Haber

Prof. Oran: İktidar titriyor, hocalar akademiye dönecek

1402'liklerden Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Hüseyin Hatemi...

Türkiye’de ne zaman baskı atmosferi kol gezmeye başlasa, fatura tıpkı bugün olduğu gibi geçmişte de akademiye ve barış için kalem oynatanlara çıkarıldı. Sarı zarflara sığdırılan iki satırlık yazılar hocalar için kara haber taşıyordu: Kovuldunuz!

Oysa ortada bariz bir tezat vardı: Nasıl oluyordu da büyük ölçüde barışın yanında konuşlanan akademi, devlet aklı tarafından ‘baş tehdit’ olarak görülüyordu? Devletin bu çarpık bakış açısı ve cezalandırma mekanizması eninde sonunda çökse de, o yıllar hem hocalar hem de öğrenciler için kayıp zamanlardı.

İktidarın sorunlu politikalarına karşı uyarıcı ve topluma yol gösterme bilinci ile hareket ettikleri için üniversitelerden atılan hocaların sayısı hâlihazırda 5 bine dayandı. İktidarlar değişse de akademiyi sindirme, susturma çabası kimi zaman azalan kimi zaman da artan ivmeyle hep var oldu. Geçmişteki örneklerine kıyasla bugün yapılan, seleflerin yolundan çok daha kararlılıkla ilerlemek ve tabir-i caizse muhalif hocaların ‘kökünü kazımak.’

27 Mayıs 147 akademisyeni tırpanladı

Üniversitelerin içini boşaltmak, akademiyi iğdiş etmek hemen her darbe yönetiminin ilk icraatlarından biri oldu. 27 Mayıs 1960 darbesinin ayak sesleri duyulmadan önce de Marksist çizgideki hocalar saldırıya uğradı. Darbenin icraatçısı Milli Birlik Komitesi bir gecede çıkardığı yasayla 147 öğretim üyesini ihraç etti. Kimler yoktu ki o listede? Haldun Taner, Adnan Benk, Halet Çambel ve Sabahattin Eyüboğlu ve niceleri…

Hemen her tasfiyede olduğu gibi, yasalar akademiye, “Bir daha asla karşıma çıkma” tehdidi savuruyor, ihraç edilen hocaların kamuya dönüşünün önünü kapama niyeti taşıyordu. Yine de bu hevâ başarılamayacak ve sadece iki yıl sonra hocalar çok sevdiği akademiye ve öğrencilerine kavuşacaktı.

Aynı film 12 Mart’ta yeniden sahnede

12 Mart 1971 muhtırası ile hükümet istifaya zorlanmış, askerin isteğiyle Nihat Erim liderliğinde bir teknokrat hükümeti kurulmuştu. ‘Balyoz Harekâtı’ ile akademinin ve solcuların tepesine binen yönetim, Mümtaz Soysal başta olmak üzere bazı hocaları gözaltına almış ve pek çok genç akademisyeni sistem dışına itmişti.

Ancak bu sancılı süreç de çok uzun sürmedi. Sıkıyönetim rejimi üniversitenin taş duvarlarını aşamamış ve 1973’te yerini Bülent Ecevit hükümetine bırakmasıyla birlikte hocalar bir kez daha görevlerinin başına dönmeyi başarmıştı.

12 Eylül darbesi 71 akademisyeni ihraç etti

Sürekli kesintiye uğrayan demokrasi nedeniyle düşe kalka ilerleyen akademiye en büyük saldırı 12 Eylül darbesinden sonraki süreçte gerçekleşti. Bu seferki hem kapsamı hem de etkileri bakımından daha tahrip edici olacaktı.

Darbenin ertesi yılı, bugün üniversitelerin en büyük prangası olan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kuruldu. Ardından da, 1971 yılında yürürlüğe giren 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nda oynama yapılarak akademik personelin ve kamu çalışanlarının iş güvencesi kaldırıldı. Hedefte yine solcu hocalar vardı. 1983’te, 71 öğretim üyesi üniversitelerden ihraç edildi.

Ankara Üniversitesi hocalarından Korkut Boratav, Cem Eroğul, Rona Aybay, Baskın Oran, Kurthan Fişek ve Gençay Gürsoy ihraç edilenlerden sadece birkaçıydı.

