Görüş

Haberleri umursayan kaldı mı? The Wire dizisini yaratan gazeteci yazdı

The Wire dizisinde Baltimore Sun yazı işleri

Gazeteciliği en iyi anlatan dizilerden biri sayılan The Wire’ın yaratıcısı David Simon, akıllı telefonların yaygınlaşmasından kısa süre önce Washington Post için kaleme aldığı bu yazıda, ABD’deki haber medyasının ekonomik ve teknolojik dönüşümüne dair önemli saptamalar yapmıştı. Bir dönem adliye muhabirliği de yapan ünlü yazarın 15 yıl önce yayımlanan bu yorumlarını, Journo’nun “Temeller” dizisi için ilk kez Türkçe’ye çevirdik.

Vietnam Savaşı’ndan sonra, Pentagon Belgeleri ve Watergate Skandalı‘nın ardından yetişen o gazeteciler kuşağına özel bir mersiye yazılacak mı?

Yeni ve muhteşem bir tarikatın naif müritleri olarak o kadar dünyevî ve alaycı görünen bizler, her yerimizde hâlâ mürekkep lekeleri olsa da artık sefil sayılamayacağımıza inanmış değil miydik? Nerede bize yakılan ağıtlar?

1970’lerin sonlarında umutlu ve neşeliydik. Gazetecilik okullarını tıka basa doldurmuştuk. “All the President’s Men” ve “The Powers That Be” gibi eski kitaplarımızın üzerinde Associated Press’in haber yazım rehberleri duruyordu.

Hiçbir işletme bölümü, mühendislik okulu veya bilgi çağına uygun bilgisayar diploması bizi cezbetmiyordu. Habere atılan imzalarda ve sütun santimlerinde anlamlı bir gelecek görüyorduk. Tribune, Sun, Register, Post ve Express gibi gazetelerde, kutu kutu sayfalara yayılan beş bölümlük bir yazı dizisinde yatıyordu bize göre ölümsüzlük.

Peki ne yanlış gitti?

Gazeteler üstündeki ekonomik baskıyı anlıyorum. Artık benim gibi kâğıt hamuruna tutkun “istemezükçüler” bile internette sadece gazeteciliğin reklamının değil, onun ta kendisinin de bulunabileceğini kavramış durumda.

Şahsen 10 yıl kadar önce gazeteden kaçıp televizyon denilen pavyona düşmüş olsam bile; basındaki birleşmelerin, reklam gelirlerindeki düşüşün, Craigslist’in, Google’ın ve Yahoo’nun yarattığı endişelerden haberim var. Wall Street borsalarının gitgellerini, medya holdingi hissedarlarına nasıl biat edildiğini ve hisse başına fiyatın her şeyin üstünde tutulduğunu anlıyorum.

Anlamadığım şey şu: Haberin kendisine değer veren kimse kalmadı mı? Herhangi bir formatta, herhangi bir mecrada günün olaylarının anlaşılmasını sağlamak, satılabilir bir ürün değil mi artık? Yoksa biz hep kendimizi mi kandırıyorduk? Bir gazete; ancak seri ilanları, karikatürleri ve en son spor sonuçlarını içerdiği müddetçe mi değerliydi?

Basılı gazete, bir anakronizmdir

Bunu söylemek zor, düşünmek daha da zor. Bu varsayıma göre, hepimizin geçerli bir ürünmüş gibi kabul ettiği şey —hatta amaçlı ve kahramanca olan her şeyin kaynağı— aslında entelektüel bir gösterişten ibaretti.

Basılı gazete, bir anakronizmdir. Tamam ama internetin seli medya sektörünü basmadan önce, haber kuruluşlarının kendilerini ve ürünlerini daha iyi koruyabilecekleri bir zaman oldu mu? Bütün bir sektör olarak çevrimiçi reklama dayalı faaliyetlerinin kârlı olacağını ilan etseler de, sahip oldukları web siteleri sahiden ender bulunan, değerli bir hizmet için ücret talep edebilir miydi?

Ve büyük şehirlerdeki günlük yayınların —öğleden sonra tabloidlerinin ve onların zayıf kardeşlerinin yarattığı sarsıntıdan sağ çıkmış olan o kalın sabah gazetelerinin— alabildiğine dayanıklı, esaslı ve üstün göründüğü o dönemde gazeteciliğe başlayan bir kuşağın layık olduğu mezar kitabesinde ne yazmalı? İçten yanmalı motor denen bir tanrıya yakında secde edecek bir at arabası dünyasının son fayton ustaları mıydık biz? Yoksa 1970’lerin başındaki Detroit’te, Japon ve Avrupalı otomotivcilerin pekişen üstünlüğüne Pacer, Gremlin ve Chevy Vega gibi modellerle yanıt verebileceğini düşünen âtıl tekelcilerin montaj hattındaki kurbanlar mıydık?

