Görüş

Murrow’un tarihi konuşması: “TV haberleri izleyiciyi yatıştırmamalı, kaşındırmalı”

Journo’nun “Temeller” başlıklı yazı dizisinde gazetecilik tarihi için önemli metinleri ilk kez Türkçe yayımlıyoruz. Bu bölümde, televizyonun “yeni medya” sayıldığı 1950’lerde ABD’nin en güvenilen habercilerinden olan Edward R. Murrow’un yaptığı unutulmaz bir konuşma var.

Murrow, CBS kanalındaki “See It Now” (Şimdi Gör) adlı araştırmacı gazetecilik programında, dönemin en korkulan siyasetçilerinden olan Senatör McCarthy’i bile eleştirmekten sakınmamıştı. Televizyonun asli görevinin vatandaşı bilgilendirmek olduğunu savunan Murrow’un programı sonunda reklamverenlerin baskısıyla tarihe karışmıştı.

Bir dernek gecesinde 1958’de yaptığı bu konuşmada kamu yararına TV haberciliğinin imkânlarını tartışan Edward Murrow, gelecekte televizyonun salt bir eğlence aracı olarak kalması durumunda, “içinde kablolar ve ışıklar bulunan bir kutu” olmanın ötesine gidemeyeceğini öngörüyor.

Bunun kimseye yararı dokunmayabilir. Bu konuşmanın sonunda aranızdan bazıları, karşınızdaki haberciyi, kendi yuvasına pislemekle ve kurumunuzu sapkın hatta tehlikeli düşüncelere evsahipliği yapmakla suçlayabilir. Ancak biliyorum ki, yayın kuruluşlarının detaylı yapısında, reklam ajanslarında ve sponsorlarda herhangi bir sarsılma veya değişiklik söz konusu olmayacak. Görevim değilse bile isteğim, siz “ustabaşı” işçilere bu cömert ve engin ülkede radyo ve televizyonun başına neler geldiğinden açıklıkla bahsetmeye çalışmak.

Kelimeler ve resimler üreten bu üzüm bağında emek verenlerinize bulunabileceğim teknik bir tavsiye veya nasihatim yok. Sizlere çalışırken kullandığınız araç gerecin mucizevi, sorumluluğunuzun emsalsiz veya tutkularınızın sıklıkla hüsrana uğratılmış olduğunu söylemediğim için beni affedeceğinizden eminim. Sesinizin ülkenin bir ucundan diğerine ulaşacak seviyeye kadar yükseltilmiş olmasının, size sesiniz bir barın bir ucundan diğer ucuna ulaştığında kattığından daha fazla bilgelik katmadığını hatırlatmak gereksiz. Bunların hepsini zaten biliyorsunuz.

Ayrıca şunları da en başından bilmelisiniz ki ben burada Columbia Broadcasting System’in [CBS televizyonu] bir çalışanı sıfatıyla, meclis komitesi huzuruna çıkan tanıklar misali, gönüllü olarak —davet üzerine— bulunuyorum ve anılan kurumun bir yetkilisi olmadığım gibi, artık bir yöneticisi de değilim ve buradaki görüşlerimi harfi harfine “kendi başıma yaptım.” Eğer söylediklerimden bir sorumluluk doğuyor ise bu yalnızca bana aittir. Ne işverenlerimden bir takdir, ne yeni sponsorlar, ne de radyo ve televizyon eleştirmenlerinden övgü beklediğimden, pek hayal kırıklığına uğramayacağım demektir.

Bu ülkede uygulanan ticari yayıncılık sisteminin, muhtemelen şimdiye kadar icat edilenlerin en iyisi ve en özgürü olduğuna inanarak, radyo ve televizyonun başına geldiğini sandığım şeyler hakkındaki endişelerimi dile getirmeye karar verdim. Bu araç gerecin, bana layık olduğumdan çok daha fazla iyiliği dokundu. Şahsen, herhangi bir şeyden şikâyet etmem için makul bir sebep aklıma gelmiyor. Ne işverenlerimle, ne herhangi bir sponsorla ne de profesyonel radyo ve televizyon eleştirmenleriyle bir husumetim var. Ancak bu iki aracın toplumumuza, kültürümüze ve mirasımıza yaptıklarına dair bitmez tükenmez bir korku tarafından ele geçirilmiş durumdayım.

TV’de çöküş, tecrit ve gerçeklikten kaçış

Biz ne yaparsak, tarihimiz o olacak. Ve 50 ya da 100 yıl sonrasında tarihçiler olursa ve her üç yayın ağının [ABD’nin üç köklü TV kanalı olan CBS, ABC ve NBC] bir haftalık kineskopları da korunmuş olursa, orada bulacakları şey çöküş, tecrit ve içinde yaşadığımız gerçekliklerden kaçışın siyah beyaz veya belki de renkli olarak kaydedilmiş kanıtları olacak. Sizleri tüm yayın ağlarının doğu saatiyle 8 ila 11 arasındaki programlarına dikkatinizi vermeye davet ediyorum. Burada, bu ulusun ölümcül bir tehlikenin içinde olduğu gerçeğine dair yalnızca aralıklarla görülebilen anlık ipuçlarını bulacaksınız.

