Söyleşi

En zor şartlarda nasıl gazetecilik yapılır? PKK’nın tam 30 yıl önce kaçırdığı Kadri Gürsel anlatıyor

Gazeteci Kadri Gürsel, tam 30 yıl önce bugünlerde PKK tarafından kaçırılmış, 26 gün boyunca yaşadıklarını, yakın tarihin en önemli gazetecilik kitaplarından olan Dağdakiler’de anlatmıştı.

Demokrasi yine ağır bir baskı altına alınırken ‘yeni çözüm süreci’nin tartışıldığı bugünlerde Gürsel ile “gazeteciliğin ideolojisini” konuştuk. Haberciler en zor şartlarda bile nasıl nesnel kalabilir? Demokrasinin olmadığı ülkelerde nitelikli gazetecilik yapılabilir mi?

“Kürt sorunu üzerine kafa yoranlara düşünce gıdası sağlayabilmek” için yazdığı Dağdakiler deneyimi üstünden bu soruları Journo takipçileri için yanıtlayan Kadri Gürsel, ‘çözüm süreci’nin dününü ve bugününü de analiz etti.

Tam 30 yıl önce, o dönem AFP muhabiri olarak görev yapan Kadri Gürsel ve Reuters foto muhabiri Fatih Sarıbaş, Türk ordusunun Kıbrıs’tan bu yana en büyük sınır ötesi operasyonu olan Çelik Harekâtı’nı izlemek üzere Kuzey Irak’taydı.

Cizre ve Uludere bölgesinden bir önceki yaz kaçıp sınırı geçen binlerce Kürt mültecinin toplandığı Atruş kampında 31 Mart 1995’te röportaj yapan iki gazeteci, o akşam Habur sınır kapısından Türkiye’ye döndü.

Nusaybin yolunda, iki kadın militan, içinde Kadri Gürsel ve Fatih Sarıbaş’ın da bulunduğu araçları durdurdu. Daha kalabalık PKK’lı bir grup tarafından kimlik kontrolü yapıldı. İki gazeteciye, “Sizi alıkoyacağız, o yönde talimat aldık, bizimle gelmeniz gerekiyor” denildi.

Gürsel ve Sarıbaş, sonraki 26 gün boyunca, Mardin ve Şırnak arasında uzanan Bagok-Gabar bölgesindeki dağlarda dolaştırıldı. Kimi zaman yakınlardaki bir çatışmadan gelen makineli tüfek ve havan seslerini dinlediler, kimi zaman Cobra helikopterlerinin roketatar ateşinden canlarını zor kurtardılar; kimi zaman aç-susuz, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan kaçıp mağaralara sığındılar.

PKK iki gazeteciyi 26 Nisan 1995’te serbest bıraktı. Kadri Gürsel, o 26 günün hikâyesini, Dağdakiler isimli kitabında anlattı. 1996’da Metis’ten çıkan kitap, yayınevinin bağımsız gazetecilik çalışmalarının yayımlandığı “siyahbeyaz” serisinden…

Gürsel, yıllardır Kürt meselesini ve PKK’yı izlemiş bir gazeteci olarak bu kitapta “dağdakilerin” ne istediğine bakıyor. PKK değil, dağdakiler… Çünkü onun deyişiyle “Örgüt başkadır, insan başka…”

Gazetecinin kendi ideolojisi vardır

İktidarın bir yandan PKK’nın silah bırakmasını da kapsayan “yeni bir çözüm süreci” başlattığı, bir yandan seçilmiş siyasetçileri ve anayasal hakkını kullanan yüzlerce öğrenci ile habercileri hapse atıp darbe yapmakla suçlandığı bugünlerde Kadri Gürsel ile, 30. yaşına giren Dağdakiler kitabında paylaştığı deneyimler üstünden “en zor koşullarda gazetecilik yapmanın olanaklarını” konuştuk.

