Hallerimiz

Gazetecinin hakları: Basın sigortası için SGK ile 7 yıl süren mücadelenin hikâyesi

5953 sayılı Basın İş Kanunu veya yaygın ismiyle “212,” gazetecilere “basın sigortası” yoluyla ek haklar sunuyor. Deneyimli gazeteci Levent Elpen ise bu yasa sayesinde kazandığı haklar emeklilik sürecinde gasp edilmesin diye yerel mahkemeden Yargıtay’a, Anayasa Mahkemesi’nden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne uzanan 7 yıllık bir hukuk savaşı verdi.

Sonrasında 7 yıl da SGK’nın mahkeme kararını uygulaması için uğraşan Elpen, yer yer Aziz Nesin hikâyelerini andıran uzun ve zorlu yolculuğunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Elpen, İş ve Sosyal Güvenlik Uzmanı Avukat Erdal Arap’ın “internet çağında gazetecinin haklarına” dair hukuki değerlendirmesini de aktarıyor.

Gazetecilerin çalışma yaşamı, işe girişleri, işten ayrılmaları ve emeklilikleri ile ilgili en önemli hukukî referans kaynağı, 5953 sayılı Basın İş Kanunu ve bu kanun ile birlikte Türk hukuk sistemine giren, normal iş sigortasından ayrı ‘basın sigortası’dır.

Ancak özellikle son 30 yıldır Basın Kanunu fiilen uygulamadan kalktı. Buna bağlı olarak işverenlerce gazetecilerin hakkı olan basın sigortası hiç yapılmamaya başladı. Bazı gazeteciler normal iş sigortasıyla çalışıyor, birçoğunun sigortası dahi yapılmıyor. Basın sigortası, Türkiye’de medya sektörünün kanayan yaralarından biri hâline gelmiş durumda.

Bu sigortalılığı uygulamakla görevli kuruluş olan Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) da basın sigortasını adeta tanımıyor, tanımamazlıktan geliyor, yokmuş gibi davranıyor. SGK, iş hukukundan kaynaklı dava sonuçlarını dahi uygulamamakta direnebiliyor. Bu yazıda, bu konudaki kişisel deneyimlerim ve “uzman görüşü” ile birlikte işin hukukî boyutunu anlatmaya çalışacağım.

212 sayılı yasa, iş davalarında hâlâ işe yarıyor

Türkiye’de gazeteciler için ayrı bir çalışma yasası olduğu, nedense gazetecilerin çoğu tarafından bile bilinmeyen bir gerçek.

Türkiye’nin medya tarihini biraz araştıranlar, 1952 tarihli ve 5953 sayılı ‘Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun’u bilir. 1961 yılında 212 sayılı kanunla yapılan ek değişiklikler gazetecilere çok önemli kazanımlar sağlamıştır. Bu nedenle o tarihten beri bu yasa, asıl sayısı olan 5953’ten çok, ek düzenleme sayısı olan 212 adıyla bilinir.

Bilgi notu: 1938 tarihli Basın Birliği Kanunu

1950’lerde mesleğe başlayan, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti başkanlığının yanı sıra Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmenliğini ve imtiyaz sahipliğini 2018’e kadar yapan duayen gazeteci Orhan Erinç’in bu dönemle ilgili olarak paylaştığı bilgi notu ve yazısı şöyle:

Gazetecilerin çalışma koşullarını ve işverenlerle ilişkilerini düzenleyen ilk yasanın 13 Haziran 1952’de kabul edilen 5953 Sayılı “Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi (İlişkilerin Düzenlenmesi) Hakkında Kanun” olmadığını anımsatmak isterim. İlişkileri düzenleyen ilk yasa 28 Haziran 1938 günlü 5311 Sayılı “Basın Birliği Kanunu” dur.

Yasa aynı zamanda gazetecilerin zorunlu olarak oda biçiminde örgütlenmesi kuralını getirmiş, ancak bu alandaki hazırlık çalışmaları 1946 yılına kadar bitirilemediği için tam olarak uygulanamamıştır.

