Televizyon

Program editörü ne iş yapar? Televizyonun görünmez gazetecileri

Televizyon programlarında sunucuların seslendiği ve izleyicinin görmediği rejideki o kişinin neler yaşadığını hiç merak ettiniz mi? Peki aranızda program editörlüğüne özenen genç gazeteci arkadaşlar var mı? Ben onlardan biriydim. Program ve canlı yayın editörlüğü konusunda tecrübeli meslektaşlarıma bu işin püf noktalarını sordum.

“Sevgili editörüm bu değil, diğer görüntüyü verelim.”

“Arkadaşlar değiştirin o alt yazıyı, konuğumuz öyle demek istemedi!”

“Editörümüzde bu görüntünün olması lazım, yoksa unuttunuz mu arkadaşlar?”

Medya sektörünün şartları büyük konuşmamayı gerektiriyor ama ben program editörlüğüne erken tövbe ettim. Bazen kamera arkasında yer almayı, Türkiye’nin gündemini değiştirecek bir haberi herkesten önce öğrenmeyi, ya da herkesin konuştuğu olayların arka planını, kimsenin görmediklerini bilmeyi özlesem de yaşadığım o stres ve maddi şartlar bana doğru bir karar verdiğimi düşündürtüyor.

Öte yandan birçok gazeteci tüm bunların farkında olsa da severek program editörlüğü yapmaya devam ediyor. Ben de mesleğin bugünkü durumunu öğrenmek için bu deneyimli meslektaşlarıma danıştım. Dijital çağda televizyonlardaki program editörlerinin görevleri nelerdir? Türkiye’de program editörlüğü hangi şartlarda yapılıyor?

Ece Aydın: Program editörlüğünden başka bir iş yapmak istemiyorum

Ece Aydın 30 yaşında ve Halk TV’de program editörlüğü yapıyor. 2011 yılında stajyer olarak başladığı ARTI TV’de biraz zaman geçtikten sonra profesyonel olarak program editörlüğü yapmaya başlamış. Devamında Habertürk, Sputnik Radyo, Uçankuş TV gibi kanallarda yine aynı görevde çalışmış. Aralarda muhabirlik yapsa da kariyerini bu zamana kadar program editörü olarak geçirmiş.

Keşke program editörlüğü yapacağıma muhabir olsaydım ya da başka bir alanda çalışsaydım dediğin oldu mu?
Muhabirlik yaptığım zamanlar da oldu. Muhabirlik ve program editörlüğünü beraber yaptığım zamanlar da oldu. Kanal yönetimleri ikisini aynı anda isteyebiliyor.

Ben program editörlüğü dışında bir alanda çalışmak istemezdim, ama şartlarımızın daha iyi olmasını isterdim. Ve elimde aslında bir zanaat da yok. Ne kadar bu işten şikâyetçi olsam da başka bir şey yapmak da pek istemiyorum sanırım… Yani memnunum demeye de dilim varmıyor. Sanırım ben biraz stresten besleniyorum. Bunların yanında bu iş bana yaşamamımı istediğim gibi sürdürecek olanaklar da sağlamıyor.

Her yerde mi böyleydi?
Evet, aşağı yukarı her yerde böyleydi.

Ece Aydın

Program editörlüğü gazeteciliğin diğer çalışma alanlarına göre canlı yayınların doğası gereği çok risk barındıran bir pozisyon. En az sunucu kadar, hatta bazen daha fazla bilginiz olması gerekiyor. Bir hata olduğunda bütün sorumluluk size yıkılabiliyor. Yani iyi gazeteci olmanız gerekiyor. Aynı zamanda da kamera arkasında kalmayı kabul ediyorsunuz ve sunucuya göre bunun maddi karşılığını çok daha az alıyorsunuz. Ece’ye bu durumu soruyorum:

Bütün bu çelişkiler seni düşündürüyor muydu?
Gazetecilerin bilgiye ulaşma konusunda bir amaç değil araç olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla öyle görünmese de burada isimlerin çok önemi yok. Evet, ekran önünde olanlar popüler oluyor ama yeri geldiğinde eleştirilere de maruz kalanlar ekran önündekiler oluyor.

