Söyleşi

‘Okurlar haberi yok sayan medyaya artık tahammül edemiyor ama edindiği bilgiyi de sorgulamıyor’

Belma Akçura'nın mart ayında İletişim Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı 'Kaldırın Şu Heykeli Buradan'ın kapağından ayrıntı
“Eskiden ülkenin gündemini gazeteciler yaratırdı. Bugün durum daha farklı. Bugün ülkenin gündemi neyse, gazeteciler de o gündemi takip eder oldu. Artık ‘bomba’ haber yok. Haber kaynakları yok oldu. Çünkü haber kaynakları da artık gazeteciye konuşacağına ya da bilgi vereceğine, kendisi yazıyor.”
Bu sözler ve başlıktaki ifade, Milliyet Okur Temsilcisi Belma Akçura’ya ait. Akçura, “Kaldırın Şu Heykeli Buradan” ile araştırmacı gazetecilik kitaplarına bir yenisini ekledik. Biz de onunla, son 25 yılına tanık olduğu medyamızdaki dönüşümün hâl-i pürmelalini konuştuk.

Öncelikle genel bir soruyla başlamak istiyorum. 25 yıllık gazetecilik deneyiminiz var. Bu 25 yıl bir yandan da Türkiye’de ve dünyada gazeteciliğin büyük dönüşümler geçirdiği bir süreç. Bugün baktığınızda nasıl bir dönüşüm görüyorsunuz?
Dünyanın kendisi; ekonomik, siyasal, kültürel kaynaklar üzerinden şekillenen, teknolojiyle yeniden formüle edilen, haritası sürekli değişen devasa bir değişim geçiriyor. Her konuda, her alanda. Çok yönlü, çok ayaklı, çok küresel. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında gücü elinde bulunduran ülkelere bakın. Hepsinin pozisyonu değişti. Diplomasinin dili değişti. Başka bir ülkenin kaynaklarını satın almanın, toprağını hiç savaşmadan işgal etmenin, ele geçirmenin adı “küresel” oldu. Hâliyle küresel dünya, küresel sorunlar yarattı.

Dolayısıyla dünya medyasının haber yapma tarzı, alışkanlıkları, haber kaynakları, okurun da habere ulaşma ve haber öncelikleri değişti. Artık bölgesel bir felaketi, siyasal bir çıkmazı, toplumsal bir patlamayı, kültürel bir yok oluşu sadece hükûmetlerin ya da yerel yönetimlerin beceriksizliğine bağlayamazsınız. Daha global düşünmek zorundasınız. Bir ülkede yaşanan doğal felaketi haber yaparken, bu felaketin çok da yerel olmadığını, küresel iklimle de bağlantısını görebilmelisiniz. Geleneksel medya tam da bu nedenlerle dünyayı doğru okumak; yeni kavramlar, yeni değerler üzerinden kendini yeniden inşa etmek zorunda.

Journo’ya yazdığınız bir yazıda okurun da bu süreçte değiştiğini vurgulamıştınız. Burada tekrar alıntılamak istedim. Şöyle diyorsunuz: “Bir haberi, ahlâkî açıdan çarpıtmak ne kadar sorunluysa, bilginin anında ve hızla yayıldığı iletişim çağında bir habere konu olacak sorunu görünmez kılmak da o kadar problemli. Hâliyle okur da artık sadece haberi nasıl gördüğünüzden çok, niçin görmediğinizle de ilgili. Okur artık meslek etiği açısından haberi sadece şikâyet etmiyor, aynı zamanda sorguluyor da. Bu haber niçin görülmedi? O başlık nefret suçu değil mi? Bu haberin dili doğru mu?” Bu yazınızın üzerinden beş yıl geçmiş. Aslında bugün özellikle yalan haber üzerinden okur meselesini daha çok tartışıyoruz. Siz bugünün haber okurlarını nasıl görüyorsunuz?
Okurlar, evet, bilgi çağında, bilgiden yoksun ya da siyasi nedenlerle bilginin üzerini örten, o haberi yok sayan, eski alışkanlıklarını sürdüren medyaya artık tahammül edemiyor. Bu kesin. Ama aynı okur, bir tık ötede anında edindiği bilginin güvenirliliğini de sorgulamıyor. Öyle ki bilgiyle ulaşılan teknoloji çağı, bilgisizliğe doğru yol alan bir insanlık yarattı. Doğru olmayan, yalan yanlış haberler üzerinden sosyal medyada öyle tartışmalar yaşanıyor ki neresinden düzelteceğinizi bilemez hâle geliyorsunuz.