Arada rastlanılan, o entelektüel kenar mahallede pazar öğleden sonraları sunulan bilgilendirici programlar da var, doğru. Ancak gün içindeki izlenmelerin zirve yaptığı zaman diliminde, televizyon ekseriyetle bizi içinde yaşadığımız dünyanın gerçekliklerinden tecrit ediyor. Durumlar böyle giderse, malum reklam sloganını “ŞİMDİ İZLE, BEDELİNİ SONRA ÖDE” olarak değiştirebiliriz. [Editörün notu: CBS kanalı, reklamverenlerin baskısı üzerine Murrow’un ‘prime time’daki gazetecilik programını pazar öğleden sonrasına kaydırmıştı. Prime time’a ise eğlence programları konmuştu.]

Bu en güçlü iletişim aracını, hayatta kalmak istiyorsak sahiden yüzleşmemiz gereken zorlu ve çetin gerçekliklerden tüm vatandaşları tecrit etmek için kullanmamızın bedelini muhakkak ödeyeceğiz. Ve hayatta kalma ifadesini de gayet gerçek manasıyla kullanıyorum. Bir kayıtsızlık yarışması düzenlenseydi eğer ya da gerçeklikten tecrit yarışması, Nero ve kemanı, Chamberlain ve şemsiyesi öğle saati yayın programında kendilerine yer bulamazlardı.

Eğer Hollywood’da hiç Amerikan yerlisi kalmasaydı, yayın akışları tanınmaz hâle gelecek kadar bozulurdu. Belki o zaman düşük bir bütçesi olan genç ve yürekli biri çıkıp bu ülkedeki Amerikan yerlilerine aslında ne yaptığımızı —ve hâlâ yapmakta olduğumuzu— anlatan bir belgesel çekerdi. Ama bu nahoş bir şey olurdu. Ve bizler, her ne pahasına olursa olsun, hassas vatandaşları nahoş olan her türlü şeyden sakınmalıyız.

Tartışmalı konuları adil bir biçimde haberleştirmek mümkün

Ben Amerikan halkının, endüstrimizdeki program planlamacılarının çoğunun sandığından daha makul, itidalli ve olgun olduğuna tümüyle ikna olmuş durumdayım. Halkın tartışmalı konulardan korktuğu iddiasının somut bir dayanağı yok. Birçoğunuz gibi ben de biliyorum ki, tartışmalı bir konuya dair bir kanıt adilane bir şekilde, sakince sunulduğunda, halk bunu olduğu gibi  –tahrikten ziyade aydınlatmaya yönelik bir çaba olarak– idrak eder. 

Birkaç yıl önce Mısır ve İsrail hakkında bir program yapma görevini üstlendiğimizde, meslekten olan iyi niyetli, deneyimli ve zeki dostlarımız, “Bu yapılacak şey değil. Bu sefer kelleniz gidecek. Bu duygusal yönü çok yoğun olan tartışmalı bir konu ve içerisinde akıl ve mantığa yer yok” demişti. Programı yaptık. Siyonistler, anti-Siyonistler, Orta Doğu’nun dostları, İsrailli ve Mısırlı yetkililer, itiraf etmeliyim ki hafiften de bir şaşkınlıkla, “konu adilane bir şekilde ele alınmış, bilgilere yer verilmiş, herhangi bir şikâyetimiz bulunmuyor” demişlerdi.

Sigara kullanımı ve akciğer kanserini konu ettiğimiz yarım saatlik iki programda da benzer bir deneyim yaşamıştık. Tıp mesleğindekiler de, tütün endüstrisindekiler de bir yandan bizimle işbirliği yaparken diğer yandan ihtiyatlı davranmışlardı. Ancak günün sonunda her iki taraf da gayet memnundu.

Radyoaktif serpinti ve nükleer testlerin yasaklanması konusu da epey tartışmalıydı, halen de öyle. Ne var ki elimizdeki az miktarda kanıta göre izleyiciler her iki tarafı da mantık ve itidal çerçevesinde dinlemeye hazırdı. Bunlardan bahsetmekteki niyetim, herhangi bir hususi ya da sıradışı ustalık iddiasında bulunmak değil, daha ziyade bu alanlardaki ürkekliğin dayanaktan yoksun olduğuna işaret etmektir.

Siyasi baskıya her boyun eğişinizde kötü bir gelenek yaratıyorsunuz

Son zamanlarda, yayın kuruluşlarının basın sözcüleri yazılı basındaki profesyonel televizyon eleştirmenlerinin hayli merhametsiz olduğundan şikâyet etmeye meyilliler. Yazılı basındaki eleştirmenlerin, reklam parası için yaşanan rekabetten ötürü, her nasılsa televizyon ve radyoya karşı birlik olduklarına dair beceriksizce saklanmış ipuçları mevcut.

Karşınızdaki habercinin bu eleştirmenleri savunmaya niyeti yok. Onlar bu savunmayı kendi mecralarında yapabilir. Fakat gazete ve dergilerin uzun süreli ve düzenli eleştirel yorumdan azâde kalan yegâne kitle iletişim araçları olduğu gerçeği önümüzde duruyor. Benim önerim, eğer yayın kuruluşlarının sözcüleri yazılı basında çıkanlardan bu kadar ıstırap duyuyorsa, o zaman bırakalım da biraz onlar öne çıksın ve gazete ve dergiler hakkında sürekli ve düzenli olarak yorum yapsınlar.