Daha kaçırılmadan önce, Atruş kampına giderken yaşadığınız bir çelişki, hatta bir hesaplaşma dikkatimi çekti. Haber yapmak üzere Habur’dan geçmeye çalışıyorsunuz, güvenlik güçlerinin geçişinize izin vermesi için “Yabancı basında çalışıyoruz ama Türk’üz” diyorsunuz, kampa girmek için de PKK’nın Türk basınına güvensizliği nedeniyle “Türk’üz ama yabancı basına çalışıyoruz” diyorsunuz. Yani bir taraf için sakınca olan şeyi, diğer tarafla kapatmışsınız ve bu sayede habere ulaşabilmişsiniz. Ayrıca yaşadığınız şu ikilemi yazmanız da bence çok çok önemli. Siz tarafınızı seçmişsiniz tabii ama gazeteciliği seçmeyenler de olduğunu anlayabiliriz sizin de bu sorgulamanızda. Şunu diyorsunuz kabaca: Kuzey Irak’ta, diyelim ki, Türk savaş uçaklarının PKK ile ilgisi olmayan sivilleri bombaladığına dair bir olayla karşılaştım, bunu yazmazsam gazeteciliğe ihanet. Yazarsam Türkiye’ye karşı açılan kampanyanın bir aktörü olarak algılanırım ve birilerinin gözünde vatana ihanet etmiş olurum. Uzattım ama gazeteciler haberin tarafı olmaya zorlandıkları böyle çetin şartlarda nasıl nesnel kalabilir?

Buna biraz uzun cevap vereceğim. Gazetecinin ait olduğu ülkeye, gruba, topluluğa veya bunların ideolojisini benimsemeye, onunla uyumlu şekilde hareket etmeye mecburiyeti yoktur. Olamaz. Gazetecinin kendi ideolojisi vardır, o ideoloji de daima nesnellikten, gerçeklikten, doğruluktan taraf olmaktır.

Doğru, düzgün, hakkı verilerek yapılan gazetecilik doğrudan demokrasiye hizmet eder, ayrıca daha fazlasına, yani gazetecilik için gazetecilikten fazlasına, şu veya bu ideolojinin çizgisindeki bir gazeteciliğe ihtiyaç yoktur. İyi gazetecilik, sağlıklı ve işleyen bir demokraside daima sonuç üretir, bu sonuç siyasal değişimdir. Gazeteci ve gazetecilik demokrasinin olduğu yerde yaşar, yaşadıkça demokrasi güçlenir, demokrasi güçlendikçe gazeteci kendisini iyi hisseder. Gazeteci, mesleğinin ideolojisi gereği demokrasiyi savunur elbette ama bu savunu mesleği icraat etmekle gerçekleşir. Gazetecinin ideolojisi, demokrasinin ayrılmaz parçası olduğunu, demokrasi varsa var kalacağını, olmazsa yok olacağını bilmektir.

Gazeteciliğin ideolojisi sınırları aşan bir ideolojidir ve dünyanın en enternasyonalist insanları aslında gazetecilerdir. Birbirlerinin dillerini bilmese bile, iyi gazeteciler, gazeteciliği ciddiye alarak yapanlar, ona değer verenler her zaman çok iyi anlaşırlar. Aralarında tarihin, coğrafyanın ve kültürün engelleri olmadan birbirlerini çok kolaylıkla anlarlar. Çünkü onlar nerede olurlarsa olsunlar her zaman gerçeğin peşindedirler. Olanı olanca gerçekliğiyle anlatmanın peşindedirler ve seçtikleri sözcükler de buna hizmet etmek zorundadır.

Sınır aşan bir iş yapıyoruz, herkese seslenmek zorundayız

Sınır aşan bir iş yapıyoruz, herkese seslenmek zorundayız. Seçtiğim sözcüklerle bütün kulaklara hitap ediyorum ve kimsenin kulağını tırmalamamam gerekiyor. İşte gazeteciliği güzel ve anlamlı bir meslek yapan şey de budur. Yani gazeteci izlediği konuya, biraz dışarıdan ve yukarıdan ama yabancılaşmamak kaydıyla bakar. Bunu becerebildiği ölçüde de küresel manada büyük gazetecilik camiasının bir mensubu hâline gelir. Mesela AFP haberlerinde, Türk yetkililerinin “PKK’lı teröristler” ifadesini alıntılarken parantez açıyorduk ve “Türk devletinin PKK için kullandığı resmî tanımdır” diyorduk.