Afrika atasözleriyle sosyal medya deneyi

Size çok çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. 2018’de Mimar Emin Naci Akkuyu, Twitter’da “Afrika Atasözü: Aslan, ceylan, sırtlan, zebra yan yana koşuyorsa, orman yanıyor demektir” diye yazdı. O günden bu yana parti liderlerinden eski bakanlara, milletvekillerinden gazetecilere kadar binlerce insan bu sözleri paylaştı; üzerine yorumlar yapıldı, köşe yazılarına konu çizgi romana kapak oldu. Meclis tutanaklarına dahi girdi.

Oysa böyle bir Afrika atasözü yok. Söz Emin Naci Akkuyu’nun bizzat kendisine ait. Akkuyu, sosyal medya kullanıcılarının bir bilginin kaynağını araştırma ve bilgiyi sorgulama konusunda nasıl tepki vereceğini görmek ve “bir söze anlam ve değer katan şey yazarı mıdır, yoksa sözün bizzat kendisi midir” sorusuna yanıt bulmak için sözleri “Afrika Atasözü” olarak takipçileriyle paylaşmıştı.

Bunu iki yıl önce “Sosyal medyada genel kültür: Sıfır” başlığıyla köşeme taşısam da “Aslan, ceylan, sırtlan, zebra yan yana koşuyorsa, orman yanıyor demektir” sözü hâlâ Afrika atasözü olarak paylaşılıyor. Ben bu süreci “cehaletin altın çağı” olarak değerlendiriyorum. Cahillerin itibar gördüğü bir çağ olarak…

Bugün siyasetçiler, kendi meslektaşlarım bile bilgiyi hiçbir şekilde doğrulama ihtiyacı duymadan sosyal medyadan alıyorsa, bize söyleyecek söz de kalmıyor. Örneğin genç nesil yarın beni Ekşi Sözlük’te yer alan bilgilerle öğrenmeye kalkarsa vah hâlime… Saçma sapan, yığınla yalan yanlış bilgi… İnternet hepimize hata yaptırabilir ki ben de yaptım. Ama mesele düzeltme yaptığınızda ya da doğruyu yazdığınızda bile yanlışta ısrarda direnenlerin olması. Çünkü aslında artık hiç okumuyoruz, asla araştırmıyoruz ama alıntı yapmayı çok seviyoruz.

Milliyet gazetesinde okur temsilcisi olarak çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. Şu an aslında okur temsilciliği açısından pek iyi bir dönemde değil medya dünyamız. Benim bildiğim tek okur temsilcisi siz kaldınız. Sizce şu an medyanın özdenetimde neredeyiz? Başka neler yapılabilir?
Medyanın bağımsızlığını yitirdiğine olan inanç, medyanın kendi bünyesinde özdenetim yapmasını da okurun gözünde anlamsız hâle getiriyor. Ben yine de medyanın özdenetim yapmasından yanayım. Ne kadarını yapıp yapamayacağının bir önemi yok. Önemli olan hiçbir şeyin tarafı olmadan dürüst, doğru habercilikten yana olmasıdır.

Ama mesele bununla bitmiyor. Medya ve sosyal medyada çıkan haberler ya da okurun habere bakışı, okuma alışkanlıkları, beklentileri gibi konular da önemli hâle geldi. Bu açıdan bakınca “Neler yapılabilir” sorusu bizim için erken bir soru. Çünkü hâlâ meslektaşlarım arasında dahi ombudsmanlığın ne olduğunu bilmeyenler var. Ombudsmanın haber analizini, haber yapmakla karıştıranlar var.

Biz haber yapmıyoruz. Olaya, insana, duruma dair haberlere mesleki açıdan yorum kazandırıyor, mesleğin ilkelerini hatırlatıyoruz. Bunu da sadece kendi gazeteniz üzerinden değil, genel olarak medya üzerinden yaparsınız. Ombudsmanlığın alanı hayli genişledi. Bunu dış kaynaklı birçok araştırmada da görmek mümkün. İşin içine sosyal medya da girdi. Bunu cemiyetin bildirgesine de koyduk.