***

Yasanın, gazetecilerle işverenleri arasındaki ilişkileri Üçüncü Fasıl’da 25 ile 30’uncu maddeleri arasında yer almaktadır. Bölüm başlığının, “Gazete ve Mecmua Sahipleriyle Bunlarda Çalışan Birlik Mensupları Arasındaki Karşılıklı Münasebetler” oluşu, 5953 Sayılı Yasa’nın adına da esin kaynaklığı etmiştir.

Yasanın, gazetecilerin haklarını düzenleyen maddeleri şunlardır:

Madde 25 – Gazete ve mecmua (dergi) sahipleri ile burada çalışan ve birinci maddede yazılı vasıf ve şartları haiz bulunan Birlik mensupları arasındaki karşılıklı münasebetler aşağıdaki esaslar dairesinde iki tarafça serbest olarak tayin ve tesbit olunur.

Madde 26 – Gazete ve mecmualarda çalışanlarla bu gazete ve mecmuanın sahipleri arasında karşılıklı hak ve vecibeler (yapılmasından kaçınılamayacak işler), gazetecinin gazete ve mecmuada çalışmaya başladığı tarihten itibaren nihayet üç ay içinde yazılı bir mukavele (sözleşme) ile tesbit olunmak lazımdır.

Madde 27 – Müddeti muayyen (süresi belirli) olmayan mukaveleler, gazete ve mecmuada geçen hizmet müddeti beş sene ve daha az olduğu takdirde bir ay, hizmet müddeti daha fazla olan hallerde iki ay evvel ihbar olunmak şartıyla her iki tarafça fesholunabilir. Mukavele, gazete veya mecmua sahibi tarafından feshedildiği takdirde, karşı tarafa bir tazminat verilmesi lazımdır. Bu tazminatın miktarı gazete veya mecmuada geçen her çalışma yılına mukabil (karşılık) bir aylık ücret tutarından eksik olamaz. Ancak, hizmet müddeti ne olursa olsun, verilen tazminatın yekûnu (toplamı) bir senelik ücret tutarını geçemez. Birinci fıkrada yazılı ihbar müddetine riayet etmeden (uymadan) mukaveleyi fesheden taraf, diğer tarafın bu yüzden marûz kalacağı zarar ve ziyanı da ödemeye mecburdur.

Madde 28 – Gazete ve mecmuanın herhangi bir sebeple neşriyatını tatil etmesi (yayınını durdurması) veya mücbir sebepler hudûsü (zorlayıcı nedenlerin ortaya çıkması), yahut bir tarafın mukavelenin idamesini (sürdürülmesini) karşı taraf için imkansız kılacak derecede vahim (çok tehlikeli) bir kusuru görülmesi halinde yukarıdaki madde hükmü tatbik olunmaz. (uygulanmaz) Gazete ve mecmuada deneme maksadı ile çalıştırılanların hiçbir ihbara hacet kalmaksızın hizmetlerine her zaman nihayet verilebilir. Bundan dolayı tazminat veya zarar ziyan ödemek mecburiyeti yoktur. Ancak deneme müddeti üç ayı geçemez ve bir gazetecinin bir gazete ve mecmuada bu tarz istihdamı tekerrür edemez. (bu şekilde çalıştırılması tekrarlanamaz)
Madde 29 – Gazete ve mecmualarda çalışan ve birinci maddede yazılı vasıf ve şartları haiz bulunanların senelik bir mezuniyet (izin) hakları vardır. Bu mezuniyet gazete ve mecmualarda en az
üç seneden beri çalışmakta olanlar hakkında senede yirmi gün, hizmeti bundan fazla olanlar hakkında senede bir aydır. İzin müddeti esasında ücretten tevkifat (kesinti) yapılamaz.
Madde 30 – Bu fasılda yazılı hükümler hilafına (tersine) mukavele yapılması caiz değildir. Hizmet akdinden doğan sair münasebetler umumi hükümlere tabidir.
***
Bu özel yasanın aradığı sözleşme sadece Anadolu Ajansı’nda ve 1 Ağustos 1939’da uygulamaya konulmuştur. Fenerbahçe’nin ve Futbol Milli Takımımızın ünlü oyuncularından Niyazi Sel, Anadolu Ajansı’nın İktisadi Servis Şefi olarak imzaladığı sözleşmenin kopyasını vererek ilk yazılı sözleşmeyi kayıt altına almamı sağlayan gazeteci olmuştur. Fenerbahçe’ye de 54 golle katkıda bulunmuş olan Usta’m Niyazi Sel’i bir kez daha saygı, teşekkür ve ruh dinginliği dileklerimle anarım.
***
Birliğin İstanbul Mıntıkası (Bölge Şubesi) genel kurulu, 1944 yılı toplantısında çalışanlar adına Burhan Felek, Sait Kesler, Lütfi Arif Kenber; çalıştıranlar adına da Doğan Nadi, Cihat Baban ve Şevket Bilgin’den, daha ayrıntılı bir sözleşme taslağı raporu hazırlaması için bir komisyon oluşturmuştur. Yargıtay Ticaret Dairesi üyelerinden Faiz Yürükoğlu’nun başkanlığında çalışan komisyona işveren temsilcileri katılmamış, yazman seçilen Burhan Felek’in hazırladığı rapor da sadece başkan ile çalışan temsilcileri tarafından imzalanmıştır. Basın Birliği, 18 Haziran 1946’da Resmi Gazete’de yayımlanan 4032 Sayılı Yasa ile dağıtılmış, yerine gazeteciler cemiyetleri kurulmuştur.
Gazetecilerin haklarını olabildiğince güvence altına alacak yasanın (5953) çıkarılması için 1952 yılı haziranına, o yasaya yeni hükümler eklenmesi için de 10 Ocak 1961’e kadar (212) beklenmesi gerekmiştir. (Yazının bütünü TGC Basın Müzesi Kitaplığı’ndadır)