Ben bu işin rejide çalışanından kurgucusuna kadar bir ekip çalışması olduğunu düşünüyorum. Herkesin konuya ilişkin bir fikri ve bakış açısı vardır. Bunları sentezlemeyi seviyorum. Hiç öyle egoları ile hareket eden birisi olmadı. Arkadaki beyin olmayı da belki biraz seviyorum.

Dediğim gibi bizler burada araç konumundayız. Önemli olan ne sunduğumuz oluyor. Seçtiğimiz bir kelime bile her şeyi şekillendirebiliyor. Seçtiğimiz her kelimenin başka bir anlamı var. Hanım ya da kadın demenin arasında bile büyük farklar var.

İsimler gelir geçer. Popülist bir iş yapıyoruz, insanlar iki gün sonra unutuyor. Ne hafızamıza kazındı ki? Bir iki müthiş işin dışında benim aklıma gelen pek bir şey yok. Zaten izleyici mesajı çok hızlı şekilde alıp tüketiyor.

“Editörü rahatlatan bir gazeteci ile çalışmak önemli”

Mutfaktan gelmeyen gazetecilerle çalışmanın dezavantajlarını yaşadın mı?
Tabii, mutfak tecrübesi olmayan birinin ekran önüne atılması işleri daha da zorlaştırıyor. Rejideki süreçleri bilmeyen kişilerin hoşgörülü olmamasını anlamlandıramıyorum. Ben en azından o süreçlere dâhil olmasam daha hoşgörülü olurdum. Çok sinirimin bozulduğu anlar oluyordu.

Uyumlu çalıştığın kişiler de olmuştur elbet… bazı sunucular da editöre iş bırakmayacak kadar iyi çalışır.
Çok insanla uyumlu çalıştım. İyi sunuculara örnek olarak Gökmen Karadağ’ı örnek verebilirim. Gerçekten inanılmaz birisi, her şeyini hiç açık bırakmayacak şekilde hallediyor. Editörü rahatlatan bir gazeteci ile çalışmak gerçekten çok önemli.

Magazinde çalıştığım sırada da çok iyi sunucularla çalıştım. Programda terslik olduğu sırada top çevirmeyi bilen sunucular beni çok rahatlatıyordu. Aynı dili konuşmak, editör ve moderatörün anlaşması bence çok önemli.

Bizden önceki kuşaklar böyle olmadığını anlatıyor ama bizim kuşakta editörler daha çok ekran önündeki kişinin asistanı olarak görülmeye başlandı. Bunun baskısını hissettiğin oluyor mu?
Ben mesleğe ilk başladığıda sunucuyu yerin dibine sokan çok editör gördüm. Ama biz bunu yapamıyoruz. Çünkü artık ekran önündeki kişinin daha fazla imtiyazı var. Popülerlik mesleğin önüne geçti, reyting kaygısı daha fazla öne çıkınca bilgi geri plana atıldı ve editörün de işlevi azaltıldı. Bunu biraz da biz sağlayamıyoruz. Bu editörün kendi duruşuyla da alakalı… Asistan durumundan çıkmak biraz da editörün elinde duruyor.

“Mehmet Ali Erbil’in hayatını kaybetmesinden çok korkuyordum”

Program editörlüğü yaptığım dönemde çok bunaldığım zamanlar oluyordu. Olumlu ya da olumsuz sıcak bir gelişme olduğunda herkes heyecanlanırdı. Benim ise  “Bize iş çıktı yine, yandık” dediğim zamanlar oldu. Mesleki deformasyon diyebiliriz. Bunu sen de yaşadın mı?
Tabii, kesinlikle oluyor. Seneler önce yazı nasıl geçireceğimizi, programları nasıl dolduracağımızı düşünüyordum. O sene 15 Temmuz oldu. Bütün yaz inanılmaz yoğunlukta çalıştık, ters köşe olmuştum.

Magazinde çalışırken de çok yoğundum. Şunu hatırlıyorum: Mehmet Ali Erbil yoğun bakımdaydı. Hayatını kaybetmesinden çok korkuyorduk. Çünkü onun hayatını kaybetmesi bütün doksanlı yılları taramamız demekti. Bütün hafta boyuna arşiv taramamız gerekiyordu, ekstra olarak onlarca VTR yapmamız gerekiyordu.