Gürsoy: Bütün olumsuzlukları üniversiteye yüklediler

O sancılı günleri Journo’ya değerlendiren Prof. Gençay Gürsoy, ihraçların iki satırlık bir yazıyla kendilerine tebliğ edildiğini hatırlatıyor: “1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca, bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmamak üzere görevinize son verilmiştir…”

“12 Eylül darbesini hazırlayan devlet aklı, darbe öncesindeki siyasi cinayetlerin, yer yer kontrolden çıkan eylemlerin, boykotların kısaca bütün olumsuzlukların nedenini üniversitelere yüklemeyi ve bundan demokrat ve sol eğilimli öğretim üyelerini sorumlu tutmayı uygun bulmuştu. Bu yüzden ‘temizlik’ üniversitelerden başlatıldı. Yanlış anımsamıyorsam atılanlar arasında bu tanıma uymayan tek kişi Prof. Hüseyin Hatemi idi. Ben o dönemde İstanbul Tabip Odası genel sekreteriydim ama atılma nedenimin tek başına bu görevime bağlanabileceğini sanmıyorum, zira örneğin Tabip Odası başkanı olan Coşkun Özdemir atılmadı. Bugün olduğu gibi o dönemde de isimler esas olarak üniversite yönetimleri tarafından tespit edilip gerekli makamlara ulaştırılmıştı. O dönemde milliyetçi-muhafazakâr örgütlenmenin merkezlerinden biri olan ‘Aydınlar Ocağı’nın bu süreçte önemli bir rol oynadığını düşünüyorum.”

Enternasyonal yalanı

Gürsoy o dönem daha yeni profesörlüğe yükseltilmişti. İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji bölümünde yıllarca uğraşarak kurduğu Nöroradyoloji bölümü daha yeni faaliyete geçmişti. Bu arada Aydınlar Ocağı üyesi bazı öğretim üyeleri, Gürsoy’un öğrencilere Enternasyonal marşını öğrettiği, kızıl bayrak taşıyarak fakülte içinde yürüyüş yaptırdığı, hatta gizli ilişkilerinde Rusça konuştuğu söylentileri çıkarmıştı.

“Bu yüzden sarı zarfı bekliyordum. Atılan arkadaşlardan bazıları yurt dışında akademik çalışmalarını sürdürdüler. Bugün KHK ile uzaklaştırılanlara yapıldığı gibi o dönemde bana da yurt dışına çıkış yasağı konduğu için 7 yıl dışarı çıkamadım. Ama bu, bugün olduğu gibi rutin bir uygulama değildi, muhtemelen pasaportu iptal edilen 3-5 kişiydik.”

Tıpkı görevinden edilen diğer hocalar gibi Gürsoy da sıkıyönetimin ardından idare mahkemelerinde ve Danıştay’da hakkını aramış ve 7 yıl sonra; yani 1990’da görevine dönebilmiş.

‘Akademiden yükselen itiraz 12 Eylül’e göre çok daha güçlü’

Üniversite dışında kaldıkları dönemde de öğrencilerle teması sürdürmüşler. Hatta çeşitli kurumlar yoluyla açık oturumlar, paneller sempozyumlar düzenlemişler.

Bugünkü baskıya dair Gürsoy’un tavsiyeleri ve tespitleri ise şöyle: “Bugün akademiye yönelik baskı, 12 Eylül dönemine kıyasla çok daha yoğun, çok daha pervasız ve hukuk dışı. Kazanılmış haklar bir çırpıda ortadan kaldırılıyor, akademisyenlere Cumhurbaşkanı başta olmak üzere bütün iktidar kademelerinden ağır hakaretler, suçlamalar, tehditler hız kesmiyor. Araya yandaş mafya unsurları katılıyor. Yurtdışına çıkış yasağı rutin bir uygulama haline gelmiş durumda. Yasal itiraz yolları işlemiyor. Bütün bu yıldırma sindirme çabalarına karşın 12 Eylül dönemine kıyasla akademi içinde yükselen itiraz çok daha güçlü ve dirençli. Direnme sürdükçe umut tükenmez.”

Oran: İktidar titriyor

Prof. Baskın Oran da 1402’lik diye tabir edilen hocalardan. 1984’te Aziz Nesin önderliğinde altı sayfalık “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” dilekçesine, 1383 akademisyenle birlikte imza attıktan sonra akademiden ihraç edildi.

