Görüş

Banu Tuna yazdı: Yasal‌ ‌olan‌ ‌ve‌ ‌olmayan‌ ‌gazeteci̇ler‌ ‌

Mesleğinizi yaptığınız için aleyhinize bir soruşturma veya dava açılırsa ve cebinizden turkuaz bir kart çıkaramazsanız gazeteci sayılmadığınız gibi otomatikman suçlu kabul ediliyorsunuz.

Felsefeci İoanna Kuçuradi, hukuki bir kurum olarak devleti insan hakları perspektifinden tartıştığı makalelerinden birinde, devletin nasıl bir kurum olduğunu belirlemenin önemine dikkat çeker. Devlet, “kendi başına bir varlık” mıdır, yoksa “insanların kurduğu bir şey” midir?

Devlet eğer insanların kurduğu bir şey ise, onu kuranlardan ayrı düşünülemez. Oysa özellikle bizimki gibi ülkelerde, devletin bir insan kurumu olarak “ne için” olduğu unutulur. Devlet, insanlar arasındaki ilişkileri hukuk ilişkilerine çevirmek ve kamuyu işletmek için vardır. Tüm organları, bu işlevleri yerine getirebilmesi için oluşturulur. Amaç, yurttaşların temel insan haklarının güvencesi altına alınması, yaşanabilir koşullar yaratmaktır. Devlet, insan için vardır.

Oysa Türkiye’de devlet, ‘kendi başına bir varlık’tır. Bu kendi başına varlık, kendini iktidar ile bir tutar, iktidarın çıkarlarına karşı gelenlere elindeki tüm enstrümanları kullanarak şiddet kullanmaktan imtina etmez.

2018’den bu yana Cumhurbaşkanlığı İletişim Daire Başkanlığı tarafından verilen basın kartı da, gazeteciler üzerindeki devlet şiddetini artıran bu enstrümanlardan biri hâline gelmiştir.

Sarı Basın Kartı almayı reddediyorduk

Bundan 20-25 yıl evvel “Başbakandan onaylı gazetecilik olmaz” diyor, itiraz ediyor, başbakanlığa bağlı Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) tarafından verilen ‘Sarı Basın Kartı’nı almayı reddediyorduk. Ankara gazeteciliğini bir kenara koyacak olursak meslek hayatını imkânsızlaştıran bir tarafı yoktu bu ilkesel tavrın. Çalıştığımız kurumların, Sendika’nın, meslek örgütlerinin verdiği kartlar yeterliydi gazeteci olduğumuzu ispatlamaya.

Bu noktada bir not düşmek isterim; Kürt basınının 90’ların en başından itibaren üzerindeki baskıyı, baskıyla tarif edilemeyecek denli ağır, hayati sonuçları olan koşullarını bilmezden, görmezden geldiği düşünülmesin bu yazının. Devlet için onlar hep ötekinin ötekisi oldular.

Geriye kalanlarımız içinse, basın kartının araçsallaştırılması bakımından koşulların yokuş aşağı hızla yuvarlanmaya başladığı yıl 2013 oldu. Gazeteciler için 2008’de kaldırılan yıpranma payı o yıl geri geldi ancak artık Basın İş Kanunu’na tâbi çalışmak yetmiyor, başbakanlığın verdiği basın kartını taşıma şartı aranıyordu. Aynı yıl ülke genelinde Gezi protestoları başladığında sokakta görev yapan muhabirlere hâlâ hiçbir polis ille de sarı basın kartı sormuyordu. Kurum kartı yeterliydi. Direniş sona ererken, münferit bir iki olayda, sarı basın kartı gösteremeyen muhabirlerin elinden gaz maskesi alındığını duymaya başlamıştık. Bu baskı o yıl ve sonrasındaki toplumsal olaylarda, eylemlerde devam etti, hatta kural hâline geldi. Sarı basın kartını gösteremeyen gözaltına alınıyordu.

