Görüş

‘İmamoğlu-Yıldırım karşılaşması radyoda daha iyi olurdu’

Dünyaca ünlü iletişim araştırmacısı Hossein Derakhshan’ı konuk ettik ve siyasi münazara geleneğini yıllar sonra Türkiye televizyonlarına geri döndürecek olan İmamoğlu-Yıldırım karşılaşmasını sorduk. Derakhshan’a göre bu “hiç yoktan iyidir” ama demokrasi için daha büyük bir fayda, bu tür münazaraların televizyon yerine radyoda düzenlenmesiyle sağlanabilir.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ne (MIT) bağlı Media Lab’de görev yapan İran asıllı Kanadalı iletişim araştırmacısı Hossein Derakhshan, Journo takipçileri için tanıdık bir isim.

Haberin geleceği, platformların regülasyonu ve bilgi düzensizliği gibi uzman olduğu konulardaki yazılarına zaman zaman Journo’da yer verdiğimiz Derakhshan önceki gün TGS Akademi Konuşmaları’nın ilkine konuk olmak üzere İstanbul’daydı.

“Televizyonlaşan internet” kavramını anlatan Derakhshan’a İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adayları Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım arasındaki televizyon münazarasını sorduk.

Derakhshan’a göre bu programı televizyonda yapmak “hiç yoktan iyidir” ama demokratik toplum açısından bu münazaraların radyoda yapılması daha faydalı görünüyor.

“İnternet yeni televizyondur” derken neyi kast ettiğinizi biraz açar mısınız?

Sosyal medyayla birlikte internet merkezi, çizgisel, pasif, homojen bir alan haline geliyor. Çok içe dönük bir alan bu. Çünkü sosyal medyada link vermek pek makbul değil. Mesela birçok sosyal medya platformunda link veremiyorsunuz. Ya da verseniz bile onlara, blog ve web sayfalarında olduğundan farklı muamele ediyorlar.

Çünkü sizi platformlarında olabildiğince uzun süre tutmak istiyorlar. İş modelleri bu. Bu yüzden her şey sonsuz bir akışa dönüyor. Büyük ölçüde resim ve video akışına. Televizyon gibi kesintisiz bir akış. Bunu ancak izleyebilirsiniz. Belki paylaşabilirsiniz de… Ama paylaşmanız bile başkalarına bir tür TV yayını yaptığınız anlamına geliyor.

Bu yüzden farklı açılardan bakıldığında, bir teknoloji olarak sosyal medyayla beraber internetin mimarisi ve hareket eden görüntünün sürekli akışından oluşan kültürel formülü ayrıca izlemek ve paylaşmaktan oluşan sosyal pratiği, tıpkı TV gibi….

Raymond Williams’ın tarif ettiği TV’nin üç yönüne baktığımızda bunu görüyoruz. Bunlar teknoloji, kültürel form ve sosyal pratikti. Bu açıdan sosyal medyalı yeni internet, tam olarak olmasa da, TV’ye çok benziyor. Aslında ben buna kişiselleştirilmiş televizyon diyorum. Sahip oldukları kullanıcı verileriyle, algoritmalarla, çok kişisel bir deneyim oluşturuyor

Televizyon da dijitalleşmeyle beraber dönüşmüyor mu?

Evet. İnternetle bir yakınsama halindeler. Klasik, geleneksel televizyon farklı bir şeye dönüşüyor. İnternet de öyle. Ve ikisi benim kişiselleştirilmiş televizyon dediğim noktada birleşiyor. İkisi de eskisinden farklı şeyler artık. Ama birleşiyorlar.

Televizyonda rasyonel siyasi bir tartışmanın gerçekleşemeyeceğini mi düşünüyorsunuz?

Evet. Özel televizyonlarda bu olamaz. Belki kamu yayıncılığında olabilir. Ama işin ekonomik doğasının yanı sıra, televizyonun kendisi buna imkân sağlamıyor. Tipografi yerine görüntü üzerine kurulu bir mecra.