Günümüzde ise gazeteciliğin yasal tanımı dışındaki çoğu maddesi yürürlükten kaldırılan (mülga) bu yasa, şu sıralarda sadece gazetecilerin açtığı iş davaları ve iş mahkemeleri hâkimlerinin kararlarında bir nebze işe yarıyor gibi görünüyor.

Basın İş Kanunu’nun tarihi

1930’larda Naziler’den kaçan Alman hukuk profesörü Ernst E. Hirsch, vatandaşı olan Ordinaryüs Profesör Gerhard Kessler ile birlikte Türkiye’de yaşadıkları dönemde çok sayıda kanun taslağı üzerinde çalışmıştı. Hirsch’ün Türkçe yayımlanan günlüğünden, bu taslaklar arasında yasalaştığı bilinen en meşhur örneğin 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu olduğunu görüyoruz. Günlüğün yanı sıra Türk hukuk tarihindeki kayıtlarda (çok sayıda kitapta konu başlığı, akademik makale, izlenim ve anı yazıları) izleri sürdüğümde, 5953 sayılı Basın İş Kanunu’nun da Hirsch ve Kessler’in bir armağanı olduğunu düşündüm. (İlgilisine not: Prof. Dr. Hirsch’ün “Hâtıralarım” adlı kitabı, İş Bankası Vakfı katkılarıyla Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü tarafından yayımlanmıştı.)

Hirsch, anılarında, kendisini şahsen tanıyan Halil Özyörük’ün, Adnan Menderes başbakanlığındaki Demokrat Parti hükûmetinde Adalet Bakanı yapılınca, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda hazırladığı kanun taslaklarını çekmecelerden çıkartarak hiçbir değişiklik yapmadan Bakanlar Kurulu’ndan geçirdiğini ve hükûmetin kanun teklifi niteliğinde parlamentoya sunduğunu ifade ediyor. Hirsch’in 1948’de son şeklini verdiği Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, böyle bir süreçle 1950’de meclise gelip yasalaşmış. Bundan 2 yıl sonra yasalaşan Basın İş Kanunu’nda ise Hirsch ile birlikte Kessler’in damgası var gibi görünüyor. Zira Kessler, işçi sigortaları ve sendika kanunlarının Avrupa’daki hukuki temellerini atmış bir uzmandı. Basın İş Kanunu’ndaki Hirsch-Kessler ekolünü hatırlatan “çalışan dostu” yaklaşım açık olsa da taslağın bu iki Alman profesör tarafından yazıldığına ilişkin elimizde net bir bulgu olmadığını vurgulamak gerek. Tarihçilerin bu konu üzerinde çalışması gerekiyor.

