Dizi Yorum

Dizilerdeki Kürt karakterler: Televizyon ekranından ayrımcılık fışkırıyor

Bir Başkadır'daki Gulan ve Cîvan karakterleri

Kürt kimliğinin Türkiye’de üretilen dizilerdeki temsilini; yönetmenlerle, senaristlerle, oyuncularla ve akademisyenlerle konuştuk. Bir Başkadır’ın ‘Cîvan’ı Nazmi Kırık’a göre “diziler rant uğruna Kürtler’e karşı ayrımcılık yaparken Türkiye toplumunu da aldatıyor.” Hatta birçok Türkçe dizi dünyanın farklı bölgelerinde de popüler olduğundan artık bu aldanma küreselleşiyor. Kırık, örneğin Arap izleyicilerin de bu nedenle Türkiye’yi ve Kürtler’i yanlış öğrendiğini söylüyor.

Türkiye’nin batısında yaşayan bir televizyon izleyicisi olduğunuzu düşünün. Akşam bir şeyler izlemek için ekran karşısına geçiyorsunuz. “Prime time” kuşağı tamamen dizilerle doldurulmuş, hatta işgal edilmiş. Bu dizilerin çoğunda, her suçu işlemeye müsait, kadına karşı şiddet uygulayan; hırsız, cahil ve değişik kılık kıyafetleri olan bir kesim gözünüze çarpıyor. İzlemeye devam ettikçe gözünüzde bu kesimin imajı iyice netleşiyor. Sanki resmen Kürtler bu ülkenin “cahil ve kötü kesiminin başıdır” algısı oluşturulmak isteniyor. Kürtler’i tanımayan bir bireyseniz bu imaj katmerleniyor.

En uzun soluklu dizilerden biri olan ‘Arka Sokaklar’dan tutun, ‘Akasya Durağı’na ve bir dönem tamamen nefret ve ayrımcılık üzerine kurgulanmış “Tek Türkiye” ve ‘Şefkat Tepe’ ye kadar, bu dizilerin birçoğu, Kürtler’e ayrımcılık yaparken genel olarak tüm Türkiye toplumuna şovenizm empoze ediyor. Bir topluluğu dışlarken diğerinin hassasiyetlerini eşeliyor. Şüphesiz ki bu yazıdaki amacım, ayrımcı yayınlara karşı başka bir ayrımcı yayın oluşturmak değil, objektif bir şekilde bu soruna ayna tutabilmek. Bu ayna tutmada bana yardımcı olmaları için yönetmen-senarist Kazım Öz, akademisyen Dr. Yılmaz Özdil, yönetmen Kerem Tekoğlu, “Bir Başkadır” dizisinin yanı sıra “Ankara’nın Dikmeni” ve “Güneşe Yolculuk” filmlerinden de tanıdığımız deneyimli oyuncu Nazmi Kırık, yönetmen İlham Bakır ve insan hakları savunucusu eğitimci avukat Ali Aydın’ın yanı sıra senarist, yazar ve sinema eleştirmeni Sinan Biçici ile konuştum.

Kazım Öz: Yapımcıların ve yönetmenlerin bir kısmı önyargılı

Sinema ve TV’deki Kürt temsilinde hakkaniyetli bir duruşun olmadığını söyleyen yönetmen ve senarist Kazım Öz şu ifadeleri kullandı:

  • Film yapımcıları ve yönetmenlerin belli bir kesimi Kürtler’e önyargılı. Onların sosyal, kültürel ve ulusal gerçekliğini göz önünde bulundurmak yerine, kendi istedikleri profili yansıtıyorlar. Zaten sıkıntının büyüğü de burdan başlıyor. Dikkat ederseniz Kürt şehirlerinde çekilen dizilerin çoğunda sanki Kürtler tamamıyla feodal bir düzeni yaşıyorlar gibi yansımalar var. Ağalar var, marabaları var vs. Halbuki bunun böyle olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Aksine Kürtler’i yaşadıkları sorunlardan dolayı dünyanın en politik halklarından biri sayabiliriz. Elbette Kürtler’in içinde de feodal zihniyeti yaşayan ve yaşatmak isteyen kesim yok değil, ama bunu genellemek yanlış.