Misal, benim başımdan geçen olayın bağlamında söylüyorum, bu olay anlatılırken de dağdaki PKK’lılara terörist denilmemiştir. Terörist midirler, bana göre evet, yaptıkları şey terörizmin en dar tanımının dahi içindedir, dolayısıyla teröristtirler. Lakin geniş toplulukların bir çatışma ekseninde karşı karşıya geldiği durumlarda terörizm gibi aslında teknik tanım olarak görülmesi gereken bir kavram alabildiğine siyasallaşıyor ve tartışmalı hâle geliyor. Haberlerde terörist tanımını tırnak içine almadan kullandığınızda, o tanıma uyanları mesela gerilla ya da özgürlük savaşçısı olarak gören toplulukların tepkisiyle karşılaşıyorsunuz ve bu dışlayıcı tepkinin ilk kurbanı yazdığınız haber oluyor. İşte bu nedenle, 72 millete haber servisi yapan uluslararası ajanslar kullandıkları dilin, seçtikleri sözcüklerin, hedef kitleleri tarafından reddedilmelerine yol açmaması için çaba gösterirler. Ben de bu çabayı kitapta gösterdim, PKK’lılardan bahsederken Kürt okurun hassasiyetini gözeterek onlar için terörist nitelemesini kullanmadım ama diğer taraftan Türk kamuoyunun hassasiyetini de gözeterek PKK’lılara gerilla demedim.

Dağda, zor koşulların moral yıpranmasının etkisiyle de en çok özlediğiniz şeylerin muz ve çikolata olduğunu yazmışsınız. Bir de iyi ısıtılmış bir odada ayaklarınızı uzatarak televizyon izlemek 🙂

E tabii beslenmemiz çok kötüydü. Çevredeki köylerden gıda yardımı ve erzak alma imkânları kalmadığından çok zor durumdaydılar. O yürüyüşler sırasında 20’den fazla boşaltılmış köy gördüm; yanmış, yıkılmış, viran hâldeydiler. Ama daha çok yeni ve aniden olduğu belliydi, evlerin perdeleri hâlâ açıktı.

İlk dört gün kavrulmuş yaban otlarını bir çeşit dürüm yaparak yedik. Daha sonra Cehennem Deresi’nde üç öğünde de makarna yedik. Gabar’da bir korucu köyünün sürüsünü kaçırdılar, sonra da et yemeye başladık. Her gün bir koyun veya keçi kesilir ve eti pişirilirdi. Bir de koyunların sütünden taze peynir yaptılar. Sütün pastörize olmamasından dolayı, orada bulunduğum süredeki kuluçka döneminden sonra brusella hastalığına yakalandım. Çift taraflı yüz felci de geçirdim. Ve tabii oradaki yetersiz ve tek tip beslenme ile uzun yürüyüşler neticesinde 10 kilo kaybettim. Yani böyle problemler oldu.

Serbest bırakıldıktan sonra neler oldu?

Gabar’ın yamacında “Gabar Aynası” tâbir edilen dik bir yamaç var. O, gerçekten güneşte parlayan, çok yüksek bir kaya duvar. Güneş batınca ışınlar üzerine düşerek bir yansıma yapıyor. Gabar Aynası noktasından serbest bıraktılar bizi. Bulunduğumuz noktadan bakınca çok yakın görünse de neredeyse 10 saatlik bir yürüyüş sonunda Kumçatı köyüne ancak ulaşabildik. Üç kişiydik; ben, Fatih Sarıbaş ve PKK’nın esir tutup bizimle birlikte bıraktığı bir korucu yakını. Kumçatı, bir korucu köyüydü. Vardığımızda bize bir şeyler ikram ettiler.

Peki güvenlik güçleriyle karşılaşmanız? Soruşturma ve benzeri hukuki süreçler nasıl gelişti? Bu olaya dair medyada dikkatinizi çeken bir şeyler yazıldı mı?

Kumçatı’nın ardından, önce Şırnak yakınındaki Jandarma Komando Tugayı’nda ve daha sonra da Şırnak Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulandık elbette. 6-7 kamera çekiyordu beni, olayın teknik ayrıntılarıyla ilgili olarak uzunca bir sorgulama oldu. Fatih Sarıbaş ile beni ayrı ayrı, bir çapraz sorgu yöntemiyle sorguladılar. Zaten PKK’nın telsiz görüşmelerini de dinliyorlardı, bütün bu olayın düzmece olduğu gibi bir şüphe gelmedi akıllarına.