Büyük kriz anları yaşadığın oldu mu?
Çok büyük krizler yaşamadım. Bir keresinde Binali Yıldırım ve Recep Tayyip Erdoğan görüşüyordu. Ben bunu “BİNALİ, ERDOĞAN İLE GÖRÜŞTÜ” şeklinde ekrana vermiştim. Genel Yayın Yönetmeni, “Çabuk değiştirin o KJ’yi” diyerek rejiye koşmuştu. Bayağı fırça yemiştim.

“Siyaset de magazin gibi, önemsiz meseleleri TV’de abartabiliyoruz”

Magazin programlarında da çalışmış birisi olarak ekrana gelecek şeyi köpürteceğiniz, abartacağınız anlar olmuştur. Bu seni rahatsız ediyor muydu?
Magazin zaten köpürtme üzerine kurulu…. Sadece bir fotoğraf karesinden 5 dakikalık bir VTR çıkarıyorduk. Ve inanılmaz abartıyorduk. Bu en çok magazinde oluyor, görülenin neredeyse %90’ı abartı şeyler. Kendimle çeliştiğim yerler oluyordu.

Magazin dünyasında iki isim vardı. O kadın ve erkek hakkında sürekli VTR yapıyorduk. Ben o zaman arkadaş olduklarını biliyordum, gerçekten öyleydi. Bunu bilerek sanki varmış gibi köpürtüyorduk. Sadece oturup çay içiyorlardı. İlk başta zaten yalanlanıyordu. Sonra gerçekten sevgili oldular. Ortaya dolu dizgin bir aşk hikâyesi çıktı.

Mesele siyasette de biraz böyle aslında, önemsiz meseleleri abartabiliyoruz. Sonra gerçek oluyorlar, Türkiye’nin gündemine oturuyorlar.

Selin Yurdakul Şahin

Selin Yurdakul Şahin: Program editörü, canlı olanı kurgular

Selin Yurdakul Şahin mesleğe konuk koordinatörü olarak TELE1 TV’de başlamış. Rejide olmayı tercih ettiği için program editörlüğü alanında uzmanlaşmayı tercih etmiş. Bugüne kadar 1000’den fazla yayını yönettiğini söyledi. TELE1 TV’den sonra 3 sene milletvekili danışmanlığı yapmış. Ardından TV100’de çalışmaya başlayarak program editörlüğüne dönmüş. Şu an kendi kurduğu PR ajansında çalışıyor. Şahin, canlı yayınlarda yaşanan kriz anlarına dair ilginç şeyler anlattı:

Program editörlüğünün bir gazeteci için diğer pozisyonlara göre daha stresli bir alan olduğunu düşünüyor musunuz?
Büyük bir sorumluluk çünkü canlı olan bir şeyi kurguluyorsunuz. Oluşacak en ufak problem, spikerinden konuğuna herkesin üzerine yapışabiliyor. Ve bu sorumluluğu taşımak çok zor. Canlı yayında son dakika gelişmeleri olabiliyor. Çığ düşüyor, deprem oluyor ya da birisi ölüyor. Sıfırdan her şeyi yeniden kurmanız gerekiyor. Böyle çok şey başıma geldi.

Rejisinde görevli olduğum bir canlı yayında Mesut Yılmaz hayatını kaybetti. Yayında konuk olarak bir ekonomist ve bir emekli asker vardı. Muhabirimiz hastanenin önündeydi, dönemin bakanlarına ulaşmaya çalıştık. Ama yayın asıl olarak stüdyoda dönüyor. Konuklarımıza döndüğümüzde soğuk bir şekilde “Önemli bir adamdı” diyerek kestirip attılar. Zor durumda kaldık. Programın asıl sunucusu Ahu Özyurt’tu. Mecburen kendi yayınına bağladık, yayını o şekilde kurtardık. Böyle durumlarda gündemden kopmak mümkün değil, çünkü reyting savaşı devam ediyor.