Dilekçe önce notere götürüldü, sonra Çankaya’nın kapısına bırakıldı. Bu eyleme katılanlar mahkemeye verildiler. Ancak Oran’a göre, “O tarihte Türkiye’de yargıçlar vardı ve dava edilenlerin tümü beraat etti. O günkü iktidar da titremişti, bugünkü de titriyor. Böyle cesur girişimler kendini en güçlü sanan iktidarları titretir çünkü bin türlü tepkileri tetiklemiştir, sonunda da yıkar.”

Yine de Oran hem baskı hem de tasfiye edilen öğretim üyesi sayısı bakımından, bugünün çok daha ‘karanlık’ olduğu kanısında. “Askerî vesayet 12 Eylül’de 70 küsur akademisyen attı, Erdoğan’ın sivil vesayeti şu an itibariyle yaklaşık 5.000 akademisyeni atmış vaziyette. O dönemde sıkıyönetim vardı, şimdi anayasal olarak çok daha düşük şiddette sayılan OHAL var. Hukuksuzluğun derecesini buradan da anlamak mümkün.”

Ancak Oran’ın meslekten ilk atılışı daha eskiye; 12 Mart’a uzanıyor. Sonrasında Danıştay kararıyla Mülkiye’ye dönebilmiş. Yine sıkıyönetim altındaki 12 Eylül’de bu kez 1402’yle atılmış.

Defalarca gitti, geldi

“1402, ‘Bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemek üzere’ diyordu. Ama komşu hukuktan asistan arkadaşım Metin Günday hukukun genel ilkesini hatırlattı: Olağandışı dönemlerde alınan kararlar o dönem bitince kendiliğinden hükümsüz kalır.”

Sıkıyönetim 1985’te kalkınca, Oran ve bir grup hoca geri dönüş için dava açtı. Uzun süren yargı sürecinin ardından o ve arkadaşları 1990’da görevlerine döndü ve dava açtıkları tarihten sonraki maaşlarımı tazminat olarak alabildiler.

Git-gelli yargı kararları nedeniyle, Oran 12 Eylül’de tam üç kere atıldı ancak Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu kararıyla kesin dönüşü gerçekleşti.

Tavsiyesi ise net: “Asla yılmayacaksın. Sonuna kadar gideceksin. Bileceksin ki karşındakiler bütün görünüşlerine rağmen titriyor. Ve düşün ki o dönemde AİHM yoktu. Ama Türkiye’de yargıçlar varmış, demek ki.”

‘Üniversite dönen hocalarla kendini toparlayacak’

O günkü hukuksuzluğu şöyle tanımlıyor Oran: “Ben ve Haluk Gerger, ikimiz de Dr. Asistandık, ikimiz atılınca Mülkiye’deki Uluslararası İlişkiler doktora programı kapatıldı. Mülkiye’nin kuruluşu 1859. Bir de daha yeni, daha az teşkilatlanmış yerleri düşün. Özet olarak, üniversite kısa süreliğine rezil bir duruma düştü. Derslerin yapılamaması vs. Ama unutmayalım, Türkiye böyle rezillikler için fazla gelişmiş bir ülke. 1983’te bile. Afganistan veya Pakistan değil. Onun içindir ki üniversite dönen hocalarla kendini toparladı ve devam etti. Şimdi de öyle olacak. Bak, buraya yazıyorum.”

‘Çocuklarımız sivil vesayete karşı aşılanmış olacak’

Bugünkü dayanışmanın önemine dikkat çeken Oran, geçmişte yaşananlara oranla bugün muazzam bir öğrenci ve kamuoyu tepkisi olduğunu belirtiyor: “İktidar üniversiteyi katletmeye devam ettiği sürece bu dev gibi büyüyecek. Ne dedim, Türkiye böyle çağdışılıklar için fazla gelişmiş bir ülkedir, dedim. Göreceğiz. Fazla sürmez. Ne kadar kötülük, o kadar tepki.”

“Dezavantaj şudur ki, biz çağdaş Türkiye olarak bugüne kadar askerî vesayetle mücadeleyi öğrendik. Şimdi sivil vesayetle mücadeleyi öğreniyoruz. Ama unutmayalım, buna da aşılanmış oluyoruz. Çocuklarımız insan gibi bir Türkiye’de yaşayacaklar.”