Ancak bunu ileri sürecek kadar densiz ve alçak bir medya organı oldu. Fethullahçılar’ın “Aksiyon” isimli dergisi, bunu ispatlayabilecek hiçbir delil olmamasına rağmen bizim yaşadığımız olayın sahte bir kaçırma olduğunu iddia etti. Fatih’e ve bana “ithal asparagasçılar” dediler. Onları hiç unutmadım. Bunun dışında Türkiye kamuoyu durumumuzun gerçekliğinden ve samimiyetimizden hiçbir zaman şüphe etmemiştir.

Eşinizle ve arkadaşlarınızla ilk karşılaşmanız nasıl oldu?

İlk karşılaştığım arkadaşım Şırnak’ta Ruşen Çakır oldu. Daha sonra eşimi Diyarbakır’da gördüm. Diyarbakır [Devlet Güvenlik Mahkemesi] DGM’de de prosedür gereği bir ifade vermem icap ediyordu, çok kısa sürdü zaten. Daha sonra İstanbul’a ve normal yaşantımıza döndük.

Tabii bu süreç yıpratıcı oldu. Bir noktada uzun süre kalamıyorduk, gündüzleri başka, geceleri başka noktadaydık. Bu iki nokta arasında inişli çıkışlı yine yürüyüşler yapıyorduk. Yani 26 günde kuş uçuşu 140 kilometre yürüdüğümüzü hesaplıyorum.

Yazmadığım anekdot

Kitabı, kaçırılmanızın ilk günlerinde, orada uzun süre tutulacağınızı anladığınızda yazma kararı almışsınız. Kitabın amacını da “Kürt sorunu üzerine kafa yoranlara düşünce gıdası sağlayabilmek” ve orada yaşadıklarınızla ilgili çok sorulan sorulara yanıt verebilmek olarak açıklıyorsunuz. Peki kitabı yazdıktan sonra nasıl tepkiler aldınız, neler soruldu?

Bir soruyla karşılaştım, o da “Bu kitaba koymadığınız bir şey var mı?” Herhangi bir siyasî veya ideolojik nedenle kendimi sansürlemiş veya yazdıklarımı bir filtreden geçirmiş miydim? Böyle bir şey olmadı. Ama bir anekdotu yazmadım, onu şimdi söyleyeyim.

İlk günler Cehennem Deresi’ndeydik, çok derin ve yılankavi bir kanyon. Güvenli bir mıntıka olduğu için o yamacın yüksekliklerinde geçiriyorduk günlerimizi. Şehirli bir insan olarak, yanımda beni bekleyen PKK’lıya tuvalet ihtiyacımı nerede giderebileceğimi sordum. “Kadri arkadaş” dedi, etrafındaki araziyi eliyle yarım bir daire çizip göstererek, “bütün Kürdistan heladır.” Ancak editörün, bu ifadenin bağlamından koparılabileceği, yanlış anlamalara yol açabileceği uyarısıyla koymadık.

Elbet kaçırılmışsınız, alıkonmuşsunuz ama bu eşine pek rastlanmayan deneyimleri edinmenize de vesile olmuştur. Nitekim bu kitap da yalnızca 26 günün anısı değil, orada bulunmanızı bir nevi fırsat bilerek gözlemler yapmışsınız. Tabii ki gazeteci-söyleşi yapılan kişi ilişkisi yok, kaçırılan-kaçıran ilişkisi sınırlılığında sorular da sormuşsunuz. Ama yine de detaylı betimlemelerle de bulunduğunuz coğrafyayı ve insanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyorsunuz. Medyada hep görülen ‘blur’lu, üniformalar içinde, silahlı ‘terörist’ten ziyade ailelerinden ayrılıp dağa çıkmış, dağlarda yaşayan, etten kemikten insanlara dair bir hikâye. Dağdakiler terimini kullanmanız da bu yüzden. O zaman dağda karşılaştıklarınız belki de artık yaşamıyorlar ama o günkü gözlemlerinizden bugüne kalanlar neler?

