Haber

Ulusal çıkar haberciliği: Gazeteciler habere neden devlet gözüyle bakıyor?

Krizlerle dolu siyasi sahnenin medyada nasıl yansıtıldığı her daim önemli bir tartışma konusu. Ancak medya olaylara çoğu zaman devletin gözlükleriyle bakıyor. Peki neden? Medya devletlerin çıkarlarını gözetmek zorunda mı?

Siyaset bilimci Michael Doyle’un ortaya attığı Demokratik Barış Teorisi, doğru çalışan medyanın iktidarların savaş kararı almasını engellediğini söylüyor. Medya demokratik rejimlerde, düzenin dördüncü kuvveti sıfatını alıyor. Yasama, yürütme ve yargı devlet aygıtlarının halk adına denetlenmesi medyanın var oluş amacı olarak değerlendiriliyor. Halktan aldığı güçle medya, karar vericileri gündeme taşıyabiliyor, eleştirebiliyor ve hesap sorabiliyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti gazetecinin temel görevleri için “Gazeteci, devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politikalar konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir” diyor. Ancak son dönemde hükümetin ‘ulusal çıkar’ politikalarını ‘gerçekten halkın çıkarına mı’ süzgecinden geçirmesi gereken birçok kuruluş tam tersine bu politikaların yol haritasına dönüşüyor.

Bu zemin kaymasını Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi bağımsızlık referandumu ve vize krizi gündemleri üzerinden gözlemlemeye çalıştık. Ardından, bu durumun nedenlerini ve olası sonuçlarını CNN Türk’ten Ahu Özyurt ve Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesinden Ceren Sözeri ile konuştuk.

Haberler niyet okuyor

Kuzey Irak referandumu tartışmalarının yaşandığı dönemde anaakım, muhalif ve hükümete yakın gazetelerin hemen hemen tamamı benzer bir dil tercih etmiş, gündemi öznel değerler ile okumuştu. Sözcü gazetesi Barzani için “Nah kurarsın” manşeti atarken, Hürriyet güneydoğu sınırında gerçekleşen tatbikatı “Akıllı ol tatbikatı” şeklinde okuyucularına duyurmuştu. Diriliş Postası “Sonrasını Barzani düşünsün” şeklinde verdiği haberi yalnızca MGK kararlarına dayandırmıştı. Aydınlık gazetesi ise İsrail Büyükelçiliği önünde yapılan eylem üzerinden okuduğu referandum için “Söz bitti, yaptırım zamanı” manşetini tercih etmişti.

Manşetlerde ‘Düşman Amerika’

Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’deki elçilik görevlilerinin güvenliğini gerekçe göstererek vize başvurularını askıya aldığını açıkladı. Türkiye medyası hiçbir açıklamaya, beyana yer vermeden haberi kendi gözlüğüyle okuyucuya sundu. Yeni Şafak “Müttefik değil, düşman” manşetiyle okuyucuya duyurduğu haberde, kararının alınmasını Rusya ve İran yakınlaşmasına bağlandı. Ayrıca elçilik görevlisinin tutuklanma gerekçesine “bahane” dedi. Star gazetesi “ABD’de suçüstü paniği” şeklinde verdiği haberde, hiçbir iddia kanıtlanmamış olmasına rağmen; Amerika’nın Gezi, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimi ile irtibatı olduğunu öne sürdü.

Sürecin devamında Büyükelçi John Bass’in yaptığı açıklamayı Akşam gazetesi “İtirafçı” manşetiyle verdi. Gazeteciliğe giriş derslerinde yapılmaması gerektiği anlatılan “rezalet” gibi sıfat kullanımları, “adeta itiraf etti” veya “adeta hakaret etti” şeklindeki niyet okumalar hiçbir kaygı duyulmadan sayfalara taşındı. Büyükelçi’nin “Türkiye’de 9 aydır kayda değer bir DAEŞ saldırısı yaşanmaması hükümetimiz yakın iş birliğinden kaynaklanıyor” açıklamasını itiraf olarak gören bir diğer gazete Yeni Şafak oldu. “DAEŞ’le mi çalışıyorsun” manşetiyle verilen haberde elçinin açıklanması ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı “DAEŞ’i Obama kurdu” demecinin itirafı olarak değerlendirdi.