“İnsanlar bu tip şeyleri kurguladığımızı düşünüyor ama böyle bir şey yok

Bu reyting savaşı sırasında bir meseleyi gereğinden fazla köpürttüğünüzü ve pişman olduğunuzu hatırlıyor musunuz?
Çıkışları çok fevri olan bir konuğumuz vardı. Yazar Mustafa Albayrak… O gün daha da asabi bir günüydü. Yayında ettiği bir laf sosyal medyanın gündemine oturdu. “Erdoğan’a ram olacaksınız, itaat edeceksiniz” dedi. Karşısında gazeteci Barış Yarkadaş ve ekonomist Emre Alkin vardı. Kendilerince gereken cevapları verdiler, biz de yayını sorunsuz atlattığımızı düşündük ama sosyal medya uzun süre peşimizi bırakmadı. İnsanlar bu tip şeyleri kurguladığımızı düşünüyor ama böyle bir şey yok.

Kanal yönetimi bu meseleye nasıl tepki verdi?
Tamamen rayından çıkmadığı için sert tepki gösterilmedi, gerektiği şekilde toparlamaya çalıştık. Görüşlerin eşitlendiği programlar, cevabın verilebildiği programlar sorun yaratmaz. En çok dikkat ettiğimiz şey karşı görüş olması; örneğin CHP eleştiriliyorsa CHP’yi savunacak birisi stüdyoda mutlaka olmalı. Bu her konu için geçerli, bu denge konusunda uzmanlaşıyoruz zaten…

Bunun dışında konunun ateşli tartışılmasını tercih ediyoruz. Çünkü izleyici bundan hoşlanıyor. Ama kimsenin bilerek tartışma yarattığını düşünmüyorum. Bu dengeyi tabii başka şekillerde de gözetiyoruz. Sert çıkışlar yapabilecek birisinin karşısına aynı tonda birilerini bulmaya çalışıyoruz. Öyle olunca da programlar biraz sert geçebiliyor.

Çok sessiz konuklar, uzman da olsa tercih edilmiyor

Konuk seçerken bunun dışında nasıl bir tipoloji tercih ediyorsunuz? Konuya en hâkim kişi mi seçiliyor, yoksa başka unsurlar da etkili oluyor mu?
Bir defa her konuk sizin çalıştığınız kanalı tercih etmeyebiliyor. Bazı konuklar sabahları ya da geç saatlerde katılmak istemiyor. Konuk seçerken ben ilk olarak alanında uzman olmasına tercih ediyorum, herkes böyle yapar. Ama aynı zamanda anlatımıyla seyirciyi yakalayabilen insanları tercih ediyoruz. Çok sessiz konuklar meseleye ne kadar hâkim olsa da pek tercih edilmiyor.

Konuklar artık yayınların olmazsa olmazı hâline geldi. Kriz anlarında nasıl konuk buluyordunuz? Kanallar arasında bunun da rekabeti oluyor mu?
Bir yayınımız başlamadan hemen önce Sabiha Gökçen Havalimanı’na inmek üzere olan bir uçak düşmüştü. Muhabirlerimiz hemen oraya gitti. Biz de uzman aramaya başladık. Sonra muhabir arkadaşlarımız yardımcı oldu. Resmen kaza alanından uzman bulup stüdyoya getirmiştik.

Benzer şeyler yaşadığım oldu. Suriye’de 33 şehit verdiğimiz gün sabaha doğru mesaj sesleriyle uyandım. Hemen sabah servisiyle kanala gittim. Acil durumlar için çağırdığımız ve çok izlenen bir konuğumuz vardı. İlk aklıma gelen onu aramak oldu. Hemen onu da araçla aldık, stüdyoya soktuk. Saatlerce stüdyoda kaldı.

İşlemek istediğimiz ama malum durumlardan dolayı işleyemediğimiz zamanlar oldu. Çok can sıkıcı oluyordu. “İkinci baro” tartışmaları vardı, o sırada baro başkanları polis müdahalesine maruz kalıyordu. Biz de görüntüleri ekrana veriyoruz. Bir yerden sonra telefon çaldı. Konuyu değiştirmek zorunda kaldık.

Candan Yıldız

Candan Yıldız: Yönetici olsam da editörlükten hiç vazgeçmedim

Candan Yıldız benim program editörlüğüne ilk başladığım yer olan ARTI TV’de program koordinatörü olarak çalışıyordu. Kendisinden öğrendiklerim için ona çok şey borçluyum. Sonrasında Halk TV’de de beraber çalıştık.