O insanlar, sahip oldukları en değerli varlıklarını, yani hayatlarını ve başkalarının hayatlarını yok etmeye, kendilerini ve başkalarını da öldürmeye hazır hâldeler. Elbette kendilerini bir kurbanlaştırma durumu var. Reddedilmiş, inkâr edilmiş olduklarını, bu bakımdan da kendilerini var eden ne varsa, yani benliklerini ve kimliklerini savunmak ve bundan mahrum kalmamak için oradalar.

Kendi hayatlarından vazgeçerek yaptıkları büyük fedakârlığın ödülünün de bir Kürt devleti olacağına inanmışlar. Bütün yaşadıklarının nedenini bir Kürt devleti olmamasına bağlayan ve dolayısıyla da devleti adeta yüceleştiren, onu böyle peşinde nice fedakârlıklar yapılması gereken büyük bir tarihsel ödül gibi hisseden insanlar. Yani devleti ağızlarından hiç düşürmüyorlardı.

Tek örnek, buna benzer bir şey yazılmadı

Bugünden bakınca yarım asır sürmüş çok uzun bir hikâye. Bu devlet ideali bence hiç değişmedi, hâlâ da öyle düşünüyorlar. Bu kitabın PKK’yı ve PKK’lığı anlamak açısından değerini koruduğunu düşünüyorum, hiç mütevazı değilim bu konuda. Çünkü tek örnek, buna benzer bir şey yazılmadı, yazılsa bile bu zenginlikte değildi. O zenginliği sağlayan şey de ben değilim, 26 gün boyunca farklı coğrafyalar ve durumlarla karşılaşmış olmam. Yani bizleri bir mağaraya kapatsalar, 26 gün sonra çıkarsalar bu kitap olmayacaktı.

Bu kitabın varlığı bu insanların bana söyledikleri; benim de, kendilerini bana açmalarını sağlayan bir güven vermiş olmama dayanıyor. Bu bakımdan tarihî bir belge niteliği de taşıyan bir kitap oldu. Çünkü bu insanlar ne oldu da yaşadıkları ülkeden koptular, kendilerini nasıl idealize ediyorlardı sorularının yanıtlarını aramaya çalıştım. Bir tarafta onbinlerce gencin dağa çıktığı, üniformalı-üniformasız binlerce insanın öldüğü çatışma gerçeği, bir tarafta da son olarak Abdullah Öcalan’ın mektubundaki kan dondurucu realizm.

Mektuptaki sosyalizme referans… Sizin de serbest bırakılmanızda buna dair bir şey var. Serbest bırakılmadan önce sizden, dağda geçirdiğiniz bu süre boyunca PKK’ya dair görüşlerinizin değişip değişmediği yönünde yazılı bir açıklama yapmanız isteniyor. Orada şöyle diyorsunuz: “Ben PKK’nın sosyalistliğini sol kökenli kurucularından miras bir söylemden ibaret sanardım. Oysaki dağdakiler arasında sosyalistliğin söylemden öte, birçok kişi tarafından kalben benimsendiği izlenimini edindim. (…) Sosyalizmin dünya çapında yenilgiye uğradığı bir dönemden geçiyor iken, Ortadoğu’da Kürtler’i sosyalizm çatısı altında birleştirmek için yola çıkan güçlü bir hareketin varlığı ilginç bir durum yaratıyor.” Öcalan’ın şubat ayı sonundaki mektubuna dair son süreci yakından takip eden bir gazeteci olarak neler söylersiniz?

Dünya çok değişti. Sosyalizm mefkuresine sahip çıkan —ben bu sözcüğü özellikle eski tâbirle kullanıyorum— bir büyük güç kalmadı dünyada. Bu fikri sahiplenen, onu savunarak bir dünya politikası güden bir güç kalmadı, kalmadığı gibi eski sosyalist güçler de 19. yüzyıl tarzı emperyalist politikalar ve yeni bir tarz yayılmacılık izlemeye başladılar. Hedeflere yürünen yolda kullanılan yöntemlerin geçersizleşmesi, o hedefleri de sorgulanır hâle getirir. Bugün PKK’nın bulunduğu nokta tam da budur.