‘Bu ülkede herkesin bir ötekisi var’

Sorun şu ki, sosyal medyada durumumuz daha trajik.  Bu meslekten olmayan herhangi bir medya kullanıcısı kendi yaptığı yorumun kişisel, sizin yaptığınızın profesyonellikle, mesleki bir bakış açısıyla yazılmış olduğunu kavrayamıyor. Bazen sizin genel bir gözleminizi ya da yorumunuzu kişiselleştirip üzerine alınanlar da oluyor. Oysa size olayları analiz etmeniz, ona bir yorum kazandırmanız için bir ücret ödeniyor.  Bu farkı görememeleri, yazarla sosyal medya kullanıcısı arasında çirkin bir şeye dönüşüyor. Hakarete, aşağılamaya, küfre…

En son Işıl Özgentürk’ün yazdığı bir yazıya sosyal medyada oluşan tepkileri alt alta yazsam ülkenin nasıl hasta bir profile sahip olduğu da ortaya çıkar. Bir yazarın düşüncesine katılmayabilirsiniz; kalemini, üslubunu beğenmeyebilirsiniz. Ama yoruma dayalı bir “gerçeği” hakaret ederek yok sayamazsınız. Bu ülkenin batısının da, doğusunun da en önemli sorunu, kendi gerçeklikleriyle yüzleşememesi ve tartışma kültürünün olmaması. Bir meselenin tarafı olmaya başlarsanız asla doğruyu yazamazsınız, yazdırmazlar. Çünkü bu ülkede herkesin bir ötekisi var. Dolayısıyla sorunu yaratan, sorunu ele alan ya da tartışan ya da sorunu yok sayanlar üzerinden bir samimiyet testi yapılsa herkes sınıfta kalır.

Araştırmacı gazetecilik kitabı niteliğinde birçok çalışmanız var. “Devletin Kürt Filmi: 1925 – 2011,” “Derin Devlet Oldu Devlet,” “Olay Yargıya İntikal Etmiştir!” kitaplarınız, benim de okuduğum ilk araştırmacı gazetecilik kitapları arasında. Son dönemde birçok gazeteci de derinleştikleri araştırmaları kitap olarak sunmayı tercih ediyor. Siz araştırmacı gazetecilik kitapları hakkında neler düşünüyorsunuz? Neden bu formatı tercih ettiniz?
Gazeteci kimliği, uzmanlaştığınız alanda size ciddi bir birikim yaratır. O birikimi her zaman gazetede, dergide yani çalıştığınız kurumda her yönüyle değerlendirmeniz mümkün olmayabiliyor. Araştırmacı gazeteciyseniz, disipline oluyorsunuz ve olayın peşini bırakmıyorsunuz.  Okur unutabilir, gazete “gündemi değil” diyebilir ama siz yine de biriktirir, takip edersiniz.

Tam da bu nedenle eskiden ülkenin gündemini gazeteciler yaratırdı. Bugün durum daha farklı. Bugün ülkenin gündemi neyse, gazeteciler de o gündemi takip eder oldu. Artık “bomba” haber yok. Haber kaynakları yok oldu. Çünkü haber kaynakları da artık gazeteciye konuşacağına ya da bilgi vereceğine kendisi yazıyor.

Bakın etrafınıza. Ne kadar asker, polis, siyasetçi, hâkim varsa, çoğu kendi yazmaya başladı. Anı kitabı yazar gibi, belki de gerçeğin bir kısmı saklı… Eğer bunu bir kitaba dönüştürmek adına araştırıyorsanız o da zamana yayılır. Ve daima kendi ajandanızda tarihe not düşersiniz.

Amerika ya da Avrupa’da durum bizden biraz daha farklı. Örneğin Watergate skandalını ortaya çıkaran gazeteci Bob Woodward’ın son kitabı daha yayımlanmadan ABD’nin gündemini yeniden değiştirdi. Fakat orada da kitaba konu olan Başkan Donald Trump’ın COVID-19 ile ilgili kritik sözleri değil, neden bunu bir haber olarak kitap çıkmadan yayımlamadığı tartışma konusu oldu. Buradaki sorun bana göre bir haberi kitaba dönüştürebilirsiniz ama kamuoyunu ilgilendiren bir haberi kitap için saklayamazsınız. Özellikle de gazeteci kimliğini taşıyorsanız.

Bu vesileyle martta piyasaya çıkan son kitabınız Kaldırın Şu Heykeli Buradan’a gelmek istiyorum. Kaç yıl boyunca çalıştınız bu kitap üzerine? Gördüğüm kadarıyla sadece bir basın taraması değil, yıllarca bu haberleri özenle takip etmiş gibisiniz.
Ben sadece gazeteci değilim, aynı zamanda iyi bir gazete okuruyum. Arşivim bazen beynim oluyor. İlgi duyduğum konulara ilişkin haberler istemeden birikiyor. Üstelik başlangıçta onlarla ne yapacağımı bilmeden biriktiriyorum. Yazmaya başladığımda da arşiv taramalarımı daha disiplinli hâle getiriyorum. Bu kitabı da tasarlamam çok önce, ama yazma sürecim bir buçuk yıla yayıldı.