Kürtler’in 1990’lar sonrasında çok ciddi bir zihinsel ve siyasal değişim-dönüşüm yaşadığına, dünyayı ve kendilerini daha iyi tanıdıklarına dikkat çeken Öz şöyle devam etti:

  • Eğer ben diziler üzerinden Kürtler’i tanımış bir batılı izleyici olsaydım, benim gözümde onların cahil, kaba, kadına şiddete meyilli, “terörist” kavramına yakın bir imajı olurdu. Bu da haksızlıktır… Maalesef çağımızda kitle iletişim araçları bir silah hâline dönüştü. Bunlar kimin elindeyse; herhangi bir halka, kültüre veya inanca karşı nasıl bir imaj yaratmak istiyorlarsa, onu yaratabiliyorlar. Bu silahlar kitlelere sıkıldığında öldürmeyen, ama uyuşturan ve inandıran silahlardır. İletişim bilimciler ABD’nin Körfez Savaşı’nda izlediği yöntemleri buna örnek olarak gösterirler. Dünyadaki egemen güçlerin neredeyse hepsi maalesef bu silahı amansız bir şekilde kullanıyor. Türkiye’de de Kürtler’e ve sola karşı bu silah etkili bir şekilde kullanılıyor.

İzleyici de kendisine sunulanı merak edip sorgulamalı

Kabahati sadece yapımcı ve yönetmenlere yüklemenin, bu sorundaki izleyici paydaşını görmemizi engelleyeceğini hatırlatan Öz, sözlerini şöyle bitirdi:

  • 30-40 senedir özellikle televizyonlar üzerinden tembel bir izleyici kültürü oluşturuldu. Bir ürün ne kadar basit, sıradan ve hatta ne kadar nefret suçu kapsamına girerse o kadar kitlesel ve popülerleşen bir ürün hâline geliyor. Kitlelerin de bu konuda eleştirilip eğitilmesi lazım. Kürtler’in veya başka bir ötekinin, sunulduğu gibi algılanıp kabul edilmesi doğru değil. İnsan aynı coğrafyayı paylaştığı bir kimliği kendisi de merak edip sorgulamalı.

Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü öğretim üyesi Dr. Yılmaz Özdil, Kürtler’in sinema ve televizyondaki temsil biçimlerinin her zaman bir sosyopolitik arkaplanı olduğuna dikkat çekti:

  • Bunu özellikle Türk ve İran sinemalarında görürüz. Hatta Ermenistan, Amerika ve Avrupa sinemalarında da bu böyledir. Kürtler’in sinematografik imajı, filmin çekildiği yer ve dönem değişse de, resmi söylemle ya doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili olmuştur. Örneğin Kürtler birçok Ermeni filminde 1915 olaylarının ya müsebbibi ya da paydaşı olarak yansıtılmışlardır. Yine Amerikan yapımı “Son Karakol” (The Last Outpost, 1935, Yönetmen: Charles Barton, Louis J. Gasnier) ile Alman-İspanyol yapımı “Vahşi Kürdistan İçlerinde” (Durch Wilde Kurdistan, 1965, Yönetmen: Franz Josef Gottlieb) filmlerini buna örnek gösterebiliriz.