Değişen savaş teknolojileri çok belirleyici oldu

Silahlı mücadele yönteminin maliyeti de artık taşınamaz hâle gelmişti. PKK’nın 20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan dünyadaki en güçlü silahlı örgüt olduğu gerçeğinden bakalım. Maoist halk savaşı stratejisini, Küba deneyinden de ilham alarak silahlı propaganda taktikleriyle zenginleştirerek uygulayan bir örgüt. Kırlarda geniş kurtarılmış bölgeler oluşturulmasını, ondan sonra da şehirlerin kuşatılmasını hedefledi. Bunu yapabileceğini sandı aslında, hem de birkaç kere; ama yenildi. İlki 90’ların başındaydı, 90’ların ortasında bunun siyasal ve toplumsal sonuçları oldu. PKK’nın tabanı, kırlardan şehirlere göç ettirildi. Kırlar boşalınca şehirler PKK’nın sıklet merkezi hâline geldi, şehirlerde oluşturma yoluna gitti, onda da yenildi. 2015 sürecinde de yenildikten sonra bir daha toparlanamadı.

Düşük yoğunluklu ya da asimetrik savaş, ne dersek bu çatışmada kullanılan teknolojiler ve silahlar çok belirleyici oldu. Türk güvenlik güçleri, oyun değiştirici konumda olan “drone” teknolojisini dünyada en yaygın kullanan güçlerden biri hâline geldi. Savaşlarda böyledir. Siyasî bir hedefe varmak için kullandığınız yöntemler geçersizleştirilince o hedefe varamıyorsunuz. “Savaş, siyasetin askerî araçlarla sürdürülmesidir,” neticede beylik laftır yani. Böyle olunca sürdürülemiyor işte siyaset, bitti.

Nasıl bitti? 30 yıl önce de “Ne olacak bu işin sonu” sorusu soruluyordu size, bugün de… 

Yani devindirici güç, amaç, ideal bence hâlâ aynı yerde duruyor; bu ortadan kalkmayacaktır. Sadece imkânsızlaşacaktır. Ama hep bir ülkü olarak bunu yaşatmaya devam edeceklerdir, olabilir. Ama aslında bu işin sonu şu anlamda geldi: PKK açısından Türkiye’nin sınırları içinde kalan bölgelerde ve hatta Kuzey Irak’ın bir bölümünde barınmak artık imkânsızlaştı, kırsalda çatışma kalmadı. Korkunç yıkımlar ve can kayıpları pahasına da olsa Diyarbakır’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Şırnak’ta, yani şehirlerde de bunun gerçekleştirilemeyeceği yakın zamanda ortaya çıktı.

E ayrışamıyoruz, o hâlde birlikte ne yapacağız?

Neticede silahlı mücadelenin imkânsızlığının kavranması için 20-25 sene gerekti. Silah bırakma meselesi öyle bugünden yarına olacak bir şey değil. “Silah bıraksın, ondan sonra bitti bu iş” basitliğine, kolaycılığına ve tuzağına düşmemek gerekiyor. Ortadoğu’nun da bu şartlarda yeniden şekillenmesi epey bir zaman alacaktır. Kürtler ve Kürt hareketi bir tarihî kararın eşiğindedir. Tabii Türkler ve Türkiye de…

E ayrışamıyoruz, o hâlde birlikte ne yapacağız? Bu sorunun cevabının nasıl verileceğini, hangi aktörlerin bunu başarabileceğini açıkçası bilmiyorum. Türkiye o kadar kutuplaştı ki bir toplum olma özelliğini yitirdi, bu yüzden bu soruya doğru cevabı verip rıza üretmenin şartları da çok zorlaştı. Birbirimizin gücünü, enerjisini, zamanını, canını ve kanını tüketmeden bu coğrafyada birlikte neler yapabiliriz sorusunun cevabını her iki taraf da vermeli. Daha da önemlisi bu cevaplar örtüşmeli.

