İşten kovduran o fotoğraf…

PAYLAŞ:

Mesleğe sıkıyönetim mahkemelerini izleyerek başlayan Emel Armutçu, 80’lerde gazeteci olmayı anlattı. Mahkemelerde gazetecilerin kısıtlanmadığını anlatan Armutçu, döneme dair simge bir görüntüye dönüşen, iç çamaşırıyla mahkemeye çıkan siyasi mahkumların fotoğrafını tüm gazetelere servis edince işinden olmuş.

Bir ay önce gazeteciliğe başlamış genç bir kadın muhabir. Haber müdürü onu yanına çağırıp sıkıyönetim mahkemelerine gönderiyor. Emel Armutçu, 1982’de başlayan meslek hayatının ilk yıllarını duruşma salonlarında, basın odalarında ve haberini yazdırmak için kullandığı ankesörlü telefonların başında geçirdi. Orada yalnızca haber yapmayı değil, hangi haberin yayımlanamayacağını da öğrendi. 17 Ocak 1984 yılında sıkıyönetim mahkemelerine tek tip kıyafet uygulamasını protesto etmek için duruşmaya iç çamaşırlarıyla çıkan siyasi tutukluların fotoğraflarını yayın yasağına rağmen gazetelere servis ettiğinde ise işinden oldu.

“80’leri bir de bizden dinleyin” söyleşi dizimizin ilk konuğu Tuğrul Eryılmaz, 12 Eylül yıllarını anlatırken sözü bugünün gazeteciliğine getirmişti. İkinci konuğumuz Emel Armutçu’yla aynı döneme bu kez sıkıyönetim mahkemelerinde çalışan bir kadın muhabirin gözünden bakıyoruz.

Armutçu’nun anlattıklarında baskının yanı sıra gazetelerin içindeki erkek egemen düzen de var. Kadınlar haberin peşine düşebiliyor, fotoğraf çekebiliyor, muhabirlik yapabiliyordu. Ancak haberin nasıl sunulacağına karar veren masalarda çoğunlukla erkekler oturuyordu. Armutçu o günleri, “Erkekler toplanır karar verirdi, olurdu işte” sözleriyle hatırlıyor.

Söyleşimizde Armutçu’ya 80’lerde kadın gazeteci olmayı, yayın yasaklarını ve yıllar içinde değişen haberciliği sorduk. Anlattıkları, hem darbe döneminde haber yapmanın koşullarını hem de kadın gazetecilerin meslek içinde aşmaya çalıştığı sınırları gösteriyor.

Emel Armutçu

1982 Yılında gazeteciliğe başladığınız dönemde size yol gösteren, gazeteciliği öğreten isimleri düşündüğünüzde aklınıza kimler geliyor?

Ben başladığımda Niyazi Dalyancı dönemiydi. Tüm camiada çok sevilen bir insandı. Bir de aynı zamanda Yeşilçam’da figüranlık yapan şef pozisyonunda Erol abi vardı. Ama fotoğraf çekmeyi sadece teorik olarak öğrenmiş, hatta yazılı sınavda bir fotoğraf çekimini anlatırken ilk cümle olarak “makineye film taktım” yazmadığım için sıfır almış bir muhabir adayı olarak, istihbarat şefi Sabahat ve onunla evli olan haber müdürü Mehmet Sağnak benimle ilgilendi. İlgilenmek dediğim önüme zımbalanmış teksir kağıtlarından oluşan eski haber dosyalarını koydular, üç gün sadece onları okuttular. Belki daha fazlaydı hatırlamıyorum çok sıkıcıydı. Sonra ufak ufak basın toplantılarına, röportajlara gitmeye başladım. Bir ay sonra Mehmet Sağnak yanına çağırıp “Seni sıkıyönetim mahkemelerine veriyoruz” dedi. Sonraki yıllar sıkıyönetim muhabirliği yaptım. Sanırım haber yazmaktan çok, ankesörlü telefondan yazdırmayı orada kendi kendime öğrendim. En çok da neleri yazdırmamam gerektiğini. Bu kurala bir kez uyumadım, işimden oldum: Bir sonraki haber müdürü Aydan Öz’le sıkıyönetim mahkemelerine tek tip kıyafet uygulamasını protesto etmek için don, atlet çıkan siyasi tutukluların duruşmalarda çektiğim fotoğraflarını yayın yasağına rağmen dayanamayıp tüm gazetelere geçtiğimiz için ikimiz birlikte kovulmuştuk. O zaman ajansın başında genel müdür olarak bir emekli asker vardı. Bir de o dönemden Reha Öz’ü anmalıyım; Cumhuriyet’in istihbarat şefiydi, arkadaşlarımı ziyarete gittiğimde, bazen de gazeteciler barında sık sohbet ettiğimiz sevgili abimizdi. Habere yaklaşım konusunda çok katkıları olmuştur. Bir de bana şahane bir jesti vardı: Malum ajansta çalışıyorsanız adınız gazetelerde pek imza olarak çıkmaz, Barış Derneği davasında Başkan Mahmut Dikerdem tahliye edildiğinde geç bir saatti. Cumhuriyet muhabiri Deniz Teztel o gün yoktu. Reha abi birinci sayfaya koyduğu tahliye fotoğrafımın altına hem ajansın hem de benim imzamı eklemişti. Sanırım gazeteciliğe başlayalı bir yıl olmamışken basılmış ilk imzamdı, çok mutlu olmuştum.