‘Siyaseti suçlayamadıkları için Barzani’ye kızıyorlar’

Konuyla ilgili olarak CNN Türk Editörü Ahu Özyurt gazetelerin partizanca davrandığını söylüyor: “Barzani’yi ‘tokatlamak’ bugün kolay yapılabilecek işlerden biri. Ancak fotoğrafın arkasına bakmak, süreci iki taraflı ele almak zor olan ve tercih edilmeyen oluyor. Devlet kanallarından gelen demeçler manşet olarak elbette verilebilir ancak nötr bir dil kullanılır. ‘Başbakan dedi’ yerine bugün gazeteler konuşuyor ve hayli partizanca bir iş yapılıyor.
Yazarları ve sahipleri Silahlı Kuvvetler’e yakın Sözcü ve Aydınlık gibi gazeteler Kürt meselesinde hassaslar, bunu gündeme getirmek istiyor ancak haberi verilişleriyle alakalı sıkıntılar var. Diğer taraftan hükümet ile neredeyse organik bağları bulunan gazeteler, Haziran’da referandumu gündeme getirip siyaseti konuşmaya zorlamak yerine bugün siyasetin ardından, rüzgarın estiği yöne konuşuyor. Bugün siyaseti suçlayamadıkları için Barzani’ye kızıyorlar.”

Bu durumun gazetelerin inanılırlığına zarar verdiğini belirten Özyurt “Okuyucu her gazetede bir omurga görüyor ve buna para ödüyor. ‘Hiç Olmadığı Kadar İyiyiz’ manşetini attıktan on beş gün sonra ‘Düşman Amerika’ manşetini atmak akşam daha az başınızı ağrıtan ancak diğer yandan okurun güvenini kıran bir şey” diyor.

‘Medya yöneticileri risk almaktan çekiniyor’

Galatasaray Üniversitesinden Doç. Dr. Ceren Sözeri’ye göre, otoriter yönetimler medyanın çoğu zaman ‘ulusal çıkar’ gibi tartışmalı bir kavrama göre hareket etmesini istiyor ancak gazetecilik hükümet politikalarının kamu çıkarına uygunluğunu kontrol etmek demek. Tarih ise maalesef tam tersi örnekle dolu. 11 Eylül’de Bush yönetimi medyadan açıkça böyle bir talepte bulunmuş, bazı medya kuruluşları bu yönde bir haberciliği kabullenmişti. Bugün o gazeteler ABD’nin Afganistan ve Irak politikalarındaki yanlışların sorumluları arasında yer alıyor veya Kardak Krizi’nde ‘ulusal çıkar’ adına bayrak diken gazeteciler neredeyse iki ülke arasında savaş çıkartıyordu. Daha yakın zamanda Başbakan Davutoğlu’nun devrilmesi, yine ‘ulusal çıkar’ adına gazetecilik yaptığını düşünen bazı gazeteciler eliyle oldu.

Bu tutumun ardında yatan nedeni sorduğumuzda Ceren Sözeri medya sahipleri ve siyasetçiler arasındaki yakın ilişkilere işaret ediyor: “90’larda Türkiye’de büyük medya kuruluşları kendi aralarında kıyasıya rekabet ederken konu Kürt sorunu olduğunda devletle aynı çizgide birleşiyorlardı. Sonradan bir kısmı bununla ilgili günah çıkardı. ‘Ulusal çıkar’ gözeten haberciliğin görünür olduğu yerler terör olayları gibi hassas konular ya da dış politikada yaşanan sorunlar. Medya sahipleri ve yöneticilerinin çoğu bu tür durumlarda risk almaktan çekiniyorlar. Örneğin bir terör olayını verirken kamu görevlilerinin sorumluluklarını sorgulamak yerine “milli birlik, beraberlik” çağrısı yapıyorlar. Toplumu birleştirme, sağduyuya çağırma gibi bir görevleri olduğunu düşünüyorlar”

‘Doğru gazetecilik siyasetçinin de çıkarına’

Hükümet ve hükümet kararları eksenli yapılan haberciliğin zararı nedir, kimedir şeklindeki soruyu Sözeri geniş bir perspektiften yanıtlıyor:

“En büyük zarar halkın bilgi edinme hakkının engellenmesi, kamuoyunda doğru bir tartışma zeminin oluşamaması. Özgür ve çok sesli bir medya ortamının varlığı bu nedenle demokrasinin vazgeçilmezidir. Doğru yapılan gazetecilik siyasetçilerin de çıkarınadır çünkü onları yanlış yapmaktan korur. Bilinen örnektir, Kennedy 1961 Domuzlar Körfezi çıkarması sonrası The Times Yayın Yönetmeni Turner Catfedge’e ‘Keşke operasyon hakkında daha fazla yazsaydınız, belki de bizi bu muazzam hatadan kurtarırdınız’ der. Görevini yerine getirmeyen medya iktidar tarafından bir propaganda aracı olarak kullanıldığı için kısa vadede kendisini iktidara karşı koruyabilir ancak uzun vadede bunun hesabı kendisinden mutlaka sorulur.

Etiketler

Adem Emre Topçu

Topçu'nun Gözlüğü ile başlayan gazetecilik mücadelesi Nolmuş, Jiyan, Diken'in ardından Journo ile sürüyor. Eğitim serüveni ise hem Yeni Medya ve hem de Uluslararası İlişkiler alanında Kadir Has Üniversitesi'nde devam ediyor.

Journo E-Bülten