Programlara dair sorun olduğunda farklı farklı kanal yöneticilerinden “Candan halleder” lafını seneler içinde çok duydum. Çoğu zaman onlarla da kavga etti. Ona rağmen alanında hep sektörün aranın ismi oldu. Kolay değil… Medyanın geldiği durumu düşününce halen birilerinin sadece gazetecilik ahlâkına dayanarak mücadele ettiğini, yeni şeyler üretme ısrarını ve genç gazetecilerin önünü açma istediğini görmek giderek zorlaşıyor.

Program editörlüğüne ne zaman başladınız ve hangi yapımlarda görev aldınız?
Haber merkezlerinde çalışmaya başlamam 2000’li yıllarına başlarına dayanıyor. Ağırlıklı olarak işin mutfağındaydım. Editörlük de yaptım, program koordinatörlüğü de…

Atladığım işler olabilir ama bir düşününce şunları sayabilirim: Kanal D’de Fatma Yücel ile kadınlarla ilgili bir program yaptık. Orada daha çok muhabirlik görevindeydim. Ama aynı zamanda işin mutfağındaydım. Sonrasında TV8’de haber merkezinde görev aldım. Gül Selçuk ile beraber “Dünya Geleceğini Arıyor” isimli bir program önerisi yapmıştım. O program çok önemli konulara değinmiş, çok önemli isimler konuk olmuştu. O programın fikir annesi bendim; hem yapımcı hem de editör gibi çalıştım.

Sonrasında CNN Türk’te haber merkezine bağlı olarak Şirin Payzın ile çalıştık. Sabah programlarının bir tür avangardı olan bir program yaptık, çok farklı perspektiflerde ana akım medyanın dar sınırlarını zorladık. 2009’a kadar orada çalıştım. Yurt dışına çıktım. Döndükten sonra İMC’de program editörlüğü yaptım. Banu Güven ile beraber haberleri hazırladık. ARTI TV’de program koordinatörü olarak çalıştım. Son olarak da Halk TV’de program müdürü olarak çalıştım. Yönetici olsam da hiç editörlükten vazgeçmedim.

Bu soruyu sizden önce konuştuğum arkadaşlara da sordum. Ama siz bizden önceki kuşak olduğunuz için cevabınızı daha çok merak ediyorum. Yayını bu kadar düşünmenize, emek vermenize rağmen kamera arkasındasınız. Deyim yerindeyse kaymağını ekran yüzleri yiyor. Ve daha iyi paralar kazanıyor. Bu çelişkiyi yaşadığınız anlar oldu mu?
Tabii, olmaz olur mu… Ama şu açıdan mütevazı olmayacağım: Ben hep gündemi sıkı takip eden birisi oldum.  Gündemin dar ve kısıtlı tartışmalarını aşan ve onu ileri bir yere taşımaya çalışan, ya da gündemde gözükmeyeni gösteren programların inşacısı olmayı çok önemsedim.

19 Mayıs bayramlarında resmi tarihin anlatısı dışında gençlerin gerçek sorunlarını anlatan programlar yaptık. Özgürlük arayışından, yaşam tarzı arayışına kadar… Tabii şimdi artık bunlar parlak fikirler değil, o zaman için anlatıyorum. Ya da Kanal D’de bir kadın programında feminist yanları güçlü bir mutfakla çok farklı şeyler yaptığımızı hatırlıyorum. O programlar sayesinde “töre cinayeti” denilen kavramı mahkum etmiştik.

Spiker olmak: Dıştan güzellik değil içten habercilik

“Kadınların çok sık yaşadığı bir durum, sadece gazetecilikle alakalı değil”

Mesela şunu da hatırlıyorum: Seneler önce Şirin Payzın ile çalışırken programın sonunda Payzın’ın “Bu programı Candan Yıldız ile beraber hazırladık” dediğinde çok mutlu olmuştum. Çünkü orada görülmeyen bir emek var. Bu emeğin görünür kılınması, görünür olmasını sağlayan bir tutum insanı mutlu ediyor.

