar hemen aralarında 100 lira toplayarak dergiye ad aramaya koyuldular. Markopaşa idi buldukları ad.

Bu isim, Osmanlı tarihinden gerçek bir kişiye işaret ediyor: 2. Abdülhamid döneminin Sağlık Bakanı Marko Paşa. Hekimlik yaptığı dönemde hastalarını samimiyetle dinleyen, onların dertlerine deva olmaya çalışan Marko Paşa 19. yüzyılda halk arasında efsanevi bir şöhrete kavuşmuştu. “Derdini Marko Paşa’ya anlat” diye bir deyim bile türemişti. İşte bu hikâye ve Aziz Nesin’in Tan gazetesinde çıkan “Markopaşa’ya Şikâyet” isimli bir yazısı, yeni derginin ismine ilham oldu.

Markopaşa’nın tirajı 4. sayıda 25 bin buldu

Markopaşa dergisinin kurulmasına karar verildikten kısa bir süre sonra Sabahattin Ali, Ankara’dan İstanbul’a geldi.

Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ortak olarak gazeteyi kuracaktı. İşçilerin topladığı para yeterli olmadığı için sermayeyi Sabahattin Ali koydu. Rıfat Ilgaz öğretmenlik görevi için Boğazlıyan’a gittiğinden ilk sayılarda yer alamayacaktı. Derginin çizim işleri için Mim Uykusuz, genel idari işler için Haluk Yetiş ismi düşünüldü. Markopaşa‘nın ilk sayısı 25 Kasım 1946’da yayımlandı. 7. sayı geldiğinde ise Ilgaz dâhil tüm ana kadro toplanmıştı.

Sabahattin Ali sürekli Ankara’ya gidip geldiğinden ve başka işlerle de meşgul olduğundan gazete işlerinin büyük kısmıyla Aziz Nesin ilgileniyordu. İlk sayı çıktığında Recep Peker başbakandı ve hükûmet Markopaşa’ya tavrını hemen belli etti. İktidara yakın Ulus gazetesinin de dağıtımını yapan Fazıl Ünverdi, Markopaşa’yı dağıtmaktan vazgeçti.

Sabahattin Ali, 1935’te evlendiği eşi Aliye Hanım’a 1946’da yazdığı bir mektupta, Markopaşa dergisinin 6 bin nüshasını Aziz Nesin ile birlikte dağıttıklarını söyler. Aziz Nesin ise kendi anılarında bu dağıtımı tek başına yaptığını yazar.

Siyasi baskılara ve engelleme çabalarına karşın Markopaşa‘ya ilgi oldukça büyüktür. 18 milyon nüfuslu Türkiye’de bu derginin ilk sayısı 6 bin, ikincisi 10 bin, üçüncüsü 15 bin, dördüncüsü 25 bin adet basılır ve hepsi iadesiz satılır. En büyük gazetelerin bile 20 bin satmakta zorlandığı bir dönemde Markopaşa‘nın daha ilk sayılarda bu tiraja ulaşması onu efsaneleştirir.

“Kökü dışarıda” suçlaması

Markopaşa‘ya yönelik bu yoğun ilgi, herkesin merak ettiği ama bahsetmekten çekindiği konuları yazmaktan geri durmamasından kaynaklanır. Türk siyasetinde farklı dönemlerde eleştiri amacıyla kullanılan “kökü dışarıda” ifadesinin kaynağı da Markopaşa etrafında o dönemde gerçekleşen tartışmalardır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) sağ kanadına mensup milletvekili Cemil Sait Barlas (Sabah gazetesi köşe yazarı Mehmet Barlas’ın babası), 4 Aralık 1946 tarihinde mecliste yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanır:

  • İstanbul’da şu ve bu partiye mensup gazeteler, hatta kökü dışarda olan Markopaşa bile çıkıyor. Ve bu gazete çıktığı zaman Sıkıyönetim kumandanı haklı olarak ilan edilmiş olan sıkıyönetimi hüsn-ü idare ederek bunun için tatbik edilecek muameleyi Cumhuriyet Savcılığı’na bırakıyor. Bu da ayrıca şayan-ı şükrandır.