Demokrat Parti’ye karşı yapılan 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından eski rejimin hışmına uğrayan çoğu gazeteci ve gazete patronunun da desteğini alan cunta, bu yasada gazeteciler lehine önemli düzenlemelere gitti. 4 Ocak 1961’de çıkarılan 212 sayılı yasa ile 5953 sayılı Basın İş Kanunu değiştirildi ve bu kanunun Resmî Gazete’de yayın tarihi olan 10 Ocak 1961, “Gazeteciler Günü” olarak kutlanmaya başlandı.

Neden 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü? Dokuz Patron Olayı nedir?

Kıdem tazminatı hakkı, fiilen rafa kaldırıldı bile

Kanunun 1961’deki hali ile günümüzdeki hâli karşılaştırıldığında, o zamandan bu zamana gazeteciler lehine çok sayıda düzenlemenin ya değiştirildiğini ya da yasadan tamamen çıkartılarak yok edildiğini görüyoruz. 5953 (bir başka deyişle 212) sayılı yasanın bugünkü hâli şurada.

Buradan, acaba şu sonucu çıkartmak mümkün olabilir mi diye insan ister istemez düşünüyor: Hükûmete ve medya patronlarına kalsa bu yasa tümden yürürlükten kaldırılacak, gazeteciler normal iş yasası standartlarına tıkılacak. Esas hedef ise emeklilik açısından hayatî önemi olan gazetecilerin yıpranma payı hakkını tümden ortadan kaldırmak gibi görünüyor. Kıdem tazminatı hakkı, fiilen rafa kaldırıldı bile.

1980’ler: Basın İş Kanunu’nun uygulandığı yıllar

1980’li yılların başında mesleğe başlayan benim kuşağımdan gazeteciler, o yıllarda 212 sayılı yasanın az çok hassasiyetle uygulandığını bilir.

1983 ağustosunda gazeteciliğe başladığımda hemen 212 diye bilinen Basın İş Yasası kapsamında sigortam yapılmıştı. Beni basın sigortalısı olarak işe başlatan da öyle büyük ulusal gazetelerden biri değil, Bursa’nın il çapında yayımlanan şehir gazetesi Bursa Hakimiyet idi.

Ancak herhalde basın sigortasına saygılı kuşağın sonuna yetişmiştim. Türkiye’nin giderek ağırlaşan ekonomik sorunlarının basını da vurmaya başladığı 1980’li yılların sonunda, gazete yönetimlerinin artık 212’yi uygulamakta pek de hevesli olmadığı, normal sigortalıya göre basın çalışanları için daha yüksek sigorta primi ödemekten giderek kaçınmaya başladığı gözlemleniyordu.

Yine Bursa’da 1986-1987 yıllarında çalıştığım Uludağ adlı bir başka gazetede bütün sigortalılık evrakımı muhasebeye teslim ettim. Bana sigorta yaptıklarını söylemelerine rağmen, bırakın basını, normal sigortalılık girişimin bile hiç yapılmadığını yıllar sonra öğrenecektim. Bu gazetenin sahibi ise o dönem iktidarda olan Anavatan Partisi’nin (ANAP) Bursa’daki ileri gelenlerinden biriydi üstelik.

1990’lar: Gazeteci olmayan patronlarla yaşanan gerileme

Türkiye’nin giderek değişen ekonomik ve siyasal atmosferi, 1990’lı yılların başında basını sadece sigortalılık girişleri ile değil, ücret ödemelerindeki sıkıntılar ile de vurmaya başlamıştı. Türkiye’de gazeteci kökenli gazete patronları, yerlerini dışarıdan gelenlere bırakmıştı. Ancak sektöre hızla girip satın aldıkları çok sayıda gazete, dergi ve yayınevleri ile bir anda ‘Medya Moğol’u olmayı başaran bu yeni patronlar, sektörü aynı hızla çökerten katalizör olmayı da başarmışlardı.

