Yorum

Elçi’ye zeval

İktidarın yalan ve hileler üzerinden üretildiği zamanların en güçlü mücadele aracı, hakikat elçiliğidir. Eğer devletin uygulamalarına karşı kamuoyu yaratmak istiyorsanız, olup-bitenleri olduğu gibi nakletmeniz yeterlidir. İnsanları her zaman hakikatler harekete geçirmez ama hakikati bilmek onlarda bir tutum, pozisyon oluşturur.

Temel hak ve özgürlüklerin ihlâlinin asli dinamosu devlet ve onun baskı araçlarıdır. Elbette insan haklarını çeşitli gruplar, örgütler, cemaatler de ihlâl eder ama devlet, kendisi dışındaki organizasyonların yaptığı ihlâlleri de önlemekle mükelleftir.

Gazeteci, teorik olarak şöyle basit bir işleve sahiptir: Herkesin gidip bizzat göremediği olayları gidip izlemek ve bunu herkese göstermek, okutmak, izletmek. Gazeteci, hakikatin elçiliğini yapar ve bu yüzden çoğunlukla zeval görür. Hakikatin aktarıcıları sadece gazeteciler değildir elbette. Tanıklar da, gördüklerini naklettikleri zaman birer hakikat elçileridir. Örneğin Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi.

Katıldığı bir TV programında Elçi, PKK’nin terör örgütü olmadığını ifade etti. Elçi, PKK’nin en etkin olduğu bölgelerden birinde, ömrünü Diyarbakır’da insan hakları mücadelesi vererek geçiren bir avukat. “PKK terör örgütü değildir” sözü üzerine maruz kaldığı tehditler ve kovuşturma, mevcut iktidarın fabrika ayarlarını bir kez daha ortaya koydu. O ayarların kurulumu sanıldığı gibi AKP’nin iktidara geldiği 2002’de değil, 1923’te yapıldı ama meselemiz şimdilik bu değil. Yine de vurgulamak gerekiyor ki Cumhuriyet tarihi, özellikle Kürt realitesini (veya hakikatini) gizleme, perdeleme tarihidir aynı zamanda. Buna karşın Kürt hareketinin tarihi de devletin yarattığı enkazın boyutlarını öncelikle Türkiye’nin batısına, daha sonra da tüm dünyaya gösterme çabasıdır. 1990’larda onlarca Kürt gazetecinin Kürdistan sokaklarında öldürülmesinin sebebi tam da bu çabayı berhava etmekti.

KAZANAMAYABİLİRSİN
Elçi’nin tehdit ve kovuşturma karşısındaki cesur ve onurlu duruşunun her şeyden önce ifade özgürlüğü mücadelesi yürütenler açısından gurur verici olduğunu belirtmek gerekiyor. AKP’nin ve devletin, Kürt meselesi konusundaki irkârcı tutumunu sürdürülebilir kılmasının en önemli aracı, kişilerin düşüncelerini, tanıklıklarını ifade etme hürriyetini hem yargı hem de linççi güruhların baskısıyla engellemekse, buna karşı yürütülecek mücadele de bellidir: İfade hürriyetinin arkasında cesaretle, onurla durmak. Orwellyen bir Türkiye’yi tasarlayanlara karşı zaman zaman fısıldamak, homurdanmak, birbiriyle ‘irtibatı’ koparmamak, ‘haberleşmek’ bile hayati önem taşıyorken şunu unutmamalıyız: Bir düşünceyi ifade etmenin yasaklanmaya başlanması sırasında verilen mücadelenin bedeli, daha önce kaybedilmiş bir özgürlüğü geri kazanma mücadelesinin bedelinden çoğunlukla daha azdır. O yüzden bir hakkı, “elbet bizim de günümüz gelir” diyerek kaybetmeyi kabullenmek, ileriye çok çetin bir mücadele mecburiyetini bırakmaktan başka bir anlama gelmez.

Tarih, direnmediği için kaybettiği hakları, daha sonra on yıllarca mücadele ettiği halde geri alamamışların hazin öyküleriyle doludur.