Televizyon ve radyo yayıncılığında çalışanların çoğunun yazılı basında çıkanlara abartıyla baktığı, kadim ve üzüntü verici bir gerçektir. Hatta yöneticilerin sorumlu oldukları bir program hakkında, yazılı basında yayımlanan eleştirileri okuyuncaya kadar, laf arasında dahi yorumda bulunmayı reddettiği durumlar olmuştur. Bu onlar için pek de kendi muhakemelerine güven göstergesi sayılmaz.

Televizyon ve radyo kanallarının ürkekliklerinin en eski bahanesi gençlikleridir. Sözcüleri “Biz genciz. Gelenekler meydana getirmiş ya da önceki iletişim araçlarının deneyimlerini devralmış değiliz” diyor. Ancak farkına varsalar, her geçen gün o gelenekleri meydana getiriyor ve teamülleri yaratıyorlar. Washington’dan bir sese ya da herhangi bir siyasi baskıya her boyun eğişlerinde, toplumun bir kesiminin zoruna gidebilecek bir şeyi her yok saydıklarında, kendi teamüllerini ve geleneklerini yaratıyorlar. Bu onların peşinden gelmeye devam edecek. Aslında hâllerinden memnun olacak kadar güvende değiller. 

Artık sadece kısacık haber bültenleri “satılabiliyor”

Bunun kendini en iyi belli ettiği durum, Federal İletişim Komisyonu [FCC] başkanının herkesin gözü önünde yayıncıları haberlere yorum katma konusundaki yasal haklarını kullanmaya teşvik etmesidir. Şeffaf, net olarak adı konmuş ve hâliyle sponsorsuz bir yayın politikası üstlenmek, bir kanalın veya yayın ağının sorumluluk sahibi olmasını gerektirir. Bugün muhtemelen birçok kanal böyle bir sorumluluğu üstlenecek işgücüne sahip değil ama işgücü işe alımla sağlanabilir. Haberleri naklederken yorum katılması elbette ki kazanç getirmez, eğer biraz keskin bir dille yazılmışsa, birilerinin zoruna bile gidebilir. Bu televizyon ya da radyo denen para kazanma makinesini onur kırıcı, yozlaşmış veya karalayıcı olmayıp karşılığında ödeme yapılan her şeyi aktarmak için sadece bir iletim hattı olarak kullanmak çok daha kolay, çok daha az külfetli. Böylelikle, sorumluluk üstlenilmeksizin, bir güç yanılsaması yaratılabilir.

Radyo –o son derece tatmin edici, antika ama kârlı araç– söz konusu olduğunda, güçlükleri tespit etmek çok da zor değil. Ve şüphesiz benim kastettiğim yalnızca habercilik ve bilgilendirme kısmından ibaret. İlerleme kaydedebilmek için tek yapması gereken, geriye doğru gitmek. Hani haber bültenleri sırasında şarkılı reklamlara izin verilmediği, 15 dakikalık bir haber bülteninin ortasına reklam alınmadığı, radyonun gururlu ve tetikte ve süratli olduğu zamanlara… Geçenlerde bir yayın kuruluşunun yöneticisine şunu sordum: “Hafta sonlarında konan beşer dakikalık (üç reklam dâhil) haber bültenlerinin nedeni nedir?” Cevabı şöyleydi: “Çünkü görünüşe bakılırsa satabildiğimiz tek şey bu.”

Böylesi karmaşık ve kafa karıştırıcı bir dünyada, haberlere yalnızca üç dakikanın ayrılabildiği bir yayındaki haberlerin ‘neden’i hakkında pek fazla şey söyleyemiyorsunuz. Bunu yapabilen tek kişi Elmer Davis’ti [1890-1958 arasında yaşamış ABD’li haberci) ve onun gibiler de artık aramızda değil. Eğer radyo haberlerine yalnızca satılabilir olduğunda ve bir sponsorun münasip gördüğü tanıtım paketine sığdırılabildiğinde kabul görebilen bir meta olarak bakılacak ise —sizin onu nasıl adlandırdığınız umurumda değil—ben diyorum ki, bunun adı haberler değildir.

CBS saldırıya uğradığında onu diğer TV’ler değil, gazeteler savundu

Henüz kendimi anılara kaptırma noktasına gelmiş değilim ama hafızam beni eskiye, yayıncılık kârlarının tüm zamanların en yüksek değerlerine ulaştığı bir dönemde, işyerinde ufak bir küçülmeye gitme korkusunun, derhal haber ve halka ilişkiler birimindeki çalışan sayısının azaltılması ile neticelenmediği bir zamana götürüyor. Sanırım şunda hemfikiriz ki ister bir radyo isterse televizyon kanalında olsun, bir zımba makinesi, bir haber merkezi daktilosunun ve onu hakkıyla kullanacak birinin yerini pek tutamaz.