17 Ocak 1984 yılında sıkıyönetim mahkemelerine tek tip kıyafet uygulamasını protesto etmek için duruşmaya atlet ve iç çamaşırlarıyla çıkan siyasi tutuklular

“GALİBA 80’LER BİRAZ DA NAİFLİK DEMEKTİ”

1980’leri nasıl hatırlıyorsunuz? Son dönemlerde 80’ler nostaljisi yayıldı. Günümüzde yaşadığımız siyasi, kültürel ve ekonomik krizden kaçışın yollarından biri gibi artık. Bir gazeteci olarak darbe yılları sizin için nasıldı?

Darbeden itibaren ilk beş yıl darbeyle ve onun yargıladıklarıyla iç içe geçti mesleğim gereği. Ama daha okuldayken sınıfta derse gelmelerini beklediğimiz iki hocamızı 17 gün arayla siyasi suikastlar nedeniyle kaybetmiştik. Gazeteciliğe başladıktan sonra da gazeteciler, yazarlar öldürülüyordu. 80’lerde gazeteci olmak, kimlik kontrolleri, çanta aramaları, daktilo, telefonla haber yazdırmak, sarı kağıtlar, teleks makineleri ve haberlere toplu taşımayla gitmek demekti. Medya dünyası Cağaloğlu’ndaydı. Vapur için Eminönü’ne yürür, eve giderdik. Hatta kültür sanat edebiyat hukuk dünyası o zaman gazeteci yetiştirme konusunda efsane olarak anılan Türk Haberler Ajansı’nda üst katındaki gazeteciler barında toplanır, biz gazeteciler o dönemin muhalif ünlüleriyle sık sık oturup muhabbet etme şansı bulurduk. Herkes erişilebilirdi yani, tevazu uzaklarda kalmış bir semt adı değildi henüz. Galiba 80’ler biraz da naiflik demekti.

1986’da Barış Derneği davasında tutuklu bulunan Orhan Taylan, Ali Sirmen, Ali Taygun, Hüseyin Baş, Ergun Elgin ve Erdal Atabek, Bayrampaşa Cezaevi’nden tahliye edilirken.

SIKIYÖNETİM MAHKEMELERİNDE HABERCİLİK

Gazetecilik günümüzde iktidar yanlısı medyanın kahir ekseriyet haline gelmesiyle çok makbul bir meslek olarak görülmüyor.  1980’lerde gazetecilerin toplum nezdinde statüsü nasıldı?

Tabii ki saygıyla anılan bir meslekti. Bir ağırlığı ve gücü vardı. Çok az paralar kazanırdık, bir haberi paraya dönüştürmek ya da para için olmadık bir haberi yapmak gibi şeyler aklımızın köşesinden bile geçmezdi. Sıkıyönetim mahkemelerinden örnek vereyim; gazetecilik faaliyetini yapma konusunda en ufak bir kısıtlama -yayın yasakları dışında tabii- yaşadığımı hatırlamıyorum. Askeri hakimlerle, savcılarla çay kahve içer, davalarla ilgili sorular sorabilirdik. Mahkeme içinde istediğimiz gibi dolaşır; fotoğraf çekebilirdik. Hatta askerler, sanıklara saldırdığında bile. Yayınlanamazdı o ayrı. Aşırı uydurma, plajlarda Helgalar Türk erkeklerine bayılıyor gibi fotoğraflar yayınlayanlar, daktilonun başına oturup haber değil fantezilerini yazanlar da vardı tabii. Ama pek saygın bulunmazlardı. 80’ler gazetelerin renklenip aynı zamanda bozulduğu yıllardı da. Rekabet adı altında çok saçma, gazetecilikle bağdaşmayan şeyler yapıldı. Sanırım sonrası naifliğin, ideallerin, etiğin doğru Türkçenin, hatta doğru haberin giderek yok olduğu, her şey mübahların ağır basmaya başladığı yıllara giriş oldu.