Bu konuşmanın ardından Markopaşa’nın 16 Aralık 1946’da yayımlanan dördüncü sayısında “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı bir yanıt yer alır. Barlas bu sert yazı nedeniyle dergiyi dava eder. Bu yazıyı aslında Aziz Nesin yazmıştır ama sorumlu yazı işleri müdürü ve gazetenin imtiyaz sahibi olarak Sabahattin Ali “suçu” üstlenip sonuçta hüküm giyer.

Davalar bununla bitmeyecektir. Dokuzuncu sayıdaki “Ali Baba Kırk Haramilere Karşı” başlıklı yazı nedeniyle CHP Divan Kurulu üyeleri, 10. sayıdaki “Bliyor Musunuz?” köşesi nedeniyle Falih Rıfkı Atay dergiye hakaret davaları açar. Mahkeme süreci bir yandan Markopaşa‘yı yıpratır ama bir yandan da dergiye ilgiyi büyütür, tiraj 80 bini de aşar.

Başbakan yardımcılığı ve bakanlık yapan Nihat Erim, Levent Cantek’in “Markopaşa: Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi” kitabına göre o günlerde bu konuda şöyle diyecektir:

  • Herhangi bir hükûmet ve parti aleyhine her gün 200 bin gazete nüshası basılırsa bu, korkunç ve önünde dayanılmaz bir halk efkârı hareketini kısa zamanda yaratır. Bir nüsha gazeteyi birkaç kişi okur ve bu bütün memleketin aydınları ve okuyup yazma bilenleri aleyhe döndü mü, milyonlarca seçmeni de beraberinde çeker.

Erim’in böyle bir cümle kurması oldukça dikkat çekici. Çünkü birkaç yıl sonra adı, Sabahattin Ali cinayetiyle birlikte anılacaktır.

Aman zülfüyâre dokunma!

“Zülfüyâr” sözcüğü “sevgilinin saçı” anlamına geliyor. “Zülfüyâre dokunmak” ise “hatırlı, güçlü bir kimseyi veya bir makamı gücendirmek, darılmasına yol açmak, sorun olacak konulara girmek” gibi anlamları olan bir deyim.

İşte bu deyim de yayımlandığı dönemde Markopaşa ile neredeyse özdeşleşmişti. Çünkü dergi sürekli olarak, çekinmeden herkesi eleştiriyordu. Markopaşa yazı işlerine “Onu neden incittiniz, bana neden şu lafı söylediniz” gibi ifadelerle dolu mektuplar yağıyordu. 17 Mart 1947 tarihli 15. sayıda dergi bu duruma şöyle değinmişti:

Bir gün bir arkadaş gelir:

– Yahu… Herifi rezil etmişsiniz. Bana iyiliği dokunmuştu.

Bari dostlarımız dostlarının listesini versinler de zülfüyâre dokunmayalım, bunu mu istiyorlar?

Biz halkın ve halka dost olanların dostuyuz.

Bu ifadeler hem Markopaşa’nın kararlı yayın politikasını hem de eleştirel tutumunu ifade etmesi bakımından önemlidir. Ama derginin incittiği kişiler çemberi büyüdükçe davaların sayısı da artar. Markopaşa ekibinden tutuklananlar olur. Aziz Nesin de 16 Aralık 1946’da yazı işlerinden polislerce sorgusuz sualsiz alınıp gözaltında işkence görür, sebebini kendisi de bilmez.

Markopaşa, Merhumpaşa ve Malumpaşa oldu

Ardından imzasız yayımlanan “Dediğin” isimli bir şiirden dolayı Markopaşa kapatılır. Savcılık bu şiiri yazan kişinin kimliğini dergiye sormuş ama yanıt alamamıştır. Kapatma kararından haberdar olmayan dergi ekibi ise Markopaşa‘yı bir sayı daha çıkarır. Bu nedenle davaların sayısı birken iki olur.

Markopaşa kapanınca aynı ekip “Merhumpaşa” diye yeni bir isimle dergiyi yayımlamaya devam eder. Merhumpaşa’nn yayınından iki gün sonra Yargıtay, “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı yazı nedeniyle Sabahattin Ali’nin aldığı hapis cezasını onar. O günlerde Aziz Nesin de ABD’nin Truman Doktrini‘ni eleştirdiği “Nereye Gidiyoruz” başlıklı bir broşür nedeniyle 10 ay hapis ve 4,5 ay sürgün cezasıne mahkum edilir. Böylece Markopaşa kapatılmış, en önemli iki ismi de hapse yollanmıştır.