‘BEYAZ TOROS’LAR
PKK’nin terör örgütü olmadığı dile getiren Tahir Elçi’ye yönelik basınç sadece bu isyanın kaynağını oluşturan milyonlarca Kürde yönelik bir gözdağı değil aynı zamanda gazetecilere, yazarlara, kanaatlerini kamuoyuyla paylaşma araçlarına sahip olan herkese yönelik bir tehdit olarak okunmalı. Bu gözdağı hamlelerini devlet ve AKP dahil tüm hükümetler zulüm politikalarıyla sürdürdü. Yüz binlerce Kürt, bu uğurda can verdi, hapis yattı, sürgünde yaşamak zorunda kaldı. PKK ve Kürt realitesini dile getirdiği için devletin şoförlük yaptığı Beyaz Toros’lar binlerce Kürt muhalifini kanlı göllere taşıdı. Şu anda devletin içinde bulunduğu kriz, yeni model ölüm araçlarının artık o kan gölünde ilerleyememesindendir.

RIZA İMALATHANESİ
Devletin veya iktidarın tartışmamızı istemediği sadece PKK değil, kendisinin müsebbip olduğu her şey! “Ya terör örgütü dersin ya da hapsi boylarsın” tehdidi, aslında hakikatten duyulan korkunun baskıyla kapatılması çabasından ibaret. Tüm gazetecilerin, tanıkların, kanaat önderlerinin hep bir ağızdan (devletin ağzından) “PKK terör örgütüdür” dediğini düşünün. Hakikat değişecek mi? Değişti mi? Değişmedi ve değişmeyecek ama aslında esas soru bu değil. Zira hakikatin değişmesinin mümkün olmadığını devlet de biliyor. Esas hedeflenen, hakikati değiştirmek değil (hakikati değiştirmek için Kürt sorununu çözmek gerekir) sorumluyu gizlemek ve suskunluğa razı/ikna etmek.

Görüneni değil, gösterileni ‘hakikat’ olarak algılamamızı istiyorlar. Bunun için yargının, polisin, her türlü zor aygıtının etkisini maksimum düzeyde kullanmaya çalışıyorlar. Siz bu baskı araçlarına bir kere razı oldunuz mu, rızanın imalathanesini kendi elinizle kurup devlete devretmiş olursunuz.

ELÇİ’YLE DURMAK
İfade özgürlüğünü sınırlama kudretini kendinde gören bir iktidar, asla orada durmakla yetinmez. Kürtlere yönelik basıncın sonuç alıcı olduğunu hissettiği anda başka muhaliflere yönelinmesi işin doğası gereğidir. Dikkat edilirse Kürt meselesine yaklaşım konusunda AKP ve devletten pek farklı bir perspektife sahip olmadığı halde İpek-Koza grubuna da ‘el atıldı’.

24 Temmuz’da, TSK’nın Kandil’e gerçekleştirdiği hava harekatıyla eşzamanlı olarak onlarca Kürt basın-yayın organına erişim yasaklanmıştı, o yasak devam ediyor. İzleyen süreçte Kürt gazetecilerin başına silah dayadılar. Hükümete yakın medyada manşetleri kabadayılar atar oldu. MİT’le veya benzer kurumlarla münasebeti olduğu düşünülen bazı kalemşörler tek tek gazetecileri hedef göstermeye başladı. Doğan Grubu’na, oradan Ahmet Hakan’a saldırdılar. Nihayet sıra İpek-Koza grubuna da geldi. Büyük olasılıkla zamanla hükümet yanlısı medya içinde de ayrışmalar ve tasfiyeler, birbirini hedef göstermeler başlayacak, hatta başladı bile. Mutlak iktidar, mutlak sessizliği gerektiriyor. Eğer siz, başkasının susturulmasına sessiz kalırsanız, aslında kendi susturuluşunuzun yolunu döşersiniz. Burada herkes kabul eder ki, ilk hedef Kürt gazetecilerdi. Tahir Elçi, bir TV kanalındaki ifadeleriyle şu anda sesi kıstırılan veya kıstırılacak olan herkese bir turnusol kağıdı açtı. O kağıda atacağınız imza, yarınınızı belirleyecek. Tahir Elçi’nin ifade hürriyetinin yanında durmaktan imtina ederseniz, kendinize yapılacak operasyonların pimini kendi elinizle çekmiş olursunuz. Zira Elçi’ye zevale sessiz kalmak, sözün taşıdığı hakikate sahip çıkmamaktır.

İrfan Aktan

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal, birdirbir.org ve zete.com'da muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. 'Nazê/Bir Göçüş Öyküsü' ile 'Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu' kitaplarının yazarı.

Journo E-Bülten