Neil Postman’ın aslında son derece basit, ama oldukça geçerli argümanı buydu: Resimler, görseller kullanarak rasyonel argümanlar oluşturamazsınız. Çünkü bunlar soyut şeylerden bahsedemez. Belirli, somut şeyleri simgelerler. Bir insanın veya bir ağacın veya bir yerin görüntüsü somut bir şeye işaret eder. Mesela ‘adalet’i bir fotoğrafla anlatamazsın. Soyut fikir ve kavramlar bu yolla tarif edilemediğinden bunlarla argüman da kurulamaz.

Öyleyse bu durum, rasyonel bir tartışmanın geniş kitlelere erişemeyeceği anlamına gelmiyor mu? Bu insanlara nasıl ulaşacağız?

Televizyonun sorunu, kültürel formu nedeniyle ciddi olan her şeyi eğlenceye indirgemesi. Çünkü televizyonun doğası bunu gerektiriyor, yoksa kimse izlemez. Postman’ın dediği gibi, “ciddi televizyon kötü televizyondur.” Doğal olarak televizyonda ciddi şeyler bekleyemezsiniz..

Bu yüzden pratik tavsiyem şu: Ciddi meseleler için radyoyu kullanmalıyız. Çünkü radyo bir yandan birçok insan için metin okumak kadar zor ve ağır değildir. Aynı zamanda çok fazla insanın ona erişimi vardır. Bu bir taviz. Bir zamanlar çok çok ciddi tartışmaların mecrası olan gazetelerle televizyon arasında…

200 yıl kadar önce, demokratik toplumların oluşmasından ve radyo ile televizyondan evvel bu tartışma o mecrada oluyordu. Bugün bunu radyoda yapmak insanların argümanları düşünmesini sağlayabilir. Televizyondaki tiyatralliğin, duygusallığın ve eğlence boyutunun aksine, argümanlara odaklanmasına yol açabilir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – HABER ÖLÜRSE DEMOKRASİYİ KİM KORUYACAK?

Elbette radyo da, metin kadar kuru ve rasyonel olmayacaktır ama yine de televizyondan çok daha iyidir. Mesela hatırlarsanız ABD seçimleri öncesinde Donald Trump TV münazarası sırasında konuşurken Hillary Clinton’ın etrafında dolanıp durmuş, onu rahatsız etmişti. Kendi takipçilerine televizyonda bir alfa erkeği gibi görünerek mesaj veriyordu. Radyoda olsa bunu yapamazdı. Genelde televizyonda gördüğümüz güç ilişkilerinin farklı yönlerini radyoda kullanamazdı.

Ayrıca radyo insanların konuşma tarzını da etkiliyor. Bir argüman ortaya koyuşları, bunu insanların dinlemesi, bambaşka ve canlı bir durum yaratıyor. Sanırım bazı ülkeler, belki tek bir ülke bunu bir denemeli. Radyoda siyasi bir münazara daha uzun süre, iki-üç saatten fazla sürebilir, banttan veya canlı olabilir, parçalara ayrılabilir ve insanlar dinlesin diye erişime açılıp popüler olabilir. Çünkü TV, demokrasinin bel bağlamayacağı kadar tehlikeli bir şey.

Türkiye’de uzun yıllar sonra ilk kez iki siyasetçi seçim öncesi televizyonda karşıya karşıya geliyor. İmamoğlu-Yıldırım karşılaşması radyoda mı olmalıydı?