Sabahattin Ali eylülde cezası bitince “Malumpaşa” diye bir dergi daha çıkarır. O hapisteyken tiraj pastasını kapmak isteyen Markopaşa taklitleri piyasada yerini almıştır. Aziz Nesin’in hapisten yazılar gönderdiği Malumpaşa 5 sayı yayımlanır. Bu günlerde ekibe katılan Orhan Erkip, daha sonra dergiyi karıştıracak ve işler tekrar sarpa saracaktır.

Kurucuları Markopaşa’nın yayın haklarını kaybetti

Markopaşa‘nın yayın yasağı kalınca Sabahattin Ali ve Aziz Nesin tekrar eski isimle dergiyi çıkarmaya karar verir. Ekibin dışında bırakılan Orhan Erkip buna kızar ve kendisi çıkarmaya devam ettiği Malumpaşa dergisini Markopaşa karşıtı bir yayına dönüştürür.

Erkip bununla da kalmaz. İddiaya göre Markopaşa‘nın ofisine gider ve yazı işleri müdürü Mim Uykusuz’un hapse girerse derginin yayını devam edebilsin diye imzalayıp bıraktığı boş kâğıtları alır. Markopaşa‘nın çekirdek ekibinin iddiasına göre dergini isim hakkını böylece ele geçiren Erkip, Millî Emniyet Hizmeti (MAH) mensubu bir istihbarat ajanıdır.

Sonuçta Sabahattin Ali, kurucularından olduğu Markopaşa‘yı kaybeder. Karşılıklı davalar açılır ve işler iyice karışır.

Hâlâ hapiste bulunan ve tüm gelişmelerden haberdar olmayan Aziz Nesin, Markopaşa‘da neden kendisine hakaret edilmeye başladığını önce anlayamaz. Halkın da kafası karışmıştır. Birçok gazete birbiriyle uğraşmaya başlamıştır. İsminde “paşa” geçen siyasi hiciv dergilerinin hangisinin, nerede durduğu belli değildir.

Sabahattin Ali sonunda “paşaları” bir yana bırakıp 25 Kasım 1947’de Ali Baba’yı çıkarmaya başlar. Bu haftalık siyasi mizah gazetesini 4 sayı yayımlayabilecektir. Çünkü daha önce Merhumpaşa’da çıkan “Adliye Koridorlarında” başlıklı yazıda Türk yargısını aşağılamakla suçlanan Sabahattin Ali’nin başı yeniden davalarla belaya girecektir.

Sabahattin Ali bu sıkıntılı süreçte, zaten kâr edemeyen Ali Baba’dan vazgeçer. Artık yavaş yavaş her şeyin sonuna gelmektedir.

“Ey cılız bir kalemden dile gelen hakikat”

Markopaşa’nın baskısını yapacak matbaa bulunamadığı dönemde, 7 Nisan 1947’de yazdığı baş yazıda Sabahattin Ali okurlara ve iktidara şöyle sesleniyordu:

Markopaşa meğer ne büyük bir kuvvetmiş. Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşa’yı basmıyor. Muharirleri nezaret altına alınır, mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Sözüm ona rekabet maksadıyla sürülerek mizah gazetesi çıkarılır.

Ey cılız bir kalemden dile gelen hakikat. Sen devleri bile korkutacak kadar mı korkunçsun (…)

Markopaşa yayımlandığı dönem boyunca iktidara bu şekilde açık açık seslenir ve gazetenin başına gelen bütün olaylar okura duyurulur, aktarılır. Hatta Asım Bezirci gazetenin “vardiya usulü çalıştığını” vurgular. Vardiyadan kasıt biri hapisteyken diğeri dışarda kalır ki Markopaşa çıkabilsin. Bunlar olurken her şey okura “Duyuru” köşesinde anlatılır.

1948 yılı geldiğinde Sabahattin Ali artık bezgin ve endişelidir. Basın macerası yaklaşık bir buçuk yıl sürse de bir ömrü tüketmiş gibidir.

O günlerde Sertel çiftine, “Bunlar beni Nazım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler” diyen Sabahattin Ali, bir yandan mahkemeden mahkemeye koşarken bir yandan maddi olarak zor duruma düşer. Bir süre ekonomik olarak iyi giden ve epey kazanç getiren Markopaşa‘dan kazandığı gelir artık yoktur.

