Yorum

Kirli, çürük ve adi

Mecidiyeköy’ün harbiden dutluk olduğu zamanlarda, bir mahallede büyüdüm (Hani şu ‘mahalle baskısı’ kavramına konu olan mahallelerden birinde). 60’lı ve 70’li yıllardan söz ediyorum.

Câhil ve yobazlar o zamanlar da vardı. Ama sayı olarak azdılar (aydınlıkla karanlığın oranı yarı yarıyaydı diyebiliriz o yıllar için), henüz bu kadar palazlanmamışlardı (en azından şehirlerde) ve kafalarını bugünkü gibi car car her taşın altından çıkarmaya cesaret edemiyorlardı.

Kadınlara o zamanlar da sataşılırdı sokaklarda. Ama cezası ağırdı. Bir kadına yan gözle bakan, terbiyesizlik eden erkek ‘suçüstü’ yakalandığında, gayet temiz bir dayak yerdi. Net! Çocukken bu türden birçok olaya şahit oldum. Mesela bir otobüste bir kadını mıncıklayan erkek (bozuntusu), otobüsün bir ucundan diğer ucuna tekme tokat dövülerek aşağı atılmıştı.

Öyle sokak ortasında kadın tekmelemek, yumruklamak falan, hiçbir yiğidin(!) harcı değildi.

Ahâli o dakika paralardı adamı.

Kadın kutsaldı, saygı duyulurdu, korunurdu. Hamam böcekleri gibi kuytulara mevzilenmiş yobazlar hariç, ülkede eğilim bu yöndeydi. Cumhuriyetin kadını değerli kılan ve koruyan uygulamaları henüz darmaduman edilmemişti. En başta, eğitim laikti ve hukuk sistemi bugünkü gibi ‘azılı kadın düşmanlığı’ yapmıyordu.

Hani dinciler, “o zamanlar eziliyorduk, zulüm görüyorduk!” diye ağlaşıyorlar ya… Kabataş yalanı gibi koskoca bir YALAN!

Laiklik baskısından(!) evlerinde hapis yaşayan kadınlar falan yoktu. Başörtülü kadınlara kimse “neden başın örtülü?” diye sormuyordu. Neden oruç tuttun diye baskı yapılmıyordu.

Bunların ‘zulüm’den kastettikleri, resmi kurumlara ve okullara ‘zihniyetlerini’ sokamıyorlar, her türlü özgürlüğün ve canlılığın üstünü kara çarşaflarla kapatamıyorlardı o yıllarda, sadece o!

60’larda ve 70’lerde Türkiye, Avrupa’ya yakın bir ülkeydi. İstanbul sokaklarının (giyim kuşam olarak, sosyal hayat olarak) Roma ya da Atina sokaklarından bir farkı yoktu.

Her birinizin aile albümünde, anneannelerinizin teyzelerinizin, deniz kıyısında, çay bahçelerinde vs. çekilmiş son derece Avrupai giyimli fotoğrafları vardır mutlaka.

Bunlar ‘çakma’ değildi. İnsanlar isteyerek ve severek öyle yaşıyorlardı.

O yıllarda çekilmiş bir Türk filmini, bir Fransız filmini ya da bir İtalyan filmini izleyin, hangisi nerede çekilmiş, anlayamazdınız.

Mesela Fellini’nin o güzelim “Cabiria’nın Geceleri” filmi! Olaylar pek âlâ İstanbul’da geçiyor olabilirdi ve Cabiria kızımız pek âlâ Hülya ya da Türkan olabilirdi. Konular, insanlar ve dertler birbirine o kadar yakındı.

Sadece İstanbul’da değil, Anadolu’nun tüm büyük şehirlerinde, kasabalarında durum böyleydi. Sinemalar ve tiyatrolar vardı, sosyal hayat vardı, laik eğitim vardı. (Tabii yobazlar için tüm bunlar ‘zulüm’ demekti!)

Ha, her şey süper ötesi miydi, şahane miydi?

Elbette hayır! Zaten sistemdeki ‘arızalar’ ve defolar nedeniyle bugünlere gelindi.

Misal, giyimde kuşamda Avrupaiydik ama kadın erkek ilişkileri, kadın özgürlüğü vs. söz konusu olduğunda ülkede istisnasız herkes yobazdı. En ‘ileri’ olması gereken solcular bile, kadın dendiğinde tutucunun kıralı kesiliyordu. Kadına ve kadın erkek ilişkilerine bakışlarında onulmaz bir ‘kıroluk’ vardı.