Dr. Özdil: 1950’lerin Yeşilçam’ında taşra ve edebiyatında köy romanı ile Kürtler sahneye girdi

  • Türkiye’de ise 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarı ile birlikte değişen resmi söyleme ve sosyopolitik koşullara bağlı olarak “taşra,” sinemada görünür olmaya başlamıştır. Kürtler’in Türk sinemasındaki ilk temsilleri de, kısmen hayali olduğunu söyleyebileceğimiz bu “taşra” temsilinin bir parçası olarak gerçekleşmiştir. Tabii bunda Yeşilçam gibi yeni bir sinema sektörünün ve “köy romanı” gibi yeni bir edebiyat akımının oluşmasının da etkisi olmuştur.
  • Taşranın sinematografik temsilinin bir bileşeni olarak Kürt temsili uzun yıllar resmi veya baskın politik söylemin diliyle gerçekleşmiştir. Bu temsil biçimlerinin ortak noktası, Kürtler’in çeper/periferi olarak nitelendirilerek resmi söylemin üzerine kurulduğu “batıcı modernist” dünya tahayyülünün kriterierine göre merkeze çekilmeye çalışılmalarıdır. Kürtlük’ün kültürel bir kimlik olarak tanımlanmasına yardım edebilecek dil gibi bazı antropolojik kodların yerine, şive gibi yeni kodlar ikâme edilerek bir çeşit imâ yolu ile Kürt temsili rejimi oluşturulmuştur.  Bir yönüyle entegrasyonist olarak değerlendirebileceğimiz bu bakış açısı, daima basının ve edebiyatın Kürtler’e ilişkin geliştirdiği temsil ve bu temsilin kodlarından beslenmiştir. Orhan Aksoy’un “Apo/İsyan” gibi sınır kaçakçılığını halkın yoksulluğuna değil de, feodal yapıya bağlayan; Ali Özgentürk’ün “Hazal” ile Korhan Yurtsever’in “Fırat’ın Cinleri” gibi meseleyi yol ve hastane yokluğuna yoran filmler, bu döneme dair birkaç çarpıcı örnek.

1990’larda ‘Kürt realitesi’ ve 2000’lerin söylem çeşitliliği

  • 1990’lı yıllarda Kürtler’in imajının resmi söylem bazında değişmeye başlaması ve özellikle Özal ve Demirel’in “Kürt realitesini” tanıdıklarına dair beyanları, Kürtler’in sinema ve televizyondaki temsil biçimlerini de etkilemiştir. Bu değişimin en önemli göstereni, Kürtler’in Kürt olarak temsil edilmeye başlandığı bir dönemi başlatan bazı filmlerin yapılmasıdır. Buna “Mem ile Zin” ve “Xecê ile Siyabend” gibi önemli Kürt destanlarından uyarlanan filmler ile “Camdan Kalp” ve “Işıklar Sönmesin” gibi filmler örnek gösterilebilir.
  • 2000’li yılları ve sonrasını ise Kürtler’in sinematografik temsili anlamında çoklu diskur dönemi diye nitelendirebiliriz. “Vizontele,” “Büyük Adam, Küçük Aşk” gibi meseleye değişik perspektiflerden bakan ve nispi olarak Yeşilçam sinemasının geliştirdiği pejoratif kodları kullanmayan filmler ile, “Deli Yürek/Bumerang Cehennemi” ve ” Kurtlar Vadisi” gibi Kürtler’i Kürt olarak tanımlamakla birlikte yer yer olumsuz bir imajla sunan filmler de bu dönemde yapıldı. Bunların yanında Kürt temsilini, Kürt meselesinin tarihsel bağlamı içinde işleyen Yeşim Ustaoğlu’nun “Güneşe Yolculuk” ve Kazım Öz’ün “Fotoğraf ve Bahoz” filmleri gibi yapıtlar da ortaya kondu. Bu söylem çeşitliliğinin genel anlamda hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz.