Televizyon haberciliğinin küçük trajedilerinden biri de kanalların kendi hayati çıkarlarını dahi savunmuyor oluşu. İşverenim CBS şansının da yaver gitmesiyle [SSCB Devlet Başkanı] Nikita Kruşçev’den bir röportaj kopardığında, Başkan’ın uygunsuz ve bilgisizce ettiği birkaç lafının üzerine neredeyse af dilemek zorunda kalmıştı. Bunun sonucunda nadir görülen bir şey gerçekleşti: Birçok gazete CBS’in programı yapma hakkını savundu ve inisiyatif alışına övgüler düzdü. Televizyon kanalları ise sessiz kaldı.

[ABD Dışişleri Bakanı] John Foster Dulles şahsen aldığı bir kararla Amerikalı gazetecilerin komünist Çin’e gitmelerini yasaklamış, sonrasında bu karar için birbiriyle çelişen yedi adet gerekçe sunmuştu. Buna karşı televizyon kanallarının sadece ılımlı bir protestoda bulundu ve görünüşe bakılırsa sonrasında bu nahoşluğu unutup gittiler. Bu ulusal endüstri, Hong Kong’dan damla damla sızanlardan ibaret haberlerle halkın çıkarına hizmet etmekten, izleyicilerini 600 milyonluk bir ulusun yaşadığı sarsıcı değişimlerden bihaber bırakmaktan hoşnut olmasın sakın? Bir diktatörlükten habercilik yapmanın zorlukları konusunda hayallere kapılmış değilim. Ancak müttefiklerimiz olan İngiltere ve Fransa’da, komünist Çin’deki muhabirlerinin ulaştırdığı gayet faydalı birtakım bilgiler sayesinde –kamu yararına- çok daha iyi hizmet ediliyor.

Eğlence sektörünün, reklamcılığın ve haberciliğin uyumsuzluğu

Radyo ve televizyon haberciliğinin en temel sorunlarından biri, her iki aracın da eğlence sektörünün, reklamcılığın ve haberciliğin birbiriyle bağdaşmayan bir kombinasyonu olarak şekillenmesidir. Bunların üçü de, ayrı ayrı hayli tuhaf ve zaman zaman epey emek isteyen meslekler. Ve üçünü tek çatı altında topladığınızda ortalık asla durulmuyor. Kanalların tepesindeki yönetim, belli başlı birkaç istisna dışında; reklamcılık, araştırma, satış veya eğlence sektörü branşlarında eğitim görenlerden oluşuyor. Ancak kurumsal yapının doğası gereği, habercilik ve halkla ilişkilerle ilgili nihai ve hayati kararları da onlar veriyor.

Çoğu kez ne bunu yapabilmeleri için gereken zamana ne de yetkinliğe sahip oluyorlar. Ne de olsa küçük bir grubu oluşturan aynı kişilerin milyonlarca dolarlık yeni bir kanal satın alınıp alınmaması, yeni bir bina inşa edilip edilmemesi, ücretlerde değişiklik yapılıp yapılmaması, yeni bir kovboy filminin çekilip çekilmemesi, bir pembe dizinin satışının yapılıp yapılmaması konularında karar vermesi, en son yürütülen Kongre soruşturmasında nasıl bir savunma stratejisinin benimseneceğini,  yeni bir programın tanıtımına ne kadar para harcanacağını, mevcut başkan yardımcıları ekibinde hangi ekleme veya çıkarmaların yapılacağını kararlaştırması ve aynı zamanda –çoğunlukla aynı bitmek bilmeyen gün içinde– haberlerden ve halkla ilişkilerden sorumlu olanların karşılaştıkları türlü türlü problemler karşısında, birikimlerinin ve derin düşüncelerinin ürünü olan değerlendirmelerini sunması pek de kolay olmasa gerek.

Sovyetler füze atar diye kanallar başkanın konuşmasını geciktirdi

Bazen halkın çıkarı ile kurumun çıkarı çatışır. Washington’daki belli bir makamdan gelen bir telefon ya da mektup, öfkeli ancak siyasi nüfuzdan yoksun bir izleyiciden gelen bir mesajdan daha çok ciddiye alınır. Politik eleştiri rüzgârına ayar çekme çabasıyla, yayın süresinin birazını, çoğu sorumluluktan ve mesnetten yoksun söylemlere harcamak yeterince cezbedicidir. Ancak bu apayrı, daha uzun ve iç karartıcı bir konuşmanın konusu olmalı.

Arada sırada ekonomi ile editöryel kararlar arasında uyuşmazlık ortaya çıkabilir. Ve vazifenin dolarlara üstün geleceğini söyleyen bir kanun mevcut değildir.

Kısa süre önce Amerika Birleşik Devletleri Başkanı televizyondan ulusa seslendi. Bu ulus ile Sovyetler Birliği ve komünist Çin arasında bir savaşın olasılığından ya da olabilirliğinden bahsediyordu. Gayet ilgi çekici ve bir nebze de aciliyet arz eden bir konu gibi görünüyordu. İki yayın kuruluşu, CBS ve NBC, bu yayını 1 saat 15 dakika erteledi. Bu karar finansal sebepler dışında herhangi başka bir sebepten ileri gelseydi kanallar bu sebepleri izah etmeye tenezzül bile etmezlerdi. Bu arada, söz konusu 1 saat 15 dakikalık gecikme, kıtalar arası bir balistik füzenin Sovyetler Birliği’nden kalkıp ABD’deki başlıca hedeflere varması için gereken sürenin iki katından biraz uzun. Bu kararın haberleri seven, haberlere saygı duyan ve haberleri anlayan kişiler tarafından alınmış olduğuna inanmak zor.