‘Özgürlük’ bir türlü içselleştirilemeyen bir kavramdı.

Eğitim sistemi, bugüne göre olağanüstü iyi sayılırdı ama yine de çok sorunluydu, ciddi arızalıydı. Bugün çocuklara zorla dua ezberletiyorlar, o zamanlar ise zorla marş ezberletiyorlardı. Hep bir ‘ezber’ olayı vardı yani.

Farklılığa, çeşitliliğe o zaman da tahammül yoktu, bugün de yok.

Yine de ve her şeye rağmen Türkiye sorunlarıyla baş edebilir, Avrupalı bir ülke olma yolunda ilerleyebilirdi.

Ama dünyanın ağası Big Brother’ın başka amaçları vardı: Türkiye’yi bir Ortadoğu bataklığı yapmak!

Ve 80 darbesine giden yolun taşları döşenmeye başladı.

Gençleri bölmek, birbirine kırdırmak, faşizmi palazlandırmak, sol hareketi ve sendikaları yok etmek, orada burada faili meçhuller, katliamlar…

1975-80 arasındaki ‘seks filmleri furyası’ bile bu işin bir parçasıydı bana göre. Ahlaki çöküşü hızlandıran, o çöküşten beslenen, aşırı muhafazakarlığa zemin hazırlayan bir sektör.

Ve sonra 80 darbesi geldi. Ülkenin, doğanın ve kadının ölüm süreci tam o noktada başladı.

Önce ülkeye bol bulamaç dökülen (nereden geldiği belirsiz) bir para ve üretmeden tüketmeye, lükse, bol bulamaç harcamaya alıştırılan insanlar…

Sonra paranın geri çekilişi, yoksunluk krizleri ve tam bir ahlaki çöküş.

Ve sonra, bugünlere geldik.

Herkesin moda giyinmeye debelendiği, bebelerin bile akıllı telefonlarla dolaştığı, herkesin arabalandığı… Ama öte yanda kadınların sokaklarda dövüldüğü, otobüslerde tekmelendiği, öldürüldüğü, sosyal hayatın bittiği, sanatın sinemaların tiyatroların yok edildiği, her türlü arsızlık ve cehaletin prim yaptığı, hukukun buldozerlerle çiğnendiği, doğanın canavarca yok edildiği, insanların betonların arasında çıldırmaya terk edildiği, herkesin depresyon haplarıyla ‘günü’ kurtardığı, birbirinden rezil TV dizileriyle kafa yapıldığı, din olarak da ‘parayataparlığın’ takdim edildiği, hayatın mottosunun “her türlü rezillik serbest ama çaktırmadan yap!” olduğu günlere…

Ahlaksızlık diz boyu. Yobazlık da öyle!

Zaten bu ikisi birbirlerini besleyen şeylerdir.

Her şey plana uygun gitti yani.

Yazık oldu bu güzel ülkeye!

İnsan bunları düşününce, Küba gibi bir ülkenin neleri başardığını çok daha iyi anlıyor.

Ve bizim neleri başaramadığımızı.

Ve sonra şuursuzlar kalkıp, “ama Küba çok fakir, biz zenginiz” diye vıkvıklıyorlar.

He ya, çok zenginiz.

2 milyon zenginimiz ve 78 milyon süper yoksulumuz var.

Doğasının ağzına sıçılmış bir ülkemiz, lağıma dönmüş denizlerimiz var.

Tekmelenen, çatır çatır öldürülen kadınlarımız var. Mutsuzluktan kafayı yemiş bir gençliğimiz var. Sokaklar dolusu ruh hastamız var.

Ama zenginiz n’aber!

Neslihan Acu

Neslihan Acu

İstanbul'da doğdu, 1995'ten bu yana İzmir'de yaşıyor. Boğaziçi Üni. Mühendislik Fak. mezunu. Gazeteciliğe İzmir Life dergisinde röportajlar yaparak başladı. Medyatava'da üç yıl medya yazıları, Yeni Asır'da dört yıl köşe yazıları yazdı. Yayımlanmış yedi romanı var: Meltem K'yı Kim Öldürdü, Kadından Donkişot Olmaz, Ne Güzel Bir Hiçlikti Aşk, Kuzgunun Şarkısı, Artık Ayrılsak Diyorum, İyi Tanrının Çocukları, Z Yalnızlığı.