Dönemin siyasal destekli ünlü patronu Asil Nadir’in İngiltere’de başlayan bir soruşturma sonrası bir anda kredi musluklarının kesilmesi ile Türkiye belki de ilk kez maaşlarını zamanında alamayan, hatta hiç alamayan ve işyerinde direnişe başlayan gazetecileri de görmeye başladı. Asil Nadir’in sahibi olduğu Günaydın gazetesinde 1993 yılında yaşanan büyük ekonomik kriz sonrası gazeteciler yayını kendi inisiyatifleri ile sürdürmeye çalıştı. Büyük sıkıntılar ve borç içinde gazetenin yayınını sürdürmeye çalışan gazetecilerden bazıları, bu sırada hayatlarını kaybetti.

1990’lar boyunca basın sektörünün ve dolayısıyla basın sigortasının geçirdiği değişimi yavaş yavaş hissediyorduk. Zaten zar zor kabul ettirebildiğimiz basın sigortamız, gazete yönetimleri tarafından artık hiç yapılmamaya başlanmıştı. 1996 yılından sonra bir daha gazete ve dergi yönetimlerinin kendiliğinden basın sigortası yaptığını şahsen görmedim. Bu tarihten sonraki basın sigortalılığım ancak iş mahkemelerinde açtığım davalar yoluyla işlenebildi. Bu yolla basın sigortalılığımın işletilmesi, davaların kendisi kadar, hatta davaları kazanmaktan da zor bir süreci yaşamamı gerektirdi.

2000’ler: Dava “zoruyla” kazanılan basın sigortalılığı

1999 yılı, günlük gazetelerde çalışabildiğim son yılım olmuştu. Bundan sonra ancak 2014’de yeniden günlük gazete çalışmasına dönebilecektim. 2000’lerin başında önce haftalık, sonra aylık dergilerde çalıştım. Son çalıştığım derginin künyesinde ismim “Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü” olarak geçiyordu.

İş anlaşmasını yaparken sigortayı şart koşmuştum. Derginin hem yayın yönetmeni hem de yazı işleri müdürlüğünü üstlenen kişinin sigortasız çalıştırılması düşünülemezdi. Binbir zorlukla bunu kabul eden dergi sahibinin canı epey sıkılmıştı. İşe başladığım ayın iki ay sonrasında sigorta yapabileceğini söyledi. Çaresiz “eyvallah” demek zorunda kaldım. İki ay sonra sorduğumda, yarım ağızla sigortamın yapıldığını söyledi.

SGK dökümünüze bakmayı ihmal etmeyin

O yıllarda sosyal sigortalar hizmet dökümünü internetten çıkarmak gibi bir “lüksümüz” yoktu. Ancak Sosyal Sigortalar Kurumu’na (SGK) bizzat gidip uzun kuyruklara girerek hizmet dökümümüzü çıkartabilirdik. Oysa o yıllarda SSK binasının ne yolunu bilirdim, ne de oraya gidecek vaktim vardı.

Neredeyse tek başıma dergiye yazı ve malzeme topluyor, gerektiğinde röportaj yapıyordum. Editörlüğü, redaksiyonu, gerekirse İngilizce’den çevirileri, arşivin düzenlenmesini, web yayıncılığını, özetle her şeyi ben yapıyordum. Patron sigortamın yapıldığını söyleyince ona güvenmiş, hele ki bu yoğunlukta SSK’ya gidip teyit etme gereği görmemiştim. Yanılmışım.

Birkaç ay önce doğan bebeğim bir gün ciddi bir rahatsızlık geçirip onu hastaneye zor yetiştirdiğimde sigortamın hiç yapılmamış olduğunu acı biçimde öğrenmek zorunda kaldım. Üstelik bebeğimin rahatsızlığı büyüktü ve ciddi bir kalp ameliyatı geçirmesi gerekiyordu. Bu tür bir ameliyatın da SSK güvencesi olmadan karşılanması mümkün değildi. Çok öfkelenmiştim. Patron, “Sigortan yapıldı” diyerek açıkça yalan söylemiş ve beni oyalamıştı.