Bu aslında kadınların çok sık yaşadığı bir durum, sadece gazetecilikle alakalı değil… Evde de iş yerinde emeğin görülmez. Mesleğimizde de bunu çok yaşadık. O açıdan kadın ekran yüzleri ile kadın editörlerin arasındaki dayanışmanın bu açıdan da çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Para meselesini samimi olarak çok sorun ettiğimi hatırlamıyorum. Ama Türkiye’deki medya düzeninde medya elitleri her zaman daha çok kazanır. Onların arkasını toparlayan, onları fikirleriyle besleyen insanlar hep geride kalır ve daha az ücret alır. Ama emeğimin yok sayılmasının beni rahatsız ettiği çok oldu.

Halk TV’den örnek vereyim: Geçen sene orman yangınlarının olduğu sırada kanal bizi yangın bölgesine gönderdi, orada 2 program yapılacaktı. Perşembe günü Gökmen Karadağ’ın sunduğu “Açıkça” programı, cuma günü de Özlem Gürses’in “Perdenin Önü Arkası” programı vardı.

Saldırıya uğrayan program ödül aldı ama bir teşekkür eden bile olmadı

Perşembe günü oraya ulaştığımızda yayına saatler kalmıştı. Orada yerelden birçok insanla kontak kurdum. Doğru kişiyi bulmak için onlarca görüşme yaptım, insanlarla yüz yüze görüştüm. Çünkü canlı yayını riske atamazdık. Yangın söndürmede çalışanlardan siyasilere mağdurlara kadar birçok insanı yayına aldık. Çok yoğun bir konuk sirkülasyonu oldu. Program müdürü olarak hiç gocunmadan bütün bunlarla uğraştım. Yayın planlaması tamamen benim üzerimdeydi.

Sonrasında canlı yayın sırasında programa fiili bir saldırı oldu. Saldırıdan itibaren kaymakama ulaşmaya çalıştım, saldırganların arabasının plakasını öğrenmeye çalıştım. Bu program Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından ödüllendirildi. Burada bana bir teşekkür edilmedi. Emeğim görülmedi. Buna alışkınız, erkekler söz konusu olunca daha da alışığız. Ama orada görülmeyen kahraman bendim.

Haber editörlerinin imzaları daha görünürdür, ama benzer serzenişler orada da var. Bir haber ajansın geçtiği çerçeveden görmek var, bir de haberi başka bir açıdan görmek ve başka şeyler katmak var. Burada da editörlerin imzası bazen görünür olmayabiliyor. Ne kadar kolektif bir emek de olsa haber merkezini güçlü kılan editöryel güçtür. Burada emek ne kadar değer görürse o haber merkezi o kadar güçlü olur.

Sizden önce konuştuğum bir editör arkadaşımız, editörlerin asistan muamelesi görmeye başladığını söyledi. Haklılık payı var mı?
Bu gerçek… Bir sunucu vardır; gerçekten meslekten gelmiştir, sahayı biliyordur. Onun editöryel müdahale alanıyla, sadece spikerlik yapan ekran yüzlerinin müdahale alanının farklı olması normaldir. Bu müdahale mesleki ahlâka, tecrübeye ve heyecana dayanıyorsa editörün direnci de azalıyor. Burada rıza yaratılması gerekiyor. Aslında eşdeğer işi yapan ama eş olmayan iki editörün fikir birliğinden söz edebiliriz, böyle de olması gerekiyor.

Mesela yıllarını Ankara kulislerinde geçirmiş ve sonrasında ekran önüne geçen bir gazetecinin bilgi birikimi, deneyimi ve ilişki ağı genç bir editörden her zaman daha fazladır. O gazetecinin editöryel müdahalesini patronaj olarak görmemek gerekiyor.

“Medyadaki iktisadi altüst oluş süzgeçleri ve ara elemanları ortadan kaldırdı”

Sorduğumun tam tersi de olabiliyor. 18 yaşında bir çocuğu editör koltuğuna oturtuyorlar, o zaman mesleğe ezilerek başlıyor.
Editörlük meselesi o kadar ucuzlatıldı ki mesleki olarak yeni gelen bir arkadaş canlı yayın editörü olabiliyor. Halbuki editörlük hata kaldırmayan, belli süreçlerden geçilmesi gereken bir pozisyon. Bir haberin geçmesi gereken süzgeçlerin azaldığı bir medya düzeninden bahsediyoruz. Bunun çok nesnel nedenleri var. Medyadaki bütün bu iktisadi alt üst oluş bütün bu süzgeçleri ve ara elemanları ortadan kaldırdı.