Kendi deneyimimin anektotlardan ibaret olduğunu kabul ediyorum. 1983’te üniversiteden mezun olduktan sonra Baltimore Sun’da işe girdim ve 12 yıl sonra, isteyen çalışanın tazminatını alıp ayrılabildiği üçüncü döneme dek bu gazetede çalıştım. Baltimore’a geldiğimde Sun, saçları ağarmış kasvetli bir hanımefendi gibiydi. Ama tartışmasız derinlikte bir içeriğe sahipti. Şehirdeki iki akşam gazetesiyle rekabet ediyordu. 1995’te ayrıldığımda ise şehirde tek gazete olarak biz kalmıştık. Her haberin ardından gazeteciliğin deneyimli yeteneklerinin sayısı azalıyordu.

Şehirden şehire, gazeteden gazeteye, farklı deneyimler yaşayanlar olabilir. Ama ben Detroit [otomotiv sanayii] benzetmesine tez yapacak kadar güveniyorum Baltimore’un hikâyesine…

Büyük gazetelerin yerel ilaveleri, tekelcilik girişimiydi

1980’lerin ortalarında Baltimore şöyleydi:

Sun gazetesinin ve onun kardeş yayını olan Evening Sun’ın sahibi, A.S. Abell Co. adlı aile şirketiydi. Evening Sun, ölüm sürecinde olan, Hearst holdingine ait News-American adlı öğleden sonra gazetesiyle rekabet ediyordu.

Her sabah çıkan Sun, tiraj ve reklam geliri açısından yükselişte görünüyordu. Tüm sabah gazeteleri benzer durumdaydı. Gazetenin sahiplerinin, [kârlı olmayan] akşam baskısını ise Hearst’ın tabutuna son çiviyi çakana kadar açık tutmak niyeti taşıdığı ortadaydı. Nitekim News-American sonunda kepenk indirdi. Bunun üzerine Sun ve Evening Sun ekipleri birleştirildi.

Buna benzer şekilde Sun 1980’ler boyunca çevre ilçelerde “bölgesel” bir tabloid yayımladı. Gazete ile ek olarak verilen bu yerel yayında, ciddi haberler ve sofistike bir anlatım yoktu. İmtiyaz sahibi, tanıdığı birinin çocuğunun bir ilçe fuarında çekilmiş fotoğrafını ara sıra bu ilavelerde gören okurların gazeteye de abone olabileceğini umuyordu.

Büyük gazetelerin yerel ilaveleri, tekel bulmacasının son parçasıydı. Daha küçük yerel gazetelerin büyümesini engelleme girişimi olarak yaratılmışlardı. Bunlar nihayetinde beklenen başarıyı elde edemeyince Sun; Baltimore, Howard ve Harford gibi ilçelerdeki küçük gazeteleri satın almaya başladı.

Baltimore Sun, onun akşam yayını Evening Sun ve yerel tabloidleri gücün ve etkinin doruğuna ulaştığında yaklaşık 500 yazı işleri personeli istihdam ediyordu. Bu büyük bir operasyondu ve tekel pekiştirildikçe kârlıydı.

Böylece kalakaldık.

“TV sonrası gazeteler dergilere dönüşecek” tezi çöktü

Sonra 1990’ların başındaki o önemli an geldi. Sun, tabloidlerini kapattı. Akşam ve sabah ekiplerini birleştirdi. Sabah gazetesini hazırlayan yazı işleri personelinin sayısı çok gelmeye başladı. Ayrılmak isteyenlere yol vermek o günlerin şirket rutini olmuştu. Yazı işlerinin kıdemli isimlerinin tazminatını alıp gazeteyi bırakması sağlandı. Ardından sıra yaşça daha da büyük gazete çalışanlarına geldi ve son olarak üçüncü dalgada bir dizi kıdemli gazeteci daha ayrıldı.

Watergate sonrasında gazetelerin geleceğinin —birçoğumuzun kendimizi sattığı şeyin— tam da o anda yalan olduğunu öne sürüyorum. Ben gazetecilik okulundayken, polis arabası sirenlerini kovalama işinin [son dakika haberciliğinin] televizyona bırakılacağını, basılı gazetelerin ise —fikir dolu, tarz sahibi, ayrıntılı— dergilere dönüşüp daha da başarılı olacağı savunuluyordu. Peki dergilere ne olacaktı? Onlar da gazetelerle rekabet edebilmek için, edebiyatın ve araştırmacı yazarlığın dev isimlerini işe alacaklardı. 