Eroğul: Hukuksuzluk önlenmezse yeniden demokratikleşemeyiz

1402’lik bir diğer isim de Prof. Cem Eroğul. 1983’ün 1 Şubat’ında ‘Kişiye Özel – Gizli’ ibaresi taşıyan bir yazıyla görevine son verildiğinde A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Anayasa Kürsüsü’nde öğretim üyesiydi. Profesörlük için gereken bütün aşamaları geçmiş, o zaman yürürlükte olan kurallara göre tayin emri Cumhurbaşkanı’na gönderilmişti.

“Kenan Evren benimki dâhil birçok öğretim üyesinin kararnamesini imzalamadı ve böylece, tayinimiz resmen tamamlanmadan üniversiteden atıldık. Atılma yazım cuma akşamı saat 20.15’te evime tebliğ edildi. Bu tür tasfiyeler her zaman istihbarat birimlerinin üniversitelerle (resmen ya da kurumlardaki ajanları ya da gönüllü jurnalciler aracılığıyla) işbirliği içinde hazırlanır. Bizimkinin de öyle olduğunu tahmin ederim. Şunu da belirteyim ki, benim gençliğimden beri Marksist olduğum, o zamanki mevzuat elverdiğinden Türkiye İşçi Partisi’ne üye olduğum ilgililerce elbette biliniyordu.”

‘Dava açmamam hataydı’

Olayın tamamen siyasi olduğunu düşünen Eroğul, atıldıktan sonra hiçbir hukuki yola başvurmamış. Ancak bu davranışının yanlış olduğunun farkına varmış çünkü hukuki yollara başvuran arkadaşları görevlerine iade edilmiş. O ancak, 1990 yılında Danıştay’da kabul edilen içtihadı birleştirme kararı sayesinde üniversiteye dönebilmiş. Mart 1990’da görevine profesör unvanıyla devam etmiş.

Bugünkü tasfiyeler ile kendi yaşadıklarını kıyaslayan Eroğul’a göre dört önemli fark mevcut. İlki, 1983’te, hukuk yolları dışında (o da sıkıyönetim kalktıktan sonra) hiçbir karşı çıkış olanağının olmaması:

“Bugün, az da olsa, basın ve paylaşımcı medya aracılığıyla bir protesto sesi duyurmak olanaklı. 1983’teki uygulama bugünkü kadar gaddar değildi. Atılanların pasaportlarına el konulması, emekli ikramiyelerinin ödenmemesi, gençlerin özel teşebbüste dahi iş bulmalarını engelleme amacıyla SSK sicillerine ‘işine terör nedeniyle son verilmiştir’ ibaresinin konması, uydurma bahanelerle hapse atılma gibi insanlık dışı uygulamalar yoktu. O zamanlar bilgisayar yoktu, ama hiç değilse yazı makinelerimize el koymadılar.

1983’te sendika, dolayısıyla da atılanlara maddi destek söz konusu değildi. Bu nedenle, piyasada geçerli bir mesleği olmayanlar büyük sıkıntı çektiler. Ben de özel anayasacı olarak çalışamazdım. Ama iyi derecede Fransızca ve İngilizce bilmem sayesinde, bir süre bocaladıktan sonra geçimimi sağlayabildim.

Bugünkü OHAL KHK’sı yoluyla öğretim elemanı tasfiyeleri tümüyle hukuk dışı. Sıkıyönetim Kanunundaki o düzenleme dahi daha sonra kaldırılmıştır ve bugün yürürlükte olan Olağanüstü Hâl Kanununda bu tür işlemlere dayanak olabilecek hiçbir hüküm yoktur. Dolayısıyla, bugünkü üniversite tasfiyelerinde sınırsız bir hukuksuzlukla karşı karşıya bulunulmaktadır. Bu çaptaki bir ölçüsüzlüğe karşı, her türlü hukuk yoluna ek olarak, kullanılabilecek bütün yasal siyasal karşı koyma yollarına başvurulmalıdır. Bu çapta bir hukuksuzluk bugün önlenemezse, rejimin yakın gelecekte yeniden demokratikleşmesi şansı bütünüyle ortadan kalkar.”

Gülten Sarı

Gazeteci. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü, "Avrupa'daki ABD Üsleri ve Üslerin ABD Hegemonyasına Katkısı: Soğuk Savaştan 2008'e" başlıklı teziyle tamamladı. Yakın zamana kadar ulusal gazete ve dergilerde çalışıyordu. Halihazırda Internet haberciliği alanında çeşitli çalışmalarıyla mesleğini sürdürmekte.

Journo E-Bülten