Söyleşi

Medya ve aidiyet: Muhabirlik, editörlük ve köşe yazarlığından öğrenilenler

Hande Şarman, "Medya hikâyesi benim için bitti. Yarım kalan bir şey yok. Güzel ve anlamlı bir yolculuktu. Beni ben yaptı. Hiçbir ânından pişman değilim" diyor.
Yirmi yıldan uzun zaman çalıştığı medyada muhabir, editör, köşe yazarı olarak varlık gösteren Hande Şarman ile yeni çıkan “Aidiyet” adlı kitabı vesilesiyle konuştuk ve kitaplarla iç içe geçen medya öyküsünü kaydettik. Gazetecilik hayatının ana duraklarına uğrarken kalemiyle kazandığı ilk telifi, kendini “gazeteci” hissettiği ilk işini, kendine ait bir köşeye sahip olmayı, tüm bu serüvenden öğrendiği tatlı-ekşi şeyleri konuştuk. Kitabından hareketle, “medya ve âidiyet” hakkındaki duygu ve düşüncelerine odaklandık. Birkaç adımda her birine değinmek üzere en başa sarıp başlıyoruz…

90’lı yılların sonunda üniversite bitmeden iş hayatına başlayan Hande Şarman, Cumhuriyet’te üç yıl çalıştıktan sonra araya bir senelik bir Amerika macerası sığdırıp, dönünce dört yıl Sabah’ta görev yapmış, tâ ki tatsız bir 1 Nisan günü Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bu gazeteye el koyana kadar. Sonrasında kurulduğu gün itibarıyla Habertürk çatısı altına girip beş yıl orada devam etmiş. Girdiği tüm işlerde tam zamanlı çalışan Şarman’ın en uzun devam ettiği yerler Habertürk ile Okuyanus Yayınevi olmuş. Medya ile edebiyat dünyası onun kariyerinde hemen her zaman kol kola gitmiş…

Gitmek mi zor, âit olmak mı?
“İlk telifimi Varlık dergisinden almış biriyim, benim için gurur kaynağıdır. Cumhuriyet gazetesi ise muhabirlik ve düzeltmenlik derken gazeteci gibi hissettiğim ilk mecra. Sonrasında Cağaloğlu yokuşlarında birçok yayınevi ve editörlük… Ardından Sabah gazetesinde haftasonu ekler, haber merkezi… Sonra Habertürk’te editörlük ve köşe yazarlığı…”

Neler öğretti tüm bu deneyimler?
“Medya sektörü çok farklı yapıda insan olduğunu gösterdi bana, öğretti. Ayrıca bende de birbirinden farklı özellik ve yetenek olduğunu. Muhabirlik, isteyince her tür bilgiye ulaşmanın yolları olduğunu, editörlük zamanla yarışırken bir bütünün sorumluluğunu yüklenmeyi, köşe yazarlığı ise yorumunu katarken ses ayarı yapmayı ve birlikte çalıştığın kurumun bir çatısı olduğunu unutmadan seslenmeyi… Hepsinin heyecanı, havası, enerjisi farklı ama özünde bir. Güzel günlerdi.”

Yazarlar gibi gazeteciler de yalnız

“Yazarlar gibi gazeteciler de kalabalıklar içinde çok yalnız aslında. Bununla ve yanı sıra kalemin tartışmasız gücüyle nasıl baş ettiklerine göre şekilleniyorlar. En çok rastlanabilecek tip, genelde o söz konusu geçici gücün elinde hebâ olmuş olan.”

“Dışardan güçlü gibi görünen ve hep bir üstteki tarafından ezilenlerin, anlamsız hırslar yüzünden trajikomik duruma düştüğüne çok şahit oldum. Bazılarıyla birebir çalıştım. Toksik insanlar. Yıllar sonra özür mailleri atanlar var. Mânasız çatışmalar, zorlamalar, önyargılar, yanlış anlamalar. Halbuki nedir yani, hiçbirimizin diğerine kırgınlığı olmamalı. Geçmiş gitmiş. Sonuçta medya eşsiz bir deneyimdi benim için.”

Yayınevleri için çalışmak nasıldı?
“Yolumun üstündeki her taşın altına bakan biriyim. Her tür insanla, her tür mekânda, çok farklı deneyimim oldu. Yazarla birebir çalıştığım zamanlar, yani kitap editörlüğü en sevdiğim iş oldu. Yeni bir yazarın yolun başında yalnız hissetmemesi, serüveninde gerçekten iyi niyetli bir yol arkadaşı olması çok önemli. Yazarken, yazdıkları bir kitap haline gelecekken sudan çıkmış balığa dönmesin diye elimden geldiğince yerli/yabancı tüm yazarlarıma omuz verdim.”