Bu arada el değiştiren veya yayın politikasını hepten iktidara tahvil eden ana akım kurumlardan yüzlerce gazeteci çıkarılıyor, işsiz bırakılıyordu. Büyük bölümü mesleğe ya serbest gazeteci olarak devam etti ya da hükûmete rağmen gazetecilik yapmaya çalışan kurumlarda, Basın İş Yasası’ndan sigortalı olmanın mümkün olmadığı internet gazetelerinde…

Polis: Başbakanlıktan onaylı basın kartınız var mı

Haziran 2016’da polis İstanbul İstiklal Caddesi’nde yapılacak LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne ve basın açıklamasına izin vermedi. Onur Haftası Komitesi’nden yedi kişi, Almanya Federal Meclis üyesi Volker Beck ve Avrupa Parlamentosu vekili Terry Reintke gözaltına alınırken olayı izleyen her gazetecinin kimliği tek tek kontrol edildi, gazetecilik öğrencileri ile serbest (freelance) gazetecilerin meydanda olmasına izin verilmedi. Bazı polis amirleri ve memurları gazetecilere “Başbakanlıktan onaylı basın kartınız var mı” diye sordu. O sırada Bianet’te çalışan ve basın kartı soran polislerle tartışan Elif Akgül’ün görüntülerini öfkeyle izledik. Sarı basın kartı yoktu Elif’in, çünkü internet habercilerine verilmiyordu, hâlâ verilmiyor.

Türkiye 9 Temmuz 2018’de ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçince, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü de Cumhurbaşkanlığı İletişim Daire Başkanlığı’na, yani Fahrettin Altun’a bağlandı. Sistem değişikliğinin ardından tam 13 ay toplanmadı Basın Kartı Komisyonu. Dolayısıyla kimsenin kart başvurusu dikkate alınmadı. Derken yeni komisyonun üye listesini gördük. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve gazeteci örgütlerinin hiçbiri artık yoktu.

Bu arada “sarı” basın kartı da tarih olmuş, turkuaza bürünmüştü. Kısa sürede kartla birlikte komisyonun da turkuaz olduğunu anladık. Üyelerin tamamı hükûmet yanlısı kurumlarda çalışan isimlerdi. İlk iş tüm basın kartlarının yenileme kararı alındı ve Ocak 2019 itibariyle kart sahiplerinden “yenileme başvurusu” yapmaları istendi.

“Yenileme” gerekçesiyle uzun süre turkuaz kart verilmediği gibi, basın kartı taşıma hakkına sahip gazetecilerin sarı basın kartları da iptal edildi. Yüzlerce gazetecinin hukuken kazanılmış hakkı elinden alındı.

Böylece basın kartı üzerinden “makbul olan” ve olmayan gazeteci ayrımı açıkça ortaya konuyordu.

Aralık 2019’da Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Cumhurbaşkanlığının 2020 yılı bütçesi görüşüldüğü sırada basın kartlarının iptaliyle ilgili yöneltilen sorunun ardından “milli güvenliğe tehdit oluşturduğu unsuru” ile 685 basın mensubunun kartlarının iptal edildiğini açıkladı.

Böylece “sakıncalı olan” ve olmayan gazeteci ayrımı meclis kürsüsünden açıkça ortaya konuyordu. Geçmişleri, sosyal medya hesapları, yaptıkları haberler didik didik incelenmiş 685 “unsur” tespit edilmişti.

‘Şüphelilerin sahip olduklarını iddia ettikleri basın kartlarının resmi hiçbir geçerliliğinin olmadığı…’

Nihayet 2020’de gazeteciler için soludukları havada oksijen iyice seyreldi. Hekimler için de, avukatlar için de, sivil toplum için de, hak savunucuları için de… Bugün artık gazeteciler “yasal olan” ve olmayan olarak ayrılıyor. Devletin seçtiklerine dağıttığı basın kartı, savcılar ve mahkemeler önünde masumiyetinizle aranızda duran engel.

Eylül 2020’de Van’ın Çatak ilçesinde gözaltına alındıktan sonra yüksekten, onlarca askerin arasına itildiği ve öldüresiye dövüldüğü anlaşılan iki köylünün haberini kamuoyuna ilk duyuran Mezopotamya Haber Ajansı muhabirleri Cemil Uğur, Adnan Bilen, ajansın eski muhabiri Nazan Sala ve Jin News muhabiri Şehriban İba, haklarında yürütülen eski bir soruşturma gerekçe gösterilerek tutuklandı. Van 3. Sulh Ceza Hakimliği’nin tutuklama kararında şöyle yazıyordu:

“Şüphelilerin süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösterir şekilde haberler yaptıkları, üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olmak suçunu işledikleri, şüphelilerin sahip olduklarını iddia ettikleri basın kartlarının resmi hiçbir geçerliliğinin olmadığı, geçerli bir basın kartının Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın belirlediği şartları taşıyan kişilere ancak verilebileceği, doğal olarak mevcut şartları taşımadıklarından söz konusu şüphelilerin basın mensubu olmadıklarının anlaşıldığı, şüphelilerin geçerli basın kartları olmamasına rağmen alınan beyanlarında da ikrar ettikleri üzere kendilerini serbest gazeteci olarak tanımlayarak ajanslara ücreti karşılığı haber topladıklarını beyan ettiklerini…”

