Dizi

The Handmaid’s Tale: 13 Emmy’lik bir öykü

“Artık bir biz olmalı;
Çünkü artık onlar diye bir şey var…”

Gündelik hayatımızda ‘Distopya’ kavramı akıllara hiç şüphesiz ki öncelikle George Orwell’ın 1984’ü ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sını getirir. Modernizmin 20. yüzyıla kadar çeşitli düşlerle umut vadeden ütopyalarının karşısında, daha sonra kendi yerini sağlamlaştıran distopya, ütopyanın aksine otoriter devletlerin toplum üzerinde yarattığı korku ve baskıyı ele alır. Bu yüzden distopyaları okumak ya da izlemek hiç de kolay sayılmaz. İnsan önce kendi yaşamını sorgular, izlediklerini ya da okuduklarını yaşadığı yerdeki şartlarla bağdaştırır, günümüz dünyasının işleyiş sistemine baktığında ise aslında başka distopyaların ya tam içinde yaşadığını ya da anlatılanların gerçekleşmesinin çok da uzak bir gelecekte olmadığını kavrar. Distopyalar bu bağlamda bir paralel evrendir ve gerçeklikle arasında her zaman bir bağ vardır, olacaktır da.

Margaret Atwood’un Türkçeye ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ olarak çevrilen romanından uyarlanan ve 13 dalda Emmy ödülleri adaylığı olan The Handmaid’s Tale ise, izleyiciyi rahatsız edebilecek türden çarpıcı bir distopya. Dizi, ABD Hükümeti’ni deviren ve modern devlet anlayışı olarak çeşitli terör politikalarıyla topluma teokratik bir rejim dayatan Gilead toplumunu anlatıyor. Her şey insanların bir sabah uyanıp kendilerini işlerini kaybetmiş ve bankadaki paralarına el koyulmuş halde bulmasıyla başlar. Sonrasında ise Gilead’da yayılan bir tür kısırlık virüsünden dolayı doğum oranları dibe vurunca da, doğurganlık işlevini yitirmemiş kadınların metalaştırılması, sınıflarına göre ayrıştırılması, duygularından arındırılması ve yalnızca doğurmalarını sağlayacak bir sistemin inşasına hız veriliyor. Bu sistemin odağı ise özgür cinselliğin yasak olduğu bir atmosferdeki cinsiyet ve cinsiyet kontrolü üzerine. İşte bu sistemde, olayları etkileyici flashback’ler eşliğinde Offred (Kitapta Fredinki) isimli ‘damızlık’ bir kadının gözünden izliyoruz. Kadınlar başka evlere sahiplendirilirken, yeni isimleri de sahipleri kimse ona göre koyuluyor. Offred ise Fred isimli bir komutanın evine gönderildiği için ismi bu yönde düzenleniyor.

Gilead iktidarının manüpile yöntemleri dizide dikkat edilmesi gereken hususlar. Dini tema, yaşamın her alanına empoze edilerek toplum genel bir köktendincilik anlayışıyla terbiye ediliyor. Resmi dil olarak ise İncil’de geçen terimler ile konuşulmaya zorlanıyor. Kadınlar konuşmalarında gündelik “Merhaba, iyi günler” gibi terimler yerine, “Tohumların kutsansın” gibi bir dil kullanıyor. Uyarlamanın yapıldığı kitabın yazarı Atwood, dilin bir güç biçimi olduğunu ve Gilead’ın tüm düşünceleri kontrolünde tutmak için dil kavramını kullandığını anlatıyor. Gilead toplumunda teknoloji de oldukça gelişmiş bir durumda. Dini suçları işleyen erkeklerin uzuv kesimlerinden, kadınlara verilen biyolojik cezalara kadar her türlü operasyon, Orwell’ın teknolojinin otoriter kullanımını anlatır gibi yüksek teknolojili bir ortamda gerçekleştiriliyor. İnsanların önceden zamanlarını geçirdiği tüm mekanlar dışarıdan değiştiriliyor. Böylelikle belleklerindeki tüm imgeler yabancılaştırma ve kimliksizleştirme politikalarıyla beraber yok-yer algısı harekete geçiriliyor.

Çocuk doğurmak tanrının bir mucizesi olarak adlandırılıyor ve kutsal kitabın verdiği emre göre kadınlar sadece toplumsal cinsiyete dayalı işlevlerini yerine getirmek için varolmaktadırlar. Ancak kadınlar doğurganlıkları sebebiyle sistemde önemli bir yerleri varmış gibi görünse de, Gilead tarafından potansiyel yıkıcı bir tehlike olarak görülüyor. Bu sebeple de katı kontrol mekanizmaları kadınlar üzerinde uygulanıyor. Önce istihdam etmeleri yasaklanıyor, sonra da özel mülkiyet hakları ellerinden alınıyor. Kadınların bilgiye sınırlı erişimi ve duydukları okuma açlığı, izleyiciyi totaliter bir toplumun nasıl zihnimizi kontrol alabildiğini hissettirmekle kalmıyor, tam anlamıyla yaşatıyor. Kadınların özgür olabildikleri tek yer kendi başlarına kaldığı zamanlar. Kendi aralarındaki izolasyon da muazzam tekniklerle büyütülüyor. Bir süre sonra ise kadınların bu denli yabancılaşmaya karşı tepkisi, her toplumda olduğu gibi ‘isyan’ oluyor. Daha geniş baktığımızda dizi aslında bir yandan da Hitler’in Üçüncü Reich’ini ve Yahudiler için temel çözüm olarak ele aldığı stratejiye sık sık verdiği ince referanslarla da selam göndererek, İkinci Dünya Savaşı faşizminin mutasyona uğramış halinin bir toplum için ne gibi sorunlar doğuracağını bizlere gözlemleme şansı veriyor.

Kitaba yöneltilen eleştirilerden biri Gilead’daki siyahilere pek yer ayırmamasıydı. Ancak dizide siyahi kadınların yeri oldukça önemli. Hikâyede toplumun karşı karşıya olduğu baskı mekanizmaları, Amerika’daki siyah köle kadınların deneyimlerinden alınmış. Okuma, yazma ve insanların isimlerinin sahibine göre verilmesi uygulamaları, kölelik çağı sırasında siyahları kontrol altında tutmak için uygulanıyordu. Dolayısıyla dizi aslında Amerika’daki ırkçılığa da eleştirel bir bakış açısı sunuyor.

The Handmaid’s Tale oldukça iyi bir geçiş hikâyesi sunan fütüristik karakterde bir dizi. Uyarlamanın yapıldığı kitabın ise ABD’deki Başkanlık Seçimlerinden sonra tekrar satışlarda zirveye yerleştiğini hatırlatmakta fayda var. İnsanlar günümüzde Margaret Atwood’u “Distopya Peygamberi” olarak adlandırmaya başladılar. Hatta kadınlar ABD’de gerçekleştirdiği kitlesel kadın hakları protestolarında dizideki damızlık kadınlar gibi kırmızı elbiselerden giyinerek kadın karşıtı politikaları eleştirdiler. Başta da belirttiğim gibi, distopyalar aslında bir yönünden mutlak gerçeklik de. Bu gerçekliği hissedebilmek için ise mutlaka damızlık kadınların hayatını, diziye eşlik eden müthiş soundtrack’leriyle birlikte izlemenizi öneriyorum.

İlkan Akgül

İlkan Akgül

Yeni Medya ve tasarımla ilgilenip halen çeşitli parti ve STK'larla çalışmalarını sürdürüyor.