“Televizyonlar hayır kurumu gibi çalışsın” demiyorum ama her şey kâr değil

Ben çoğunlukla hesap defterinin açık veren kısmıyla ilgileniyorum ve bu konu başlıklarını çoğaltmak mümkün. Ancak bunu daha önce de söyledim ve inanıyorum ki bu ülkede potansiyel olarak, diğer hiçbir ülkede olmayan özgür bir radyo ve televizyonculuk girişim sistemine sahibiz. Ancak bu potansiyele ulaşabilmemiz için sistemin hem özgür hem de girişimci olması gerekiyor.

Buradan TV ve radyo yayın ağları ile münferit kanalların hayır kurumu gibi işlemesi gerektiğini önerdiğim anlamı çıkarılmasın. Haklar Bildirgesi’nde ya da İletişim Yasası’nda “Aman net kârlarını her sene artırsınlar, yoksa devlet çöküverir” dendiğini tespit edemedim. Haberciliğin vakıflar tarafından veya kişiye özel aboneliklerle finanse edilmesini öneriyor değilim. Televizyonların finansal olarak hiçbir karşılık alamadıkları halkla ilişkiler programlarına yüklü miktarda para harcadıklarının da farkındayım. CBS’te birçok benzer programı yönetme ayrıcalığını yaşadım. Ve karşınızda şunu söyleyebilirim ki üstlerimin hiçbir zaman bir programı sırf maliyetinden ötürü reddettiği olmadı. Ancak şunu da hepimiz biliyoruz ki sponsor veya reklam alınmayan bir programla potansiyel olarak maksimum izleyici sayısına ulaşamazsınız. Bunun sebebi de –hangisi olursa olsun– bir yayın ağındaki kanalların çoğunun bu programları yayımlamayı reddetmesi.

Kamu yararı diyerek TV lisansı alanlar, para makinesini görünce sözünü unutuyor

İmkânlara ve gereksinimlere bağlı olarak kamu yararına faaliyet göstereceğini taahhüt edip başvuruda bulunan her yayın lisansı sahibi, program içeriği konusunda nasıl davranacağına ilişkin birtakım vaatlerde bulunuyor. Bu lisansı temin edenlerin bir çoğu, açıkçası bu vaatlerinden caymış durumda. Para kazanma makinesi bir şekilde hafızalarını köreltti. Bu vaziyetin giderilmesi ancak FCC tarafından incelikli bir soruşturma yürütülerek, cezai yaptırımlar uygulanmasıyla mümkün. Fakat bir çoklarına göre bu uygulama ile program içeriğinin federal bir ajans tarafından denetlenmesine tehlikeli derecede yaklaşılmış oluyor.

Bu durumda, öyle görünüyor ki hayırseverlerin desteğine ya da vakıflar tarafından finanse edilmeye bel bağlayamayız. Sponsorsuz, reklamsız yayın yolunu izleyemeyiz. Tüm yükü yayın ağları üstlenemez. Ve FCC halka ait kurumları suiistimal edenleri yola getiremez, getirmeyecek veyahut getirmemeli. Öyleyse cevap nedir? Halkı bilgilendirme mesleğini asgari süreyle ifa ederken, sıcak yuvalarımızda rahatımızı bozmadan, bu araçların öngördüğü sorumlulukların ortadan kalktığı sonucuna mı varmalıyız? Yoksa Cumhuriyet’in muhafazasının bizim şimdiye kadar idrak ettiğimizden daha fazla farkındalık, daha üstün hüner ve daha çok azim isteyen ve haftada yedi gün çalışmayı gerektiren bir meslek olduğuna mı inanmalıyız?

En geniş izleyici kitlesine ulaşma yarışı beni korkutuyor

Bu dengesizlik, her şeyin mümkün olan en geniş izleyici kitlesine ulaşması için bu bitmeyen arayış; ulusun durumuna dair sürdürülmekte olan bir çalışmanın yokluğu beni korkutuyor. Heywood Broun bir zamanlar şöyle söylemiş, “kaşınmaya başlamamış bir toplum, sağlıklı sayılmaz.” Ben televizyonunun bitip tükenmeksizin dolup taşan yatıştırıcı ilaçlar yerine, bir miktar kaşıntı hapı üretmesinden yanayım. Bu yapılabilecek bir şey. Belki yapılmaz ama mümkün.

Fakat suçu günahsız olana atmayalım. Yayın kuruluşlarının tepesindeki unvanları taşıyanların yayınlananlar üzerinde hakimiyetlerinin olduğuna inanıp kendinizi kandırmayın. Aslında hepsi zevk sahibi insanlar. Hepsinin hissedarlara karşı sorumlulukları var ve benim tecrübe ettiğim kadarıyla hepsi şerefli adamlar. Ancak halka açık pazarda satabilecekleri şeyleri bir zaman çizelgesine yerleştirmek zorundalar. Böylelikle sorunun özüne de gelmiş bulunuyoruz. Bir anlamda, mevzu Madison Caddesi civarında sıklıkla işitilen bir kalıbın etrafında dönüyor: “Kurumsal İmaj.” Bu kalıbın ne anlama geldiğinden tam olarak emin değilim ama halkın gözünde bir imaj sahibi olmak ya da kendilerini elle tutulamayan dolarların peşinde koşturan ruhsuz yapılardan ibaret olmadıklarına inandırmak için reklam faturaları ödeyen kurumlar için bir tutkuyu yansıttığını sanıyorum. Kamu yararıyla şahsi ya da kurumsal çıkarlar arasındaki farkı ayırt edebildiklerine inanmamızı istiyorlar.