Köşe yazarlığı, ilkeler, sınırlar…

“Magazin ekinde bana kitapla, edebiyatla, sanatla ilgili de yazabileceğim bir köşe vermeyi uygun bulmuşlardı. Sağ olsunlar. Mâlum sık rastlanan bir şey değil, büyük imkan. Bir o kadar da zor. Hem herkese hitâp edeceksin, hem gazetenin özünden çok ayrılmayacaksın, hem de entelektüel bir çıtan olacak. Hakkıyla başarmak aslında imkansıza yakın. Sen başardın mı dersen yüzde yüz diyemem. Cidden zor bir işti. Şimdi eski yazılarıma denk gelince bazen çok gülüyorum. Bazıları da gerçekten iyiymiş. Vay be nasıl da kotarmışım diyorum. Onlar da beni tatlı tatlı gülümsetiyor.”

“Tam Gezi zamanıydı. Habertürk’teydim. İşimi severek yapıyordum ancak son zamanlarda “N’apıyoruz ki” hissine kapılmıştım. Söz uçar yazı kalır deriz ya, hepsi uçuyor bazen. Gerçeğe dokunamıyorsun. Derken hayat şartları yolumu Kıbrıs’a düşürdü. O dönemde dışardan yazmayı sürdürmem için de fırsat verildi, ancak benim kafam çoktan başka yerlere gitmişti.”

Yarım kalmış bir hikâye mi, sona ermiş bir yolculuk mu?
“Medya hikâyesi benim için bitti. Yarım kalan bir şey yok. Güzel ve anlamlı bir yolculuktu. Beni ben yaptı. Hiçbir ânından pişman değilim. Kitap editörlüğü ise devam edecek. Çok özel birkaç yazar ve onların projeleri, kitapları için. Yeni kitabımı da yazmaya başladım. Ayrıca yoga eğitmeniyim. Bir arada güzel giden birkaç iş, ki hiçbiri iş değil benim için, o kadar severek yapıyorum. Şimdi yolumda bunlar var.”

Gelelim kitabına…

‘Aidiyet’i bir gitmeler ve arama-bulmalar kitabı gibi okudum ben. “Gitmek mi zor, âit olmak mı?” sorusu tınladı sayfalar ilerlerken hep kafamda. Bu kitapta okura neler anlatmak istediğini Şarman’dan dinleyelim…

“Âit hissetmek insanoğlunun en temel meselesi. Aileye, toprağa, çevreye, bir şeylere, birilerine ve bir yerlere… Aidiyet’i hiç çalışmadığım bir dönemde (ki benim için çok farklı oldu), daha önce hiç yaşamadığım bir toprakta (Kıbrıs’ta), ülkemden uzakta yazdım. Gitmek zor değil. Kalmak da zor değil. Uyum sağlamak da zor değil. Dediğin gibi âit olmak ve öyle hissetmek zor. İnsan kendine, belki de sadece kendine ve kendi tanrısına âit hissedebiliyor. O sebepledir ki bazıları nereye giderse gitsin sorun yaşamaz, bazılarıysa nerede olursa olsun huzuru bulamaz.”

Fantastik ve özgün bir dünyası var

İnsanoğlunun hayat serüvenine ilişkin yansıtmalar içeren fantastik bir kitap, ki her okuyan farklı bir yerinden yakalayabilir hâdiseleri…

“Fantastik edebiyat seven, masal yazan birinin başka türlü bir roman yaratması beklenemezdi diye düşünüyorum. En azından ilk kitap olarak. Yoga yapan, bu yolda olan biriyim ayrıca. Soyut denilen birçok şey benim gerçeğimdir. Şuradan geçen bir ejderha görsek mutluluktan dilim tutulur, sonra ‘Acaba bir şekilde iletişim kurabilir miyim’ diye düşünürüm.”

Şarman bu kısmı, “Deli desinler bana. Desinler, değişemem…” şeklindeki meşhur şarkı sözleriyle tamamlarken kitabının ana karakteri ‘Nada’dan söz etmesini istiyorum: Kimdir bu ben-anlatıcı Nada?

Baş kahramanı ‘iyi bir dinleyici’

“Nada rahat büyümüş, büyüklerinin söz ettiği savaşlara şahit olmamış bir çocuk. Şartları ve yapısı gereği biraz şımarık. Ama iyi kalpli ve şefkatli. Çok okuyan, merak eden, cesur da biri. Hayâl dünyası geniş ve bu bazen kafasını karıştırıyor olabilir. Zaten ‘Kimseye benzemiyorum. Ben nereye âidim’ diyerek çıkıyor yola. Hikâye dinlemek ve anlatmak da en sevdiği şeylerden. Çok arkadaşı yok. Kısa süreli yakınlaşmalar ona daha iyi geliyor. Yolda olmanın ona iyi gelme sebeplerinden biri de bu. Anlatmayı seven birini buldu mu asla kaçırmıyor. İyi bir dinleyici olduğundan ona hikâyesini anlatan da çok oluyor. Genç bir erkek olarak aşk da onun için bir bilmece. Onun dertleri, hepimizinkilerden farklı değil kısacası.”