Bence böyle bir tartışmanın TV’de olması, hiç olmamasından iyidir. Ama bu geleneğe uzun yıllardır sahip ülkelerde bu tartışmaların TV yerine radyoda yapılması, onları eğlence formatından uzaklaştırır. Çünkü bu TV’deki bu programlar giderek bilgi yarışmalarına ve spor yarışmalarına benziyor. Bu münazaraların mizanseni, sahnelenmesi bile eğlence haline geliyor. Maalesef herkes de tamamen eğlence merkezli olan Amerikan formatını takip ediyor. Özel televizyonlarda böyle. Bence diğer ülkeler TV münazaraları konusunda kendi denemelerini yapmalı. Bunları radyoya taşımak da bence bir alternatif.

Radyo derken podcastleri de dâhil ediyor musunuz?

Podcast harika bir form. Kişiselleştirilmiş radyo diyorum ona da. Podcast formatının dünyada yükselme nedenlerinden biri, aslında sosyoekonomik… Çünkü orta sınıfın çalıştığı yere yakın yaşayacak kadar parası olmadığın, bu yüzden her gün işe giderken yolda uzun süre geçirdiğinin ipucunu veriyor. Dünyada, büyük şehirlerde işe gidiş gelişlerin meselesi haline geldiğinin ve insanların trende veya ABD gibi ülkelerde direksiyon başında sahip olduğu boş zamanın arttığının göstergesi. Bu yüzden podcastler popülerleşiyor. Ayrıca birçok insan spor salonlarında veya koşarken de podcast dinliyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – ÇOK DİNLENEN PODCAST NASIL YAPILIR?

Bu alanda büyüyen bir pazar var. İnsanların bu alana ayırdığı vakit artıyor. Başka bir iş yaparken, araba sürerken veya koşarken bir yandan bir şeyler izleyemezsiniz, ama dinleyebilirsiniz. Bu yüzden dinleme, yeni liberal ekonominin baskın iletişim yöntemi haline geliyor Çünkü çok görevliliğin, sürekli hareketin ve geç kapitalist hayat tarzının daha birçok sınırını ortadan kaldırıyor.

İran’da doğdunuz. Türkiye’yi tanıyorsunuz. Batı’da yaşıyorsunuz. Sahte haberler ve diğer güncel konularda bu üç medya çevresini nasıl karşılaştırırsanız?

Bence hepsinin ortak noktası, kamusal ifadenin son dönemde kolaylaştırılmasında… Bu ülkelerde artık çoğu insan kamuya açık bir şekilde kendisini ifade edebiliyor. Sosyal medyadan ve mesajlaşma uygulamalarından önce durum böyle değildi.

Mesela İran’da bir mesajlaşma uygulamasını nüfusun yarısından fazlası kullanıyor. Telegram bu. Daha evvel nüfusun yarısından fazlasının konuşabileceği bir ortam yoktu. İfadenin böyle yaygınlaşması “kötü ifade” denebilecek şeyi de kapsıyor. Bence bu teknolojinin varlığı nedeniyle yaygınlaşan ifadeye polislik yapamayız. Kötü ifadenin güçlenip yayılmasına odaklanmalıyız. Farklı bağlamlarda çeşitli regülasyon, politika ve yasaların bu güçlendirip yayma sürecine nasıl polislik etmeye çalıştığını izlememiz lazım.

Bu süreç öncelikle algoritmalar ve diğer ana akım medya örgütleri tarafından yürütülüyor. Bence ABD gibi son derece özelleştirilmiş bir çevre veya ekosistemde bu mücadele giderek zorlaşıyor. Çünkü bu bilgi çok cazip. Yalanlar gerçeklerden daha dramatik oluyor. Geniş bir kitle onları daha çekici buluyor. Sürpriz faktörü de var.

Kamu yayıncılığının halen sürdüğü diğer ekosistemlerde ise bu güçlendirip yayma sürecine polislik etmek daha kolay. Özellikle dezenformasyonun üretim, dağıtım ve güçlendirme sürecinin mali motivasyonu konusunda…

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – İNTERNET ARTIK OKUNAN DEĞİL İZLENEN BİR ŞEY

Etiketler
Journo

Journo

Yeni nesil gazetecilik sitesi