Fransa ile kıyas: Her ülkenin ulusal sinemasının bir ötekisi var

Doktorasını Sorbonne Nouvelle Üniversitesi’nde sinema üzerine yapan Özdil, bu sayede Fransız sinemasını da inceleme şansı yakaladığını ekleyerek şöyle devam etti:

  • Maalesef her ülkenin ulusal sinemasının bir ötekisi vardır. Fransız sinemasının Araplara, Afrikalılara ve Korsikalılara bakışı; politik söylemin sinemada yeniden üretimi anlamında, Türk sinemasının Kürtler’e bakışına yakındır. Bu ikisi arasındaki en büyük fark, Fransız sineması gibi köklü bir sinemanın “öteki” ve “ötekiliğe” ilişkin daha dolaylı kodlar geliştirmiş olması ve bunu ustalıkla kullanmasıdır.
  • Ustalıkla kullanmasından kastım, sadece bu filmlerin aynı zamanda estetik bir kaliteye sahip olmaları değil, “kendi ötekilerine” ilişkin temsilleri yenilir yutulur bir forma sokmayı bilmeleri ve ellerinden geldiğince nefret söyleminden kaçınmalarıdır. Ancak Türkiye’de bazı filmlerin Kürt meselesi gibi aşırı politize olmuş bazı konulardan bahsederken nefret söylemine yakın bir söylem tarzı kullanmaktan çekinmediklerini görüyoruz.

Kürt sineması için bir parantez açan ve kendisi de ödüllü bir yönetmen olan Özdil, sözlerini şu ifadelerle noktaladı:

  • Bugün Kürt filmi olarak nitelendireceğimiz bazı filmlerin, 90’lar öncesi Türk sinemasında gördüğümüz ve Kürtler’i yoğun olarak “namus meselesi” gibi olumsuz temalar etrafında işleyen bir temsil biçimini yeniden ürettiğini görüyoruz. Bu gibi temaların sürekli ön planda tutulmaları Kürt sinemacıların içinde kendi filmlerini finanse edip pazarladıkları Batılı sinema endüstrilerinin oryantalist bakışından ve Kürt yönetmenlerin Batı’ya ilişkin tahayyülerinden bağımsız değildir.
  • Bu anlamda 1990’lar öncesi Türk sineması ile günümüz Kürt sineması arasında söylemsel açıdan çok belirgin benzerlikler vardır. Örneğin Ömer Lütfi Akad’ın “Hudutların Kanunu ” ile Hiner Selim’in ” My Sweet Pepper Land ” filmi, konu olarak neredeyse aynı. Tek farkları, birincisinin Türkçe, diğerinin ise Kürtçe olması ve konularını farklı iktidar odaklarına ait resmi söylemler üzerinden işlemeleridir. Ne Türk sinemasında, ne de Kürt sinemasında milliyetçi bir bağlama tıkıştırmadan Kürt bir entelektüelin veya aristokratın hayatını anlatan özgün filmler görebilirsiniz.
Hudutların Kanunu filminden bir sahne

Kerem Tekoğlu:  Bu diziler,  sormayan, sorgulamayan, susan ve şükreden toplumlar yaratıyor

Kerem Tekoğlu’na göre kamera, yönetmenin gözü olduğu kadar, vicdanı da… Buna karşın bazı dizi yapımcılarının ve yönetmenlerinin, başta Kürtler olmak üzere farklı kimlik ve dezavantajlı gruplara karşı çoğu zaman bu vicdani tavrı takınmadığını belirten Tekoğlu şunları söyledi:

  • Özellikle sinema ve dizi alanında tamamen sınıfta kaldıklarını söyleyebiliriz. Yayımlanan dizilerin hemen hemen  hepsinde bir resmi ideolojinin toplum mühendisleri tarafından çok ince çizgiler ile insanların tutumlarına yön vermek gayesinde oldukları gibi bir his doğuyor izleyicide.  Bu dizilerde özelde Kürtler, genelde tüm halklar ve ötekiler daha da ötekileştirerek  dışlanıyorlar. Tamamen tartışmalı senaryolar ile insanların bilinçaltlarına hüküm edilerek farklı kimlikleri oldukları gibi değil de, yansıtmak istedikleri gibi sunuyorlar.  Bu diziler,  sormayan, sorgulamayan, susan ve şükreden toplumlar yaratıyor. Bu da beraberinde toplumun bilinçsizleşmesini sağlıyor. Bu bağlamda, o dizilerde senaryo yazanlardan tutun da, oynayan oyuncular, yönetmenler ve hatta kamera arkasındaki diğerleri, isteyerek  veya istemeyerek,  bu durumun suç ortaklarıdır.