Medya ve âidiyet kısmına geliyoruz böylece; bunca yılın, tecrübenin sonunda gazetecilik Şarman’a ne ifade ediyor?

Medya ve âidiyet…

“Medya çok renkli bir çiçek dürbünü. Ya da bir panayır, bir gazino. Bazen terk edilmiş gibi duran siyah beyaz bir sahne, bazen gürültülü ve cümbür cemaat. Ben artık herhangi bir aygıt veya oyuncak olmaksızın net renkler ve doğal ışık görmek istiyorum. Öylesini seviyorum. Bugün kendime yarattığım dünyam sâde pırıltılarla dolu. Herkes kendisini heyecanlandıran, kalbini neşelendiren şeylerle meşgul olmalı.”

Gazeteciliğin en tatlı-ekşi, en hayat gibi tariflerinden biri olabilir yukarıdaki satırlar. Beş on yıl önceye kadar medya öyleydi sahiden: renkli, yenilikçi, cazibeli, kıpır kıpır…

2013’teki Gezi Parkı protestolarından sonra yaşanan önemli müdahalelerden biri dönemin ana akım medyasında yer alan kadın gazetecilerin büyük ölçüde tasfiyesi oldu, bilindiği gibi. Gerek siyaset, gerek yaşam sayfalarından ve eklerden -genellikle gerekçesiz şekilde- uzaklaştırılan veya uzaklaşmak zorunda bırakılan kadın haberci/yorumcu/yazarlar arasında çok sayıda deneyimli ve tanınmış isim var. Hande Şarman onlardan. Her ne kadar sayfayı kapattığı anlaşılsa da söylediklerinden, ‘Gazeteci Hande’yi özleyip özlemediğini merak ediyorum…

“Hayır Gazeteci Hande’yi veya eski beni özlemiyorum; geçmişe dair hiçbir şeyi özlemem. Güzeldi, bitti. Dediğim gibi bende bir yarım kalmışlık duygusu yok.”

Her dönemin kendi gerçeği var

“Bizim zamanımızda” cümleleri için uygun biri değilim ama zaten bugün gazete de gazeteci de pek kalmadı. Herkes internette. Zaten YouTube var. Başta çok üzülmüş, bu fikre direnmiştim ve işsiz kalan dostlarımı düşünüyordum. Ayak uydurmak zorunda kaldık. Bilhassa hayat şartları yüzünden kâbus gibi gelse de belki iyi oldu. Her dönemin kendi gerçeği var. Bugünkünü de olduğu gibi kabul ediyorum. Çünkü şimdi burada daha çok boşluk ve alan var. Ciğerlerini boşaltmazsan yeni nefese yer kalmaz. Yeter ki bu vesileyle özgür sesler çoğalabilsin. Öyle ya da böyle.

Baş kahramanın ne derdi, diye soruyorum son olarak Hande’ye… Birbirlerine pek benzemediklerini ama Nada’nın aşağıdaki cümlelerinin burada ona yardımcı olacağını söylüyor:

“Ağaçların Altı’ndan yukarılara doğru yolculuğum ta en başında, daha ilk ağaca çıkarken şuramdan hissediyordum. Yola çıkarsan yol kısalır. Söyledikleri kadar uzun bir yolculuk değildi. Biliyordum, hissediyordum ki az kalmıştı. Tepede beni neler bekliyordu? Başka hikâyeler yazabilecek miydim? Başka hikâyeler dinleyebilecek miydim? İlgimi çekecek şeylere, kitaplardan okumak dışında, kendi gözlerimle şahit olabilecek miydim? Kendimi her şeye hazır hissediyordum. Bu noktadan sonra iyi veya kötü, beklenmedik veya sıkıcı her ne ise olabilecek her şeye hazır… Yeter ki sıradan olmasınlar. Sonunda etrafında yaşamaya değer bir pırıltı bulayım. Dahası ben o pırıltı olayım.” (‘Aidiyet’, Hande Şarman, İthaki Yayınları, Haziran 2019)

Sevim Gözay

Sevim Gözay

93 yılında girdiği medyada birçok yapımda kamera arkasında çalıştı. 2000’de kamera önüne geçti ve kendi programlarına imza attı. Ödüllü programları Stüdyo: Sinematik Portakal ve Cosmopolis’le tanınıyor. Kitapları: Kasetten Canlı (2013), Sinemaskop Randevular (2015).