O yüzden editör olmanın daha hızlı mümkün olduğu bir sürece girdik. Yani bu kadar hızla o editör koltuğuna oturmuş kişi ile yılların tecrübesi bir ekran yüzünün çatışması çok normal. Ama meselenin şuna dönmemesi gerekiyor: Mesleki bir hiyerarşi olabilir, bunun ezme ezilme ilişkisine dönmemesi gerekiyor.

Ayrıca genç bir editörün ilgi alanları ve dünyaya bakışı sunucuya bambaşka bir pencere de sunabilir. Çünkü bir süreden sonra biz zehirleniyoruz. Bir vasat var ve bunu sürekli ürettiğinde aslında mesleki olarak kısır kalıyorsun, daralıyorsun. O zehirlenmeden henüz nasibini almamış genç bir editörün fikri katkısına açık olmak gerekiyor. Zaten akıllı bir ekran önü, güçlü bir editörün kendisini de güçlü kılacağını, daha güvende olacağını bilir.

Tam tersini yaşadığınız oldu mu? Vasat bir sunucu ile çalıştığınız, hazırladığınız içeriği aynı derinlikte ekrana taşıyamadığı zamanlar oldu mu?
Vasat ekran önleriyle çalışmadım ama gözlemlerimi biliyorum. Spiker düzeyinde bir haber sunucusuyla ondan çok daha deneyimli bir editörün çatışmalarına şahit oldum. Bazen olmadığı oluyor. Kurguladığım akışı sunucunun o derinlikte yansıtamadığı oldu ama mesleki hayatımda bu çok olmadı.

Beraber çalıştığımız yerlerde yöneticilerin ekran önlerine dair değerlendirmelerinde “Candan onunla baş eder” lafını duyduğumu çok hatırlıyorum. Editörler sunucularla baş etme konusunda çok zorlanır. Sonuçta bu ekran yüzleri binlerce seveni olan kişiler olabiliyor. Siz bunu nasıl başarıyordunuz?
Bu biraz yıllanmışlık isteyen bir şey, tabii bu sadece yaş almakla alakalı değil. Tırnak içinde, mesleki alandaki çatışmaları göze almakla alakalı olduğunu düşünüyorum.

Ben ekran önündeki kişilerle çok kavga ettim. Sonucta profesyonelsin, karşındaki insan da öyleyse “nerede kalmıştık?” diyerek devam ediyorsun. O çatışmalar da bir süre sonra ya hakiki bir kopuşu getiriyor ya da işler daha iyiye gidiyor. Burada editör işsiz de kalabiliyor. Ama bu çatışmayı göze almadığında bir süre sonra editör olarak sen teknik bir elemana indirgeniyorsun.

Prodüktör olmak: ‘Seni ekran önünde görecek miyiz?’

“İtiraz etmezseniz editör olamazsınız, genç kuşakta bunu az görüyorum”

Editör burada tartışmaktan kaçınmazsa, aslında mesleğine sahip çıkarsa alanı o kadar genişliyor. Bu siyaset için de böyle, siyasal alanı genişletmeye cesareti olmayan siyasetçiler olduğu sürece vasat ile yaşamaya mahkum olacağız.

Ama ben genç kuşak editör arkadaşlarda bu itirazları az görüyorum. Size de söylüyordum: Bu itirazlar az olursa hakiki anlamda editör olamazsınız.

Hazırladığınız bir içeriği sonradan gereksiz bulduğunuz ya da konuyu abarttığınızı düşündüğünüz oldu mu?
Çok hatırlamıyorum, belki de yaşamışımdır. Ama bir kısır döngünün içindeyiz. “Sağdan say üç konuk, soldan say üç konuk” kısır döngüsünün içindeyiz. Bu konu aslında editörün toplumsal alan mücadelesine ne kadar dönük olduğu ve kendini ne kadar yeniyebildiği ile çok alakalı duruyor.