[Bu süreci anlatan o günlerin sloganı] daha da iyiydi: Chevrolet’ler Buick’lere, Buick’ler ise Cadillac’lara dönüşecekti. Ve hepsi iyi tasarlanmış ve üretilmiş otomobiller olarak her gün okurlara daha fazlasını sunacaktı. Televizyonun basit ve anlık sunumundan daha fazlasını onlara sağlamak için gazeteler sofistike ve benzersiz hikâye anlatımının araçları olacaktı. Karmaşık bir dünyayı sunmak, o dünyayı açıklamak, onunla mücadele etmek ve ona meydan okumak zorunda kalacaklardı. “Gazeteciliğe Giriş” derslerinde bize bunları anlattılar işte.

Ancak şimdi burada; emek muhabirleri, adliye duayenleri; yoksulluk, sağlık veya cezaevi sistemi gibi alanlarda uzmanlaşmış gazeteciler olarak, şu kapıdan çıkıp gitmezsek sonsuza kadar lanetlenecek meslek gazileriydik. Tabii ki yeni işe alımlar olacaktı ve bazı önemli oyuncular gazetede kalacaktı. Ama artık gazetelerin yakında çok daha kapsamlı olacağını, haberlerin daha iyi yazılacağını, bunların basılı yayıncılığın hayatın anlamı olduğuna inanan deneyimli insanlarca yaratılacağını savunmak pratikte imkânsız hâle gelmişti.

Gazetecilik modaları: Mahallileşme, kısa haber ve ödül avcılığı

İnternetin ortaya çıktığı günlerde çoğu büyük şehir gazetesi ne açtı, ne endişeli, ne de tutkulu. Televizyonun yükselişine dayanabilmişlerdi ve reklamverene sunabilecekleri kitleye güveniyorlardı. Bu yayınlar büyük gazete zincirlerinin parçasıydı. Onlara sahip olan holdingler kârı alıp gidiyor, gazetelerin yayın kapsamı ve derinliği ise hep aynı kalıyordu.

Çalıştığım yazı işlerinde; mahallileşme (“insanlara yaşadıkları yerde olan biteni aktarın”), kısa haber (“ayrıntıları boş verin, kimse başlık ve spottan ötesini okumuyor”) ve en nihayetinde hastalık boyutuna gelen ödül avcılığı modalarını (“insanların ne istediğini bilmiyoruz ama bir gazetecilik ödülü alırsak herhalde doğru yoldayız demektir”) atlattım. O yıllarda gazetenin grafik tasarımının kaç kez yeniden yapıldığından bahsetmeye ise gerek bile yok. 

Maryland eyaletinin merkezinde yaşamın derinlemesine düşünülmüş, iyi yazılmış, esaslı bir anlatısını Baltimore Sun’ın sunması için gereken maliyeti karşılamak üzere herhangi birinin elini cebine attığı yeterince uzun bir süreye ben hiç rastlamadım. Bu tür bir hikâye anlatıcılığı için bir araya getirmeniz gereken insanlara tazminatları birer birer ödenmiş ve hepsi kapı dışarı edilmişti.

David Simon, 17 Mayıs 2004’te New York’ta bir ödül töreninde. Fotoğraf: Anders Krusberg / Peabody Awards

Yetişkin siyah erkeklerin yarısının işsiz bırakıldığı, sendikaların dağıtıldığı, suç ve yoksulluğun bir mahalleden diğerine yayıldığı bir şehrin tek günlük gazetesinin artık emek ve yoksulluk muhabiri yoktu. Bir ara, neredeyse bir yıl boyunca adliyeden haber yapılmamıştı. Giderek büyüyen cezaevi sistemini incelemek üzere son muhabir görevlendirildiğinde ben henüz gece masasında çalışan bir çocuktum.

Yakında, teknoloji daha da gelişip eski okurların sadakatlerini sınarken yenilerinin de ilgisini çekecek. O zaman gazete, dünyayı ve meseleleri daha iyi değil, daha da yetersiz biçimde haberleştirebilecek durumda olacak. Bunu da şehrin tarihine organik bir şekilde bağlı olmayan yayın holdinglerinin zincir gazetelerinden devrişilmiş daha genç, daha ucuz çalışanlarla yapıyor olacaklar.

Kapsamlı, karmaşık ve özgün bir habercilik yerine, en ciddi gazetelerin okuyucularına dahi ünlüler, skandallar, mizah ve hafif provokasyon sunuluyor. Bunlar bizzat internetin de para birimi.

Eee, böyle bir ürün için bir de ücret mi talep edeceksiniz? Kim buna cesaret eder?