“Bürokrat kadro ve faşistler bunu biliyorlar”

Aziz Nesin’in, derginin sermayedarı olarak Markopaşa‘nın altın döneminde diğer çalışanlardan daha fazla gelir elde eden Sabahattin Ali’yi türlü nedenlerle eleştirdiği malumdur. Nesin aslında Markopaşa‘nın Ali’nin değil, kendisinin eseri olduğunu bile söyler. Rıfat Ilgaz ise bu duruma şu sözlerle yaklaşır:

  • … Düşünün, bir Aziz’in tek kitabı yok ortada. Sabahattin Ali ise dorukta bir yazar. “Kuyucaklı Yusuf” yazılmış, “İçimizdeki Şeytan,” “Kürk Mantolu Madonna” yazılmış. Üç, dört öykü kitabı yayımlanmış. Fantoma çevrilmiş. O zamanın faşist idaresini simgeleyen “Sırça Köşk” yeni çıkmış. Aziz, Sabahattin’i Markopaşa içinde küçümsese bile okurlar ve egemen sınıfın temsilcisi bürokrat kadro ve faşistler bunu biliyorlar.

Sonuçta yorgan gider ve kavga biter. Aziz Nesin Bursa’da sürgündeyken Markopaşa ekibinin kalan kısmı kendi başlarına türlü işler yaparak ayakta durmaya çalışmaktadır.

Sabahattin Ali, Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılan ‘Sırça Köşk’te tek parti iktidarına yönelttiği eleştiriler nedeniyle bir kez daha hapse girip çıkmıştır. Maddi zorluklar nedeniyle ve şehrin boğucu atmosferinden uzaklaşıp kırsal kesimde edebiyatını zenginleştirecek gözlemler yapmayı da umarak Adalet Cimcoz’un yardımıyla bir kamyon alıp nakliyecilik yapmaya başlar. 1948 martının sonlarında, yakınlarına “Edirne’ye peynir götüreceğini” söyleyip aracıyla İstanbul’dan ayrılır.

“Su testisi su yolunda kırılır”

Yakınlarının ifadesine göre o günlerde Sabahattin Ali aslında Avrupa’ya gitmeye karar vermiştir. Hakkındaki davalar ve mahkumiyetler nedeniyle pasaport alamadığından Bulgaristan sınırından gizlice geçmeyi planlar.

Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’ndeyken tanıştığı “Berber Hasan” vasıtasıyla sınırdan insan kaçakçılığı yapan Ali Ertekin’i bulur. Aldığı bu risk hayatına mal olur. Yazının başında da belirttiğimiz gibi Ertekin, “komünist” olduğunu anlayınca Sabahattin Ali’yi 2 Nisan’da öldürdüğünü polise söyler ama bu cinayetin üstündeki sır perdesi 74 yıl sonra bile kalkmış değil.

Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin, Sabahattin Ali’nin ölümünün ardından, önce yine Markopaşa adı ile ve sonrasında başka adlarla yeniden siyasi mizah yayıncılığını denedi. Ama beklenen olmadı. Yollar ayrıldı. Zaten Markopaşa da eski ritmini yakalayamadı. 28 Nisan 1947 tarihli 19. sayıda “Canımız çıkmadıkça Markopaşa çıkacaktır” deniyordu.

Hıfzı Topuz’un ‘Başın Öne Eğilmesin’de aktardığı bir anıyla bitirelim:

Sabahattin Ali, Sertellerin evine gelip yeni bir hikâye yazdığını ve okumak istediğini söyler.

Okuduğu öykü Sırça Köşk’tü. Hikâye şöyle bitiyordu: Sırça köşkü yıkmak için oraya bir kelle fırlatmak yeter.

Sabiha [Sertel] Hanım, “Sabahattin, bu kelleler Sırça Köşk’ü belki bir gün yıkacak ama köşke önce senin kelleni fırlatacaklar diye korkuyorum” sözleriyle endişesini ifade eder.

Sabahattin Ali ise “Su testisi su yolunda kırılır” demekle yetinir.

Ece Deniz

Ekim 1997 doğumlu, Galatasaray Üniversitesi İletişim Ana bilim dalı mezunu, sinema yüksek lisans öğrencisi. Sinemada ve ekranda temsil üzerine düşünür, yazar-çizer.

Journo E-Bülten