Sponsor sadece bir reklam kuşağı değil, programın tüm etkisini satın alır

Öyleyse soru şu: bunun bedelini, sırf süresi mal ve hizmetlerinin satışı için kullanılsın diye radyo ve televizyon programlarının parasını veren büyük kurumsal firmalar mı ödüyor? Bunu yapmaları kendilerinin ve hissedarlarının menfaatine midir? Bir saatlik bir televizyon programının sponsoru yalnızca kendi reklamına ayrılan 6 dakikayı satın almış olmuyor. Aynı zamanda geniş anlamda, tüm saatin toplamda yaptığı etkiyi de belirliyor. Eğer her durumda, sürekli mümkün olan en geniş izleyici kitlesine ulaşırsa bu tecrit ve gerçeklikten kaçış süreci büyük meblağlarla finanse edilmeyi sürdürecek ve kendisinin savunucuları da halka istediğini vermek ya da tercihi halka bırakmak konulu şirin konuşmalar yapmaya devam edeceklerdir.

Bu büyük kurumsal firmaların başındakilerin ya da yönetim kurulu başkanlarının, sahip oldukları kurumsal imajın yankı odasındaki vakur bir sesten veya buzdolabının kapısını açan hoş bir kızdan yahut konuşan bir attan ibaret olmasını istediklerine inanmayı reddediyorum. Bundan daha iyisini istiyorlar ve zaman zaman bir kısmı bunu belli de etti. Ancak yasal ve ahlâki olarak hissedarların parasını reklama harcamaktan sorumlu olan pek çok kişi, başkan yardımcısı, halkla ilişkiler danışmanı ve reklam ajansları gibi 5, 6 ya da bir düzine önleyici katmanla kitle iletişiminin gerçeklerinden ayrılmış durumda. Onların işi mal satmak ve rekabet de hayli çetin. 

Ancak bu ulus şu anda emirleri altındaki her türlü aracı öznelerinin zihinlerini boşaltıp o zihinleri sloganlarla, kararlılıkla ve geleceğe dair inançla doldurmak için kullanan kötü yürekli şer kuvvetleriyle rekabet hâlinde. Yaptığımızı yapmaya devam edersek, Amerikan halkının zihnini, etrafımızı sarıp bizi sıkıştıran tehditkâr dünyayla herhangi bir şekilde, gerçek anlamda temasa geçmekten koruyoruz demektir. Özgür bir kamuoyunun, ulusun işleyişine dair yönetim metotlarını geliştirip yönlendirmesinin mümkün olup olmadığını keşfetmek üzerine büyük bir deney ile iştigal etmekteyiz. Başarısız olabiliriz. Ancak bilgi edinme bakımından, hiç lüzumu yokken kendimize ket vuruyoruz.

Reklamveren küçük bir fedakârlık yapsın, halkı bilgilendirmede rekabet edelim

Yalnızca sabun, sigara ya da otomobil satmada değil; sıkıntılı, kaygılı ancak bir yandan da çabucak kavrayabilen bir halkı bilgilendirmede de biraz rekabet edelim. 20 veya 30 büyük kurumsal firmanın her biri –ki radyo ve televizyonu domine edenler onlar– neden her yıl düzenli olarak yayımlanan programlarından bir ya da ikisini yayın kuruluşlarına bırakmaya karar verip “Bu kârımızın ufacık bir kısmı, çok küçük bir bölümü. Bu özel gecede sigara veya otomobil satmaya çalışmayacağız; bu yalnızca, fikirlerin önemine olan inancımızı ifade etmeye yönelik bir jest” demesin?

Gazeteci Murrow ve ABD Başkanı Truman

Programın yapım maliyetini yayın kuruluşları karşılamalıdır ve bence karşılayacaktır da. Reklamverenin, sponsorun adı katkıda bulunanlar arasında geçer ancak programın içeriğiyle hiçbir ilişiği olmaz. Bu kurumsal imaja leke sürer mi? Hissedarlar ayaklanıp buna karşı çıkar mı? Sanmıyorum. Zira benim anladığım kadarıyla çoğulcu toplumumuzun dayanağı, insanların sulandırılmamış bilgilerle yeterince bilgilendirildiği takdirde, akıllarını başlarına alıp uzun uzun düşünüp taşınmaları gerekse de sonunda, bir şekilde doğru karara varacakları esası üzerinedir. Eğer bu esasta yanılıyor isek zaten kurumsal imaj bir tarafa, bizzat kurumların ve geriye kalan hepimizin işi bitmiş demektir.