Ne reklamlar ne gazeteciliğin kendisi, yeterince yüksek bir fiyata satılabiliyor

Hâlâ nitelikli gazetecilik var mı? Elbette. Bazıları Baltimore’da olmak üzere birçok iyi gazeteci meslek bağında ter dökmeyi sürdürüyor. Ancak çoğu şehirdeki çoğu ciddi gazetede bile nitelikli gazetecilik, meselelerin tutarlı ve sofistike bir biçimde haberleştirildiği bir şekil almıyor. Nitelikli gazetecilik, seçilen belirli konularda örneğin beş bölümlük bir yazı dizisi şeklinde özel projeler olarak belirip yok oluyor. Bunlar, gazetenin her gün okurlara ısrarla dünyayı sunduğunu göstermek için tasarlanmış girişimler olmak yerine, bir yerlerdeki bir jüriyi ödül vermeye ikna etmek üzere kurgulanmış oyalamalardan ibaret.

Ve işte buradayız.

Baltimore’daki bu yerel gazete şu anda 300 yazı işleri çalışanına sahip ve Chicago’daki holding merkezinde bazı arkadaşlar bu sayının yeterli olduğunu düşünüyor. Bir zamanlar 500 muhabir çalıştıran bu gazeteden biraz daha az kâr edip bu parayı ürüne yatırmaya ne derler peki? Öyle görünüyor ki baştan beri büyük bir gazete kurmayı değil, sadece rakipleri temizleyip Baltimore’u Gremlins ve Pacers için güvenli hâle getirmeyi amaçlıyorlardı. Geçiş sürecinde kapsamlı, önemli ve harika bir yapı inşa etmenin gerçek maliyetini ciddi ciddi hesaplayan kimse olmadı.

Artık kâr da yok. Reklam geliri de yok. Yeni okur da yok. Saçları ağarmış bu yaşlı hanım, elinde kalan son değerli şeyleri de bedavaya internete koyuyor. Ne çevrimiçi reklamlarını ne de gazeteciliğin kendisini yeterince yüksek bir fiyata satabiliyor.

Belki de bu kaçınılmazdı. Belki internet, dağıtım modelinde o kadar derin bir değişimdir ki en iyi gazetenin bile küçülmesi kaderdi. Belki de ben daha bir öğrenci gazetesinde, arka cebimde kadrat cetveliyle [Türkçe’de tipometre de denir] dolaşmadan çok önce, olacakların hepsi taşa yazılmıştı. Belki de tüm bu yazdıklarım, Talmud’daki gibi [yoruma açık] görüşlerden ibaret.

Peki, bugün ne biliyorum? [Genel öğretim programını içeren bir] üniversite diplomam var. Gazetecilik bölümüne giremedim bile. Bugünlerde HBO kanalı için yaptığım bu ek iş [The Wire dizisi] de beni Wharton İşletme Okulu yüksek lisans programına sokacak değil.

Ama bildiğim bir şey var: Büyük bir gazete, büyük bir gazetedir. Sadece iyi olan bir gazete, büyük değildir. Ve Chevy Vega marka bir otomobil, ismini değiştirseniz de hâlâ bir Chevy Vega’dır.

David Simon, 1983-95 yılları arasında Baltimore Sun gazetesinin muhabiriydi. Öncesinde, lisede ve üniversitede okul gazetelerinin editörlüğünü yapmıştı. Gazeteciliği bıraktıktan sonra, 2002-2008 yıllarında HBO kanalında yayımlanan ve Türkiye’de de çok izlenen “The Wire” dizisinin yapımcısı olarak dünya çapında üne kavuştu. Bu dizinin son sezonu, bir gazetenin yaşadığı zorlukları da anlatıyor. Bu yazı ilk olarak 20 Ocak 2008’de Washington Post’ta İngilizce yayımlandı ve Journo’nun “Temeller” yazı dizisi için ilk kez Türkçe’ye çevrildi. Arabaşlıklar Journo’ya ait. Simon’ın bu yazısından sonra köprünün altından çok suyun aktığını hatırlatmak gerekiyor. ABD’de büyük bir ulusal gazete olarak New York Times‘ın ve yerel/bölgesel bir gazete olarak The Boston Globe’un hikâyesini daha önce Journo’da aktarmıştık. 

İLGİLİ: GAZETECİLİK DİZİLERİ

Gazeteciliğin demokrasi için önemi: Lippmann ve Dewey’nin “kamuoyu” tartışması

Reklam geliri vazgeçilmez mi? New York Times’ın iki yöneticisine sorduk

Journo

Yeni nesil medya ve gazetecilik sitesi. Gazetecilere yönelik bağımsız bir dijital platform olan Journo; medyanın gelir modellerine, yeni haber üretim teknolojilerine ve medya çalışanlarının yaşamına odaklanıyor, sürdürülebilir bir sektör için çözümler öneriyor.

Journo E-Bülten