Kimi dizilerde, Kürtler şahsında feodalizm eleştirilirken, kimi dizilerde de “modern ağa” tiplemeleriyle adeta feodalizm meşrulaştırılmaya çalışıldığını ve bunun da bir paradoks olduğunu dile getiren Tekoğlu, şunları ekledi:

  • Çelişkili bir durum ile karşı karşıyayız. Belki de bilinçli bir çelişki… Türkiye’de, üç beş yönetmen ve yapımcı dışında, sinema ve dizi sektörü tarihi boyunca Kürtler’i hep feodal, bilinçsiz, cahil, töre gereği cinayet işleyen, yakan, yıkan, ağa olan, okumayan, okutmayanlar olarak lanse ettiler/ediyorlar. Bu, batı toplumunun Kürtler’e ikinci sınıf vatandaş gözü ile bakmasını ve kutuplaşmayı sağladığı gibi, doğu-batı, Kürt-Türk, Alevi-Sünni  çatışmasını alevlendirmek ve bu kaostan nemalanmak isteyenlerin de değirmenine su taşıyor. Nitekim başarılı da olunmuştur.  Batıda medyanın anlattığı kadar Kürt’üm.  Batı insanı medyada gördüğü Kürt’ü bilinç altına alır.  Ve kafasındaki ben, medyanın ona verdiği kadardır.  Halklar arası kutuplaşmayı da böyle başardılar.
  • Sevgili Mahsun Kırmızıgül’ün “Mucize” adlı filminde batılı bir öğretmenin köye girişi sırasındaki sahne o kadar abartı ve saçma ki, insan “biz başka bir dünyada mı yaşıyoruz” diye sormadan edemiyor. Yine sevgili Yılmaz Erdoğan’ın “Ekşi Elmalar” filminde batılı bir ziraat mühendisi Kürtler’e insanlık dersi veriyor. Yani Kürtler’in sürekli birileri tarafından eğitilmesi gerekiyormuş algısı oluşturuluyor.. Bunu birçok örnekle çoğaltabiliriz ama Türkiye’de sinema ve dizi sektöründe iki önemli Kürt yönetmen ile örnek vermek istedim. Burdaki amacım onları hedef göstermek değil, bir realiteye dikkat çekmektir. Bu yanlış yansıtmaların birçok nedeni var. Ama bana göre birincisi reklam (Kültür Bakanlığı vb. kurumsal alanlardan bütçe almak). İkincisi ise gişeye oynamak…

Nazmi Kınık: Diziler rant uğruna Kürtlere karşı ayrımcılık yapıyor

Birçok dizinin Kürtler’i rencide ederken Türk toplumuna da büyük zarar verdiğini söyleyen “Bir Başkadır” dizisinin ‘Cîvan’ı Nazmi Kırık şu ifadeleri kullandı:

  • Düşünsenize, siz batılı bir izleyicisiniz ve reel yaşamınızda hiç Kürt tanıdığınız yok. Bu diziler üzerinden Kürtler’in sizin nazarınızda nasıl bir imajı olur? Aynı zamanda bu diziler Arap ülkelerinde de çok izleniyor. Aynı yanılgıya onlar da düşüyor… Elbette Kürtler’de de kadına şiddet uygulayandan tutun da, mafyaya kadar her türlü olumsuz karakter mevcut. Ama bu coğrafyadaki bu geri anlayışları sadece Kürtler’e mal etmek ayrımcılıktır. Töre yüzünden kızlarını öldüren baba ve kardeşleri yansıtıyorsan, en büyük aşiret kavgasının bile kadının araya girmesiyle bitmesinde Kürtler’deki kadının barışçıl rolü ve barış üzerindeki etkisini de yansıtmalısın…
  • En çok rahatsız olduğum şeylerden birisi de özellikle millitarist bir mantıkla yazılıp yapılan dizilerde insanların kılık kıyafet ve gelenekleri üzerinden alay konusu edilmesi. Örneğin Kürt coğrafyasının sadece sıcak bölgelerinde şalvar giyilirken, oluşturulan algıdan dolayı bütün Kürtler şalvar giyer diye bir anlayış oluşmuş. Veya batılı izleyicinin çoğuna göre Mardin’de herkes konaklarda ve büyük taş evlerde yaşar.
  • Türkiye toplumu daha az dizi izleyerek birilerinin kendi milli hassasiyetleri üzerinden rant sağlamasını engellemeli. Kürtler ise alternatif diziler, yani bu dizilerin zıddı manasında değil de, gerçek anlamda Kürt kültürünü ve kimliğini yansıtacak dizi ve filmler çekmeli. Objektif, sanatsal yönü olan ve set çalışanlarını da sömürmeyen bir tarzda çekmeliler.

İlham Bakır: Geri kalmışlık bir tercih değil, baskının sonucu

Sinoplu Türk bir anne ile Bitlisli bir babanın çocuğu olan yönetmen İlham Bakır, ekranlardaki Kürt yansımalarının ciddi bir ahlaki yaklaşım sorunu da olduğuna işaret ederek şöyle dedi:

  • Kürt dilinin, Kürt kültürü ve sanatının gelişme dinamikleri sürekli baskı altında kaldığı, asimilasyon politikalarına maruz bırakıldığı için kendi dinamikleri içerisinde yol alma şansı bulamamıştır.  Kürt kültürüne dair olumlu şeyler egemen kültüre dâhil edilirken; töre cinayeti, geri aşiret ilişkileri gibi yoz unsurlar diziler ve sinema filmlerinde öne çıkarılarak Kürt temsiliyeti bu ilişkiler üzerinden inşa edilmiştir.
  • Dizilerde ve sinema filmlerinde bu geriliğe ve yozluğa karşı eleştirel bir tutum geliştirilmedi. Bu geri kalmışlığın bir tercih değil, bu kültür üzerindeki baskı ve asimilasyon politikalarının bir sonucu olduğu görmezden gelindi. Kürtler’in sadece geri, kaba, cahil karakterler üzerinden temsil edilmesi beraberinde bu geriliğin, yozluğun, şiddetin yeniden üretilmesini getirdi. Bütün bunlar elbette ki ciddi bir ahlaki yaklaşım sorununa işaret eder. Dizi filmlerde Kürtler’in sürekli bu geri yanlarıyla temsiliyetleri aynı zamanda kültürlerarası etkileşimin ve iletişimin gelişmesini engelleyerek bir arada, barışçıl ve çok kültürlü bir yaşamın kurulmasına  de engel oldu.