“ERKEKLER TOPLANIR KARAR VERİRDİ, OLURDU İŞTE!”

– Basın tarih boyunca sansür ve otosansür sorunuyla karşı karşıyaydı. Bugünle karşılaştırdığınızda darbe sonrası yıllarda durum nasıldı?

Araştırmalarda, raporlarda, gazetelerin o dönem kaç gün kapatıldığı yer alıyor, bazen günler sürerdi. Kitaplar, filmler yasaklanırdı, sanatçılara ambargo uygulanırdı. Özellikle Cumhuriyet gibi gazeteler gazete yayınlandıktan sonra 1. Ordu Komutanlığı’ndan telefon beklerdi. Haberlere, köşe yazılarına sık sık dava açılırdı. Bir işimizde Selimiye’de yargılanan gazetecilerin, yazarların davalarını takip etmekti. Pek çok konuda zaten basın yasağı vardı. Elbette bu durum otosansür genlerini de kötü etkilemiştir.

Gazetecilik mesleği internetin yaygınlaşmasıyla büyük bir değişime uğradı. 80’lerde gazetelerin yapısı, işleyişi nasıldı? Bir haberin manşet olup olmayacağına nasıl karar verilirdi? Haber toplantıları nasıl yapılırdı?

Bu saydığın yerlerde hiç bulunmadım. O yüzden pek bir fikrim yok. Erkekler toplanır karar verirdi, olurdu işte. Dergilerde biraz daha esnek bir durum vardı; haftada bir toplu halde haber toplantıları yapılırdı. Ama gazetelerde hayır. Varsa dış haberler, ekonomi şefi kadınlar onlar katılabilirdi yazıişleri toplantılarına.

“Erkekler toplanır karar verirdi” dedin. Bab-ı Ali yıllarında gazetecilik mesleğinde kadınların yaşadığı zorluklar hakkında neler hatırlıyorsun?

Muhabirliğe alımda böyle bir ayrım yoktu. Biz eski kuşak gazeteci kadınların yaşadıklarını yaşamadık sanırım. Ama haber müdürü olmak, yazıişleri müdürü olmak, hâşâ yayın yönetmeni olmak, kadınlar için söz konusu olamazdı. Bugün hâlâ böyle. Yani gelsin kızlar -böyle denirdi- bizim yüzümüz olsun, haberlerimizi yapsın, gözlerimiz şenlensin, ama yönetim işine karışmasın! Hala böyle. Örtülü ya da açık tacizler oluyordu tabii, erkeklerin dünyasında ondan kaçış yok. Buna karşı mücadelede 90’lardan sonra çok yol kat ettik.

– Meslek hayatınızın en zor haberi ve unutamadığınız haberiniz hangisi? Mesleğinizden dolayı tehdit edildiğiniz, saldırıya uğradığınız oldu mu?

30 yıl gazetecilik yaptım, ciddi bir tehdit aldığımı hatırlamıyorum. Saldırıya uğramadım. En zor tek haber değil de yazarken zorlandığım çok haber olmuştur. Özellikle çocuklara yönelik cinsel istismar dosyalarında, kadına yönelik şiddet haberlerinde… N.Ç. manşetinde kullandığımız mahkeme tutanakları korkunçtu. Ağabeyleri tarafından İstanbul’da öldürülen Güldünya Tören’in, istenmediğimin çok net gösterildiği Bitlis’teki köyünde bir Kırmızı Pazartesi gerilimine düşmem. Bir de papatya (!) kılığına girerek Semra Özal’ın boğazda bir yalıda yaptığı papatyalar toplantısındaki halim geliyor aklıma. Valla o da korkunçtu.

Emel Armutçu muhabirlik yaparken

“GAZETECİLİK CİDDİ İŞTİR, ŞİMDİ KLAVYESİ OLAN YAZIYOR”

Bugünkü gazeteciliğin hızını gördüğünüzde 1980’lerdeki gazetecilik size nasıl geliyor? Artık daha kolay bir meslek mi?