Dağda, Türk halkına karşı olumsuz söylemlerle karşılaşmadığınızı, düşmanca sözlerin yalnızca ‘TeCe’ye sarf edildiğini, Türkler’e karşı olumsuz duygu besleyenler varsa bile bunların Türk kimliğiyle karşılaştıkları kişilerin yalnızca asker ve polis gibi zalimliklerle karşılaşan köylüler olduğunu kitapta ifade ediyorsunuz. Burada karşılaşmalara vurgunuz var. Köy boşaltmalar sonucunda Kürtler zorunlu göçle Türkler ile karşılaştı. Bu karşılaşma tamamlandı mı?

Karşılaşma mı, kaynaşma mı?

Haklısınız.

50-60 sene öncesinde bir kaynaşma vardı ama yanlış bir kaynaşmaydı. Eşitlikçi değildi. Kürtlük diye bir mefhum görünür değildi. Türkiye ve Türkler, Kürtler’in Kürt olduğunu bilmeden onlarla kaynaşmışlardı. Kürtler’in yasadıkları bölgelerden göç etmek zorunda bırakılmaları ve ülkenin her yerindeki kırların boşalması, toplumsal dinamiklerde değişikliklere neden oldu. Kentler, herkesin herkesle kaynaştığı ama erimediği bir pota hâline geldi, “melting pot” olamadı yani.

Bu kadar kanlı, acı kayıplara ve yıkımlara yol açmış Devlet-PKK çatışmasının, bir Türk-Kürt boğazlaşmasına evrilmemesi, bu topraklarda yaşayan insanların hasletleri sayesinde mümkün oldu. Dünyanın hiçbir yerinde, ayrılıkçı bir hareketin tabanına karşı güvenlik güçleri tarafından 90’lı yıllarda ve sonrasında görüldüğü gibi toplu cezalandırmaya mâruz kalanlar, kendilerini cezalandıranların metropol diye tâbir ettikleri büyükşehirlere kaçmazlar. Güvenliği ve esenliği orada bulmazlar, ülkeyi terk ederler. Türkiye’de köy yakmalar sonucunda yüzbinlerce Kürt, Adana’ya, Mersin’e, İstanbul’a, Ege’nin kentlerine göç ettiler. Yani en zor şartlardan bile sınanarak geçmiş bir olgunluk olduğunu gösteriyor bu bize. Hem Kürtler’de hem Türkler’de…

Umutlu olmak için bir neden var

Bütün bu yaşananlara rağmen birlikte, yan yana değil, birlikte yaşamanın fevkalâde mümkün olduğunu düşünüyorum. Ama bunun ileride yeni şiddet formları altında yeni ayrılıkçı hareketlere neden olmaması açısından tarihî bir anlayış oluşturarak çözülmesinin daha doğru olacağı kanaatindeyim.

Devleti yönetenler tabii bu konulara böyle bakmazlar; onlar kısa vadeli sonuçlarla yetinirler. Yeniden sorun çıkarsa yeniden bastırma yöntemlerine başvururlar. Devlet yönetimi dediğiniz şey öyle uzun vadeli, tarihî perspektiflerden falan bakmaz ve bu tür bakışları da küçümserler aslında. Samimiyetlerine de inanmam ben şahsen. Ama yani Kürtler ile Türkiye arasındaki köprüler tamamen atılmadı hiçbir zaman, bu da umutlu olmaya vesiledir.

Cumhuriyet Davası’nda tutuklu yargılanırken 26 Eylül 2017’de Silivri Cezaevi’nden tahliye edilen Kadri Gürsel, eşi ve meslektaşı Nazire Kalkan Gürsel ile… Fotoğraf: Yasin Akgül / AFP

Bazı tesadüfler yaşanıyor şu günlerde. AFP muhabiri olarak kaçırılmanızdan 30 yıl sonra Türkiye’de hükûmetin siyasi bir kararıyla, Cumhuriyet Davası’nda hapse atıldınız, neredeyse bir yıl kaldınız. Çıktığınızda o ünlü kavuşma fotoğrafınızı çeken AFP muhabiri Yasin Akgül de geçen hafta tutuklandı. Neyse ki yapılan itiraz üzerine tahliye edildiler. Siz hem ulusal hem de uluslararası basında çalışmış ve her ikisinin de disiplininden geçmiş bir gazetecisiniz. Başa dönmüş gibi olacağız ama siyasi baskılar altında, hem de büyük bir yoksulluğa sürüklenmişken Türkiye’de gazetecilik yapma ısrarı ne kadar sürdürülebilir?