Bir söyleşinizde ABD’de George Floyd’un öldürülmesi sonrasında heykel yıkımlarına değinerek “heykel hiç bu kadar politik olmamıştı” diyorsunuz. Türkiye’deki örnekler genelde vandallıkla ilişkilendiriliyor. Ancak bütün dünyada başka türlü bir heykel tartışması da var. Heykel neden bu kadar önemli sizce?
Ben dünya siyasetini, toplumsal kültürü ve de insanı doğrudan yazmak yerine; dünya siyasetine yön veren, değiştiren, titreten, bir ulusu var eden ya da yok eden tarihe mal olmuş şahsiyetleri ve insanlığın nereye doğru yol aldığını heykelleri yazarak anlatmak istedim.

Türkiye’deki örnekleri sadece vandallık üzerinden değerlendiremeyiz. O vandallık da son derece politik, ideolojik birtakım mesajlar içeriyor. Bizim gibi doğu toplumları, geçmiş tarihi heykeller üzerinden sorgularken bunu muhafazakâr ya da mevcut düzene karşı daha gerici bir kimlik üzerinden ya da inançları gereği karşı çıktığı için yapıyor.

Balkanlar bunu sosyalist bir rejimin alaşağı oluşu üzerinden yaptı. Avrupa ve Amerika’da daha farklı. Köleliği savunan, ırkçı, cinsiyetçi, sömürgeci bir geçmişin reddi olarak yaptı. Ortadoğu’da ise Arap Baharı’nın etkisi ya da diktatör rejimlerin yıkılışıyla oldu.

Neden geçmiş bir tarihin mirası olan heykeller üzerinden bu sorgulamayı yapıyor derseniz; belki de heykel tek başına bir sanat eseri olarak yorumlanamayacak kadar derin bir duruma işaret ettiği içindir. Heykel geçmişin bir mirası ama aynı zaman da o ülkenin tarihinin mührü.

‘Journo, iletişim fakültelerinde de derslere konu olabilecek bir okul işlevi görüyor’

Gazetecilik üzerine yeni platformlar, yayınlar da açıldı. Yeni nesil gazetecilik tartışmaları, eğitimleri, atölyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin Journo’nun ve TGS Akademi’nin çalışmalarını takip ediyor musunuz?
Journo bana göre beş yıldır gerçek bir ombudsmanlık kurumu gibi çalışıyor. Sadece mesleğe yeni başlayanlara değil, benim gibi geleneksel medyadan gelen gazetecilere de yeni medya düzeninde var olmanın yollarını gösteriyor. Gelişen haber üretim teknolojilerine verdiği önem birçok kez yazılarımın da kaynağı oldu.

“Journo giderek daha köklü, daha kurumsallaşmış bir sürece doğru yol alıyor. Çünkü doğru ve kaliteli haberciliğe duyulan ihtiyaç, yalan haberlerin artmasıyla daha da önemli hâle geldi. Journo bu ihtiyacı karşılayabilecek titizlikte çalışıyor, bunu görebiliyorum.”

Örneğin Journo olmasaydı geçtiğimiz günlerde bir gazetecinin başkasının fotoğrafıyla yarışmaya katılıp TGC’den ödül almasının önüne yine geçilebilir miydi? Sanmıyorum. Bu gazeteciliğin ne hâle geldiğinin de bir göstergesidir. Dolayısıyla gazetecilik atölyelerini falan bir tarafa bırakıyorum, Journo’nun kendisi bizzat iletişim fakültelerinde de derslere konu olabilecek bir “okul” işlevi görüyor.

Bu aralar masanızda duran başka çalışmalarınız var mı? Yakın zamanda sizin başka hangi çalışmalarınızı görebiliriz?
Evet, birkaç çalışmam var. Öncelik hangisinde olur bilmiyorum. Şimdilik üzerinde en çok durduğum ve çalıştığım konu para. Devletlere, ülkelere, toplumlara ve en önemlisi de insana kimlik kazandıran ya da onu kimliksiz bırakan parayı yazıyorum. Yeni dünya düzeninin “görünmez” kıldığı para ve bu görünmez süper gücün kurallarıyla yaratılan ‘yeni insan’a dair mizahi derinliği olan profiller oluşturuyorum.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – GAZETECİLİK KİTAPLARA MI GÖÇÜYOR?

Kültigin Kağan Akbulut

Sanat yazarı olarak Gazete Duvar, Sanat Dünyamız gibi yayınlara katkıda bulunuyor. Susma Platformu'nda editör olarak çalışıyor. Güncel sanat dünyasına odaklanan Argonotlar.com plaformunun kurucusu.

Journo E-Bülten