Kırk yılda bir de olsa fikirlerin ve bilginin önemini yüceltelim

Bir zamanlar, bu ülkede birisi çok konuştuğunda kullanılan eski bir deyiş vardı. Şimdiye kadar bu deyişi dillendirmediğiniz için hepinize minnettarım. Deyiş şuydu: “Git kendine bir salon tut.” Bu teklif doğrultusunda salonu sponsor tutmuş olurdu, o süreyi satın almış zaten. Yerel kanal operatörü, ne kadar umursamaz olursa olsun programı sürdürecektir, –buna mecbur– bunun için para alıyor. Bu durumda, salonu doldurmak ulusal televizyonlara kalıyor.

Buraya çıkıp haberleri naklederken yorum katmaktan değil, hata yapmaya yatkın insanlar tarafından ne kadar yapılabilirse o kadar dolaysız, süsten arınmış ve tarafsız şekilde doğrudan doğruya bir sergilemeden bahsediyorum. Kırk yılda bir de olsa, fikirlerin ve bilginin önemini yüceltelim. Bir pazar gecesi de olsa, normalde [eğlence programı sunucusu] Ed Sullivan’ın işgal edeceği sürenin, Amerikan eğitiminin durumuna ilişkin tarafsız bir araştırmaya ayrılacağını ve bir ya da iki hafta sonra normalde [bir başka eğlence programı sunucusu] Steve Allen tarafından kullanılacak olan sürenin, Amerika’nın Orta Doğu politikasını inceleyen bir çalışmaya ayrıldığını söyleyecek kadar hayal kuralım.

İlgili sponsorların kurumsal imajı mı zarar görürdü? Hissedarlar ayaklanıp şikâyette mi bulunurlardı? Birkaç milyon insanın pekala ülkenin ve dolayısıyla kurumların geleceğini belirleyecek konularda biraz aydınlatılmasından başka bir şey mi olurdu? Bu yöntem aynı zamanda, bilginin edinilmesini kolaylaştıracak şekilde sunulması konusunda, hangisinin diğerlerini alt edeceği üzerine, yayın kuruluşları arasında hakiki bir rekabeti de sağlardı. Sırf adanmışlıklarından da olsa, bir yandan satış yaparken diğer yandan da tecrit etmenin yöntemlerini geliştirmek dışında bir şey yapmak isteyen yetenekli gençlere de –ki onlardan çok var– bir kapı açardı. 

TV’nin dikkatimizi dağıtmak için kullanıldığının farkına varmalıyız

Radyo ve televizyon denen araçları özgür bir toplumun çıkarına kullanmanın farklı ve daha basit yöntemleri de olabilir. Ancak mevcut ticari sistem dâhilinde kolaylıkla başarılabilecek olan bir tanesini bile bilmiyorum. Bir programın başarısı veya başarısızlığı nasıl ölçülebilir bilmem. Keza, NATO’nun mevcut durumu veya nükleer denemelerin denetimine dair planlar üzerine itinalı bir iş çıkarmaktaki maharetlerini yayın kuruluşu sıralayabilsin diye, bir gecelik varyete gösterisinden ya da bilgi yarışmasından vazgeçen bir kurumun sağladığı kamusal yararın miktarını ispatlamak hayli zor olacaktır. Ancak böyle bir girişime destek sağlayan kurumun başkanının ve muhakkak ki hissedarlarının hem kurum, hem de ülke adına biraz da olsa daha iyi hissedeceklerine inanıyorum.

Belki de bu mevcut sistem hiçbir değişikliğe uğramaksızın ve deneye konu olmaksızın varlığını sürdürebilir. Belki de para kazanma makinesinin içine bir devridaim sistemi yerleştirilmiştir, ama öyle olduğunu sanmıyorum. Bir ülkedeki kitle iletişim araçları, çok önemli bir oranda, o ülkenin içinde büyüyüp geliştiği siyasi, ekonomik ve sosyal iklimi yansıtır. Bizim sistemimizin İngilizler’inkinden ve Fransızlar’ınkinden farklı olmasının nedeni budur, keza Ruslar’ınkinden ve Çinliler’inkinden de.

Hâlihazırda varlıklı, şişman, rahat ve keyfi yerinde bir hâldeyiz. Hâlihazırda nahoş veya rahatsız edici bilgiye karşı içimizde yerleşik bir alerjimiz var. Ve kitle iletişim araçlarımız da bunu yansıtıyor. Ancak semirmiş fazlalıklarımızın üzerinden kalkıp televizyonun ekseriyetle bizim dikkatimizi başka tarafa çekmek, gözümüzü boyamak, bizi eğlendirip tecrit etmek için kullanıldığının farkına varmazsak, televizyon ve onu finanse edenler, onu izleyenler ve onda çalışanlar, geç kalındığında bambaşka bir tablo ile karşılaşacaklar.

Sorumluluk büyük şirketlerde ve yöneticilerinde

Televizyonu, gerçeklikten kopuk bazı entelektüelerin kültürümüz ve savunmamız hakkında söylenip durduğu 27 inçlik bir ağlama duvarına çevirmeyi savunmuyorum. Ancak televizyonun arada sırada içinde yaşadığımız dünyanın çetin ve tavizsiz gerçeklerini yansıttığını da görmek isterim. Bunun mevcut çerçevede yapıldığını ve bunu finanse eden ve program hâline getirenlerin bundan ötürü takdir edildiğini görmek isterim. Sonuçları ister [reyting şirketi] Nielsen, ister Trendex, isterse Silex aracılığıyla ölçün, fark etmez. Aslolan denemektir.