Çok kolay tabii. Özellikle internet gazeteciliği; başka bir yerden kopyala yapıştır, yayına ver. Ben sık sık bazı konularda haber taraması yapıyorum; birinde haberin bir unsuru eksikse, kalan tamamında da eksik oluyor. Çünkü herkes birbirinden kopyalamış ve yapıştırmış. Bir telefon etse o eksikliği tamamlayacak, onu bile yapmıyorlar. Türkçe bilgileri çok zayıf. Daha doğrusu Türkçeyi doğru kullanmak gibi bir dertleri yok. Bir tıkla yazıyı gönder, bir tıkla sayfaya koy, oh ne rahat. Öyle rahat ki haber önüne gelince kullanıyor. Yani ben buna açıklama gazeteciliği diyorum; bir konuda ancak kamusal bir kurumdan ya da siyasetçiden açıklama yapınca haber yapılıyor. Önceden araştırmak, kendi bulmak, ortaya çıkarmak gibi bir refleks yok çoğunda. Bizim zamanımızda kalıbıyla başlayan büyükanne anlatımlarına girmek istemem ama dışarıdan ankesörlü telefonla haber yazdırmak için içeride bir arkadaşından ricacı olman gerekirdi. Büyük haberlerimizi, başka yayınlardaki küçük haberlerden çıkarırdık, peşinden gider, yeni sorular sorar, geliştirirdik. Arşiv taraması için kütüphanelere gitmek, sayfa sayfa çıkışlar almak, daha sonra dergiler ve gazeteler kendi arşivlerini oluşturdukça aynı şeyi kendi arşivinde yapmak, sayfalara boğulmak söz konusuydu. Şimdi sor yapay zekaya, söylesin. Bizim dönem daha iyiydi demiyorum, önemli olan kullandığın araçlar ne olursa olsun, gazeteciliği olması gerektiği gibi yapmak. Aslında gazetecilik ciddi iştir, şimdi klavyesi olan yazıyor.

1983 yılında 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, Cumhuriyet Başyazarı Nadir Nadi ve Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin hakkında Türk Dil Kurumu’nun tasfiyesini öngören tasarıya dair yazı nedeniyle soruşturma açtı. Duruşmayı takip eden gazeteciler arasında Emel Armutçu da vardı.

“SEN ŞU GAZETEYİ SEN BU TELEVİZYONU AL MEDYASI”

– Gazeteci ve medya patronları ile siyaset ilişkisi bugüne benziyor muydu? Gazetelerin ekonomik yapısı bugünden farklıydı? Gazetenin ve gazetecinin bağımsızlığı açısından dün ve bugün nasıl farklılaştı?

Gazete patronundan iş insanlarının gazete satın almasına geçildikten sonra o ilişkiler daha da iç içe geçti sanırım. Ya da zaten iç içe geçsin diye gazeteler satın alındı. Başlarda da bu tür ilişkiler elbette ki kurulmuştur, ama yine de bir gazetecilik derdi vardı. Sonradan artık bir yozlaşmaya dönüştü. Medya gücüyle işlerini büyütmek isteyenler, gazete patronu olmaya başladı. Sonra da ‘sen şu gazeteyi, sen bu televizyonu satın al’ medyasına geçildi. Gazeteci olmayanların medya patronu olması, gazetecilik için sonun başlangıcıdır.

“AÇIKLAMA HABERCİLİĞİNİN YANI SIRA ŞİMDİ DE TAHMİN HABERCİLİĞİ GELİŞTİ”

– Bugün o aşama da geçildi. Medyayı bugün nasıl görüyorsun?

Şu an iktidar ve ana muhalefet ne diyorsa iktidar ve ana muhalefet medyaları da aynı şeyi söylüyor. Yıllarca aynı ömür boyu milletvekilleri gibi aynı ekran yüzleri aynı cümleleri sanki ilk kez söylüyorlarmış gibi yeniden söylemeye bayılıyorlar. Haber temaları 10-15’i geçmiyor. Buralarda da açıklama haberciliğin yanı sıra şimdi tahmin haberciliği gelişti. Ertesi gün olacak bir gelişme var, bütün gün öyle mi olur, böyle mi oluru konuşuyorlar. Ben tüm olan bitene baktığımda habercilik değil bir kürekçi kavgası görüyorum. Ve aşırı derecede sıkılıyorum.

YAZAR HAKKINDA:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi mezunu. Üniversite yıllarında Abra ve Patika adlı dergilerin yayımlanma süreçlerinde yer aldı. Bir süre Sol Yayınları’nda editörlük yaptı. Gazeteciliğe GazetePazar’da başladı; ardından Hürriyet, Habertürk – Yarın gazetelerinde, Picus Edebiyat Dergisi’nde, Sabah ve Habertürk dergi gruplarında ve Bianet haber sitesinde çalıştı.