Gazeteci olmadığına mahkeme tarafından karar verilen Cemil Uğur, aynı zamanda TGS üyesi. Türkiye’de kimse kafasına göre sendika üyesi olamıyor, e-devlet üzerinden, sistemin tâbi olduğunuz mesleğe göre size tayin ettiği sendikalardan birini seçebiliyorsunuz ancak. Devlet, Cemil Uğur’un gazeteci olarak sendikalaşmasına izin veriyor ama basın kartı vermiyor. Çünkü yaptığı haberleri sevmiyor, “sicili bozuk.” Basın kartı vermediği için “Gazeteci değilsin, yaptığın haberlere bakılırsa örgüt üyesi olabilirsin” diyor. Ama Cemil TGS üyesi. Tüm Avrupa’da gazetecilerin mesleki kartını sendikaları verir, kimin gazeteci olduğuna sendikalar karar verir. Cemil, sendika üyesi…

Kimin gazeteci olduğuna Cumhurbaşkanlığı karar veremez

Herhangi bir yargı kararı olmaksızın 2016’da kapatılan İMC TV programcısı, gazeteci Ayşegül Doğan hakkında, 2019’da örgüt kurmak ve yönetmek suçlamasıyla açılan davanın da delilleri arasında mesleği gereği Demokratik Toplum Kongresi yöneticileriyle yaptığı görüşmeler, röportajlar ve katıldığı etkinlikler vardı. Mahkeme, basın kartı olup olmadığının sorulmasına karar verdi. Elbette yoktu, çünkü devletin makbul gazetecisi değildi Ayşegül. Tam bir yıl sonra “silahlı terör örgüt üyeliği” suçlamasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Gerekçeli kararda “Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından tanımlanmış bir gazetecilik faaliyetinin bulunmaması (yasal basın kartı olmaması)…” deniyordu.

Artık gazetecinin yasal olanı, olmayanı da vardı…

“Başbakandan onaylı gazetecilik olmaz” dediğimiz yerden, “Kimin gazeteci olduğuna Cumhurbaşkanlığı karar veremez, devletin resmi gazetecisi olmaz” dediğimiz yere geldik. Mesleğinizi yaptığınız için aleyhinize bir soruşturma veya dava açılırsa ve cebinizden turkuaz bir kart çıkaramazsanız gazeteci sayılmadığınız gibi otomatikman suçlu kabul ediliyorsunuz.

Peki kimdir gazeteci?

Basın Kanunu, “Türkiye’de yayınlanan İş Kanunundaki ‘işçi’ tarifi şümulü (kapsamı) haricinde kalan kimselerle bunların işverenleri hakkında uygulanır. Bu Kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci denir” diyor. Sarı veya turkuaz, herhangi bir kart adı anılmamış.

Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi ise “Günlük yahut süreli, yazılı, görüntülü, sesli elektronik veya dijital basın ve yayın organında, kadrolu, sözleşmeli ya da telif karşılığı, haber alma, işleme, iletme veya görüş, fikir belirtme görevi üstlenen ve asıl işi ile başlıca geçim kaynağı bu olup, çalıştığı işletme ile ilgili yasalar karşısındaki konumu bu tanıma uygun olanlar gazetecidir” demekte.

Biz elbet biliyoruz bu ülkede kimin gazeteci olup kimin olmadığını. Devlet de bal gibi biliyor…

Bu yazı ilk olarak Türkiye Gazeteciler Sendikası ile Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin Ocak 2021’de yayımladığı “Özgür Basın” dergisinde yer aldı. Tüm yazılara Özgür Basın sayfasından erişebilirsiniz.

Banu Tuna

Banu Tuna

1974 İstanbul doğumlu, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1997’de GazetePazar’da başladı. 20 yılı aşkın süre muhabirlik, editörlük, haber müdürlüğü, haber koordinatörlüğü gibi mesleğin farklı alanlarında çalıştı. 2019'a kadar Hürriyet gazetesinde muhabirlik ve editörlük yaptı. İnsan hakları hukuku alanından yüksek lisans eğitimini sürdürüyor.

E-Posta Aboneliği