Halka istediğini vermek üzerine o kadar atıp tutulmasına rağmen sorumluyu tespit etmek kolay. Sorumluluk büyük firmalarda ve büyük televizyon kuruluşlarında ve bunların tepesindekilerde. Sorumluluk birine atanabilecek ya da havale edilebilecek bir şey değildir. Ve aynı zamanda kendi ödülünü de vaat eder: işlerin iyi olmasının yanı sıra iyi televizyonculuk. 

Belki de hiç kimse bu konuda bir şey yapmayacak. Çerçeve içine almaya giriştiklerimin arka planında yer alan eleştirel yaklaşım biraz ağır kaçtıysa eğer, bu sadece söyleyecek daha iyi bir şey bulamadığımdandır. Bir zamanlar birisi –sanırım Max Eastman– şöyle söylemiş: “Reklamverenine en çok faydalı olan yayıncı, okuyucularına da en çok faydalı olandır.” Radyo ve televizyonun ya da programları finanse eden kurumların izleyicilerine veya dinleyicilerine ya da kendilerine gerektiği gibi ya da gerçek anlamda fayda sağladıklarına ben inanamıyorum.

Sözlerime biz ne yaparsak, tarihimizin o olacağını söyleyerek başladım. Yaptığımızı yapmaya devam edersek, tarih intikamını alacak ve ilahi adalet yakamıza yapışmakta gecikmeyecek.

Cehalet, hoşgörüsüzlük ve umursamazlığa karşı televizyon bir silah olabilir

Biz büyük ölçüde taklit etmeye meyilli bir toplumuz. Eğer bir veya iki veya üç kurum reklam bütçesinin ufacık bir kısmını önerdiğim doğrultuda tahsis etmeyi üstlense, bu süreç bulaşıcı bir şekilde gayet büyüyebilir; ekonomik yük altından kalkılabilir hâle gelir ve olabilecek en heyecan verici macerayla, fikirlerin yayılması ve ulusun evlerine gerçeğin taşınması ile sonuçlanabilir.

İnsanların izlemeyeceğini, ilgilenmeyeceğini, fazlasıyla hâlinden memnun, umursamaz ve tecrit edilmiş olduklarını söyleyenlere tek cevabım şu: Karşınızdaki habercinin kanaatine göre bu iddianın aleyhinde dikkate değer kanıtlar mevcut. Ama bu insanlar haklı olsalar bile kaybedecek neleri var ki? Çünkü eğer onlar haklıysa ve bu araç hoşça vakit geçirtmekten, eğlendirmekten ve tecrit etmekten başka hiçbir işe yaramıyorsa, o hâlde televizyon tüpü şimdilik yanıp sönüyor ve yakında mücadelenin tamamen kaybedildiğine tanık olacağız.

Bu araç öğretebilir, aydınlatabilir ve hatta ilham verebilir. Fakat bunları yapabilmesi ancak insanların onu bu raddeye kadar kullanmaya kararlı oldukları ölçüde mümkündür. Aksi takdirde o, içinde kabloların ve ışıkların olduğu bir kutudan başka bir şey değildir. Cehalet, hoşgörüsüzlük ve umursamazlığa karşı yürütülecek büyük ve belki de belirleyici bir mücadele söz konusu. Televizyon silahı burada işe yarayabilir.

Kendisinin silahlar hakkında bir şeyler bildiğine dair genel bir kanı bulunan [Amerikan İç Savaşı döneminin komutanı] Stonewall Jackson’ın şöyle bir sözü olduğu söylenir: “Savaş zamanı geldiğinde, kılıcı çekip kınını bir tarafa atmak gerekir.” Televizyon ile ilgili sorun şu ki bir hayatta kalma mücadelesi verilirken bu silah kınında pas tutuyor. Sabrınız için teşekkür ederim.

  • ABD’nin Kuzey Carolina eyaletinde 1908’de doğan ve 1965’te New York’ta yaşama gözlerini yuman Edward R. Murrow, “Wires and Lights in a Box” (İçinde Kabloların ve Işıkların Olduğu Bir Kutu) başlığıyla gazetecilik tarihine geçen bu konuşmasını, ABD Radyo Televizyon Haber Yöneticileri Derneği’nde (RTDNA) 15 Ekim 1958’de yapmıştı. Konuşmayı, Baran Orduran Journo için Türkçe’ye çevirdi. Arabaşlıklar Journo’ya ait. Edward R. Murrow’un hikâyesi, “Good Night, and Good Luck” adlı 2005 yapımı Hollywood filminde de anlatılmıştı. Filmin adı, Murrow’un ünlü TV programının her bölümünü “iyi geceler ve iyi şanslar” diyerek bitirmesinden kaynaklanıyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

Maria Ressa’nın Nobel konuşması: “Hakikat uğruna neleri feda etmeyi göze alıyorsunuz?”

Journo

Yeni nesil medya ve gazetecilik sitesi. Gazetecilere yönelik bağımsız bir dijital platform olan Journo; medyanın gelir modellerine, yeni haber üretim teknolojilerine ve medya çalışanlarının yaşamına odaklanıyor, sürdürülebilir bir sektör için çözümler öneriyor.

Journo E-Bülten