Eskiden mesela çocuk haklarını konuşmazdık. Bu perspektif bir editörde yoksa 23 Nisan’da önerisi en fazla “Teyzemin kızı programı sunsun” olur. Bu zaten verili 23 Nisan algısının yeniden üretilmesi olur, editörün aslında hiç bir şey yapmaması demektir.

Bunlar artık çok parlak fikirler olduğu için söylemiyorum, nereden nereye geldiğini anlatmak için diyorum. Mesela editör bir çocuk işçiyi ekrana çıkarıp pat diye izleyicinin yüzüne de çarpabilir.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Editör gösterilenden farklı bir bakış açısına sahipse o zaten yayına yansıyor. Yayına yansıtılan şey buradan besleniyorsa, “Yanlış bir program yaptık” ya da “Gereksiz köpürttük” deme ihtimali çok çok azalıyor. Bu biraz da tercih meselesi olarak duruyor.

Kriz anları da bir editör için hayati önem taşıyor. Mesela sizinle 15 Temmuz gününü konuşmuştuk. Siz o zaman sonrada kapatılan İMC TV’de çalışıyordunuz. O geceyi nasıl kotarmıştınız?
15 Temmuz günü kanalda değildim, arkadaşlarımla bir yerde çay içiyordum. Mesajlar gelmeye başladı, söylentiler var. Hemen Ankara’daki gazeteci arkadaşlarımızı aradım. Biz zaten darbeleri yaşamış gazeteciler olduğumuz için bu ihtimali hemen koyduk, en azından bir şeyler olduğunun farkına vardık.

Ben hemen taksiye atladım. Saat daha 19.00 civarıydı. Kanala ulaştım. 21.00’den sonra zaten yollar büyük ölçüde kesildi. Kanalda az insan vardı. Normal mesai saatinin dışında bir saatti. O refleksi gösterip gelenler çok azdı.

Bilgisayarın başına oturdum. Ajanslardan gelen haberi editöryel süzgeçten geçirerek ekrana yansıtmaya başladım. Ekran önünde arkadaşımız Duygu Özel vardı. Kesintisiz yayına geçtik. Meclis sığınağında bütün partilerden vekillerle bağlantı yaptık. Ankara muhabirimiz Nergis Demirkaya’nın, Ceren Bayar’ın, Turgut Dedeoğlu’nun büyük emekleri oldu.

Bir yandan ekrana nasıl bir başlık atacağımızı düşünüyoruz. Gelen bütün bilgiler çelişkiliydi.

İMC TV dönemin en muhalif kanalıydı. Askerlerin kanala gelme ihtimalini düşündünüz mü?
Hayır, işe o kadar yoğunlaştık kı o sırada aklımıza gelmedi.

Sonra ekran yüzümüz Duygu artık konuşamamaya başladı. Ekrana çıkacak ikinci kişi yok. Birisi “Candan sen çık” dedi ama benim öyle ekran deneyimin pek yok. Kamerayı çok seven birisi de değildim. Ama yapacak bir şey yok. Duygu limitlerini gerçekten çok zorlamıştı. 7 saat boyunca yayında kaldı. Sadece ufak tanıtımlar giriyoruz.

Duygu gece 2 gibi yayını bıraktı. Ben sabaha kadar devam ettim. Sonrasında Erdoğan’ın ve bakanların açıklamaları geldi. Meclis sığınağına sürekli bağlandık. Hepsini canlı verdik. Öyle bir deneyimim oldu. Korktuğum gibi çok kekelemedim. Orada tamamen her şeyi olduğu gibi vermek ve darbe karşıtı bir yayın yapma duygusu ile çalıştığımı hatırlıyorum.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

Mehmet Demirkol: Televizyonlar YouTube’a, YouTube televizyonlara yaklaşacak  

Onur Dalar

1988 yılında İstanbul'da doğdu. Çeşitli dergilerde muhabir; Star TV, Artı TV ve son olarak Halk TV gibi kanallarda program editörü olarak çalıştı. Serbest gazeteci olarak mesleği sürdürüyor.

Journo E-Bülten