Sinemadaki engeller Kürt yönetmenleri kısa film ve belgesele yönlendiriyor

  • Kürtlerin küçük  düşürüldüğü, kaba, cahil, eğitimsiz gösterildiği, töre adına cinayet işleyen, kadınları öldüren barbar bir topluluk olarak gösterilmesi, geri kalmışlığın geri bırakılmışlıkla ilişkisinin hiç irdelenmemesi ve üretilen bu klişelerin sürekli tekrar edilmesi; Kürt olmayanlar nazarında sadece filmlerle sınırlı olmayan, günlük yaşama da ciddi etki eden bir algı üretti.  Lazlar, Romanlar ve benzeri diğer etnik, dinsel, kültürel kimliklerle ilgili olarak da anlatılan fıkralar ve filmlerdeki temsiller de Kürtler’inkine benzer bir algının oluşmasına yol açıyor. Yıllar içerisinde yaratılan bu algı ve önyargılar, dizi filmlerde bu algıları içeren klişelerin seyircide karşılık bulmasına ve seyircinin bu algıyla pazarlanan hikâyeyi satın almasının kolaylaşmasına zemin hazırlıyor. Kürtlük’ün yahut egemen Türklük kimliği dışındaki kimliklerin Türk edebiyatında, Türk sinemasında, Türk dizilerinde aşağılanarak ele alınışını özünde bir ideolojik tercih olarak değerlendirmek gerekir.
  • Kürt film yapımcıları ve Kürt yönetmenleri, film üretme konusunda bekleyen onlarca zorluk söz konusu. Bütün bu zorlukların elbette başlıca sebebi, Kürt kültürü ve sanatının uzun yıllar boyunca maruz kaldığı ve hâlihazırda sürmekte olan baskılar ve asimilasyon politikaları. Çoğu zaman Kürt yapımcılar ve Kürt yönetmenler kendi kültürel kimliklerini reddettikleri, egemen kültüre eklemlenen filmler ürettiklerinde ancak kabul görme şansları oluyor. Ancak bu şekilde egemen kimliğe kendini kabul ettirme motivasyonu ile film yapmak, Kürt kültür ve sanatına hizmet etmediği gibi, ortaya sanat adına, estetik adına, sinema adına da özgün bir şeyin çıkmasına imkân vermiyor.
  • Ayrıca film yapma olanaklarının yaratılmasının ne kadar zor olduğu göz önünde bulundurulacak olursa çok sayıda bağımsız Kürt yapımcılardan bahsetmek mümkün değil. Yapımcı ve yönetmenlerin bu baskı ve imkânsızlıklar içerisinde elbette çok da fazla üretim geliştirmeleri ve görünür olmaları mümkün olmuyor. Bu yüzden sinema endüstrisinden görece bağımsız hareket edebilme olanağının olduğu kısa film ve belgesel filmler Kürt yönetmenlerin kendilerini en çok görünür kılabildiği alanlar.
Nefret ve ayrımcılık içeren “Tek Türkiye” ve “Şefkat Tepe” dizileri, yetkililerin, “FETÖ’nün medya yapılanması davası” diye adlandırdığı adli süreçte iddianamelere konu olmuştu. Dizilerin yapımcıları da bu süreçte yargılanmıştı.

Sinan Biçici: Resmi ideolojinin bir yansıması

Dizilerdeki Kürt temsiliyetinin yansıtılmasında Türk kökenli senarist ve yönetmenler kadar, Kürt kökenli senarist ve yönetmenlerin de resmi ideolojinin belirlediği sınırlarda kaldığına dikkat çeken senarist yazar ve sinema eleştirmeni Sinan Biçici şunları söyledi:

  • Kürt karakterlerin dizilerde temsili resmi ideolojinin bir yansıması şeklinde. Bilinçaltına yerleşmiş bir sınırda tutuluyor Kürtler. Nedir o sınır? Töre cinayetleri, eğitimsizlik, cehalet, yoksulluk, kabalık. En kötüsü de, buna karşı çıktığını düşünen ve hatta bu nedenle film ya da dizi yapanların da bu bilinçaltını yansıtması. Arthouse filmlerde, Kürt kökenli senarist ve yönetmenlerde de bu ayrımcı dilin etkisi hala var.
  • Bu nasıl çözülür? Örneğin Kürt kökenli bir akademisyen, sanatçı, bilim insanı karakterlere yer verdiğimizde. Zengin bir Kürt’ün; kabalık, gösteriş yapan bir insan değil de, gusto sahibi bir kişi olabileceğini düşündüğümüzde… Yoksul bir Kürt mutlaka töre cinayetinden muzdarip olmadığında… Diğer insanların derdiyle, sevinciyle onların da derdinin, sevincinin, hayallerinin benzer olduğunu gösterdiğimizde bunu aşabiliriz.

Uluslararası sözleşmelere ve ulusal mevzuata aykırı

İnsan Hakları Derneği İzmir şubesi yönetim kurulu üyesi avukat Ali Aydın’a göre, Türkiye’deki televizyon dizilerinde sık sık gözlenen Kürt temsili de bir insan hakları ihlali.