Yani gazetecilik bu şartlarda ancak divanelerin sürdürebileceği bir ısrardır. Yanlış anlaşılmak istemem, gazetecilik bitti, herkes kendine başka bir iş bulsun demiyorum. Ama gazeteciliği çok seviyorsanız, bunun için bedeller ödemeye hazırsanız, ki bu bedeller yalnızca yurtdışı yasağı, adlî kontrol, hapis falan değil, aç kalmak da bunun içinde… E buyurun yapın tabii. Ama gazetecilik yalnızca demokrasilerde icra edilebilen bir meslek. Demokrasinin verimli toprağında açan nadide bir çiçektir gazetecilik. Demokrasinin olmadığı ülkelerde yapılan şey gazetecilik değil, bir tür medya görevliliği oluyor. Yalnızca propaganda… Maalesef Türkiye’de gidişat o yönde.

Gazeteciliğin politik aktivizme alet edilmesi ile üretilen içerikler sorunlu oluyor

İktidar medyasıyla mukayese edilemeyecek ölçüde de olsa muhalefet medyası da kolay değil. Ben bugün artık olmayan anaakımda yetişmiş bir gazeteci olarak muhalefet medyasına bakıyorum, yani vallahi kolay değil gazetecilik yapmak. Maddî şartlar çok yetersiz, gazetecilik yaparak bir kişinin hayatını idame etmesine imkân veren bir gelir elde etmesi mümkün değil. Gaz yiyorsunuz, cop yiyorsunuz, nezarete atılıyorsunuz, tartaklanıyorsunuz, bileğinize kelepçe bağlanıyor, hapse konuluyorsunuz, pasaportunuza el konuluyor. Neden? İyi gazetecilik yaptığınız için. E bir de parasızlık… Bu şartlar ancak gençleri, özellikle ideolojik saiklerle hareket eden, bir siyasi eğilim içinde olan insanları bu meşakkatli hayata razı edebiliyor. O zaman da iyi gazetecilik çıkmıyor buradan, çünkü gazeteciliğin politik aktivizme alet edilmesi ile üretilen içerikler sorunlu oluyor.

Eski anaakımda yetişmiş iyi gazeteciler kuşağının son fertleri de sahneden çekilince gazetecilikte usta-çırak ilişkisinin devamı mümkün olmayacak. Bugün bile mümkün değil, çünkü ustalar artık çırak namzetlerinin olduğu yerlerde değil. Giderek köşelerine çekiliyorlar, uzaklaşıyorlar. Yaşlandılar zaten. Çırakların da feyz alacakları ustalarla çalışmaları mümkün olsa bile artık ülkede gazetecilik yapılamıyor. Yani günün birinde Türkiye’de bir demokratik kırılma yaşanır ve medyanın gerçek fonksiyonunu îfâ edebileceği şartlar oluşursa, öyle görüyorum ki, kalifiye gazeteciliği doğru öğrenmiş, yetişmiş gazeteci bulmak çok zorlaşacak. Bunun için belki bir nesil daha beklemek gerekecek.

İLGİLİ:

Gazeteciliğe karşı propaganda: Muhabir önce hakikate mi bağlıdır, yoksa ülkesine mi?

Çatışma bölgesinde ‘kadın gazeteci’ olmak

Gazeteciliğe saldırıda bugün: Ekran karartma, dijital sansür, sınırdışı, gözaltı…

TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş yazdı: Foto muhabirlere fotoğraflı kumpas

Gazeteci Furkan Karabay ile ilk kitabı Gurban’ı konuştuk: Düşenin yenildiği bir “Yeni Türkiye” özeti

Şeriban Alkış

Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Sosyoloji bölümünde tamamladı. Galatasaray Üniversitesi’nde Medya ve İletişim Çalışmaları programında yüksek lisans yapıyor. Daha önce Kapsül’de çalıştı. Farklı kurumlarda sosyal medya ekiplerini ve dijital kanalları yönetti. Serbest gazetecilik yapıyor.

Journo E-Bülten