“Kürtler’in olduğunun dışında küçük düşürücü bir şekilde yansıtılması bariz bir şekilde ayrımcılıktır.  Ayrımcılık bir insan hakları ihlalidir. Türkiye’nin de bu konudaki tüm sözleşmelerde imzası vardır. Ancak yetkililer imzalarının tersi uygulamalar yapmaktadırlar” diyen Aydın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesine ve Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dinsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’ nin 1. ve 2. maddesine atıfta bulunuyor. Anayasa’ya ve Ceza Kanu’na göre, bir Kürt bireyinin bahsi geçen ayrımcı ve aşağılayıcı yayınlardan dolayı hukuki yollara başvurma hakkının olduğunu da belirten Aydın, şöyle devam etti:

  • Söz konusu dizilerdeki tanımlamalar çoğunlukla Kürtler’i düşman, “suçlu” veya “terörist” olarak gösteriyor. Bu tanımlamalar Kürt halkını kışkırtılmış şovenist kesimlerin saldırılarına açık hâle getiriyor.  Özellikle batı illerinde Kürtler Kürtçe konuştuklarında saldırıya uğrayabiliyor, öldürülebiliyor veya yaralanabiliyor. Bu tutum bir nevi suça azmettirmedir. Suça azmettirme TCK’da suçtur. Suçun faili ile aynı ceza ile cezalandırılmaktadır. Yine Basın Kanunu gereği Kürtler ve Kürt kurumları bu dizilerin yayınının durdurulması veya yayından kaldırılması, senaryosunun değiştirilmesi için hukuki yollara başvurma haklarına sahiptir. Bahsettiğimiz uluslarararası sözleşmeler ve iç mevzuat gereği ayrımcılık, hakaret, hedef gösterme, suça azmettirme gibi filler suç teşkil eder ve bu nedenle hukuksal yollara başvurma hakkını doğar.

‘RTÜK suça ortak oluyor’

Eleştirel haber ve yorumlar nedeniyle kanallara milyonlarca lira ceza kesebilen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ise dizilerde Kürtler aleyhine yapılan ayrımcılığa karşı sessiz. Aydın bu konuda şunları söyledi:

  • RTÜK Yayın İlkeleri Rehberi’nin “Ayrımcılık” başlığı altında şu ifade var: “Bir grup insanın; cinsiyet, milliyet, etnik köken, renk, dil, din, mezhep, felsefi inanç, siyasi düşünce, bedensel ve zihinsel engelli olmak ve benzeri nedenlerle dışlanması, onlarla ilişki kurulmasından kaçınılması gibi davranışların normalleştirilmesi ve benimsenmesine yönelik yayınlar ekrana getirilmemelidir. Hizmetlerinde; farklı olanlara karşı saldırganlık gösteren veya hakaret içeren ifadeler kullanılmamalıdır. Belirli ikincil işler yalnızca bir cinsiyete atfedilerek cinsiyetçi yaklaşımdan kaçınılmalıdır.” Aynı rehberin “Ticari İletişim” başlığı altında da yayınların ayrımcılık içermemesi gerektiği vurgulanıyor. Sadece yayın ilkeleri açısından bakıldığında bile RTÜK’ün görsel medyayı denetleme ve cezai yetkisi bulunmaktadır. Bu görevini yapmaması suça ortak olmakla beraber, kamu kurumu olması nedeniyle görevi ihmal veya görevi kötüye kullanmak suçu işlediği açıktır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – RTÜK’ÜN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN ŞİDDET

İhsan Birgül

İhsan Birgül

Serbest gazeteci. Kürt dili ve edebiyatı başta olmak üzere kültür-sanat konularında çalışıyor. Yayımlanmış bir şiir kitabı var. Ayrıca çeşitli antolojilerde yayımlanmış şiirleri de mevcut. Çeşitli internet sitelerinde ve e-dergilerde yazıyor.

E-Posta Aboneliği