Perişan bir hâlde işten ayrılmak zorunda kaldım

Sigortamın yapılması için kendisine baskı yapmaya başladım. Efendim, şirket kurulması gerekiyormuş da, işlemler uzun sürüyormuş da, adamda bahane boldu. Sonunda, işe başlamamdan 6 ay sonra sigortam resmen başlayabildi. Ancak işe karşı hevesim kırılmış, kırgınlığım da giderek artmıştı. Sigorta konusunda yalan söyleyen adam, aylık ücret konusunu da aldatmacaya dâhil etmez miydi? Ederdi tabii…

Maaş ödemelerimi aksatmaya başladı. İşten ayrılmak zorunda kaldığım 2003 şubatında, içeride yaklaşık 5 aylık ücretim birikmişti. Bunları 100’er lira (o zamanın yüz milyon lirası) avanslarla kapatmaya çalışıyordu. Yaptığım onca işin karşılığı olarak dahi yetmeyen ücretim bu şekilde parçalanarak iyice anlamsız hâle gelmişti.

Perişan bir hâlde işten ayrılmak zorunda kalmış, üstelik uzun bir süre boyunca da iş bulamamıştım. Gazetelerden de uzun süre ayrı kaldığımdan yeniden günlük gazete çalışmasına dönmem çok zordu. Kadrolar değişmiş, eski kadrolar çoktan tasfiye olmuş, tanıdık kimseyi bulamaz hâle gelmiştim.

Derginin avukatı mahkemede “dizgici” olduğumu iddia etti

Yaklaşık 3.5 yılımı verdiğim dergi çalışmamın bu kadar “ucuz” bir şekilde ve beni büyük zarara uğratarak heba olmasına gönlüm razı olmadı. Dergiye karşı iş mahkemesinde dava açtım. Ancak dava süreci de çalışma sürecinin kendisi gibi sancılı geçti.

Örneğin, dava sırasında derginin avukatı, künyede açıkça “Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü” olduğum yazdığı hâlde benim sadece “dizgici” olduğumu iddia etti. Bununla da kalmadı, benim sadece “sayfa dizaynı” yaptığımı, dolayısıyla “teknik bir eleman” olduğumu, bu yüzden fikir ve sanat işlerinde çalışan basın işçisi olmadığımı, “teknik işler” yapanların kanuna göre basın işçisi sayılamayacağını açık açık savunma dilekçesinde de yazdı. Bu, son derece onur kırıcıydı. Duruşma sırasında avukata itiraz etmeye çalıştığımda, her nedense hâkim (davanın asıl hâkimi yerine geçici bir süre bakan başka bir hâkim), “Burası kahvehane değil, kavga etmeyin” gibi saçma bir uyarıyla beni susturmuştu.

Dergi sigortamı “normal” olarak, yani 4857 (eski 1475) sayılı İş Kanunu’na göre çalıştığımı beyan ederek ödemişti. Davayı, hem bu sigortanın basın sigortasına çevrilmesi hem de sigortasız geçen sürelerimin tespit edilip basın sigortasına eklenmesi için açmıştım. Bu dava yaklaşık 5.5 yıl sürdü.

Derginin ve SGK’nın avukatlarına karşı tek başına hukuk mücadelesi

İş davasını açmadan önce Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) İstanbul Unkapanı’ndaki binasına gidip kurumun görüşlerini almak ve davalı olacağım dergiye sigorta müfettişi göndermelerini sağlamak istemiştim. Ne de olsa SGK’nın bir çalışan olarak benim tarafımda yer alacağını düşünmüştüm. Yine yanılmışım.

SGK merkezinde beni hukuk servisine yönelttiler. Orada görüştüğüm kurumun avukatları, hizmet tespit davası açmamı tavsiye edip eklediler: “Yalnız bu davada biz sizin karşı tarafınızda yer alacağız, mevzuat öyle…” Şoke olmuştum.

Nitekim dava sürecinde hâkim, davaya “karşı taraf” olarak SGK’yı dâhil ediverdi. Bu sefer karşımda bir değil, iki avukat birden vardı: Biri koskoca bir devlet kurumu ve avukatı, öteki de dergi patronuna vekâleten İstanbul’un ünlü avukatlık firmalarından birinin avukatı. Vatandaş olarak onlara karşı tamamen tek başımaydım. Zaten büyük zarara uğramış işsiz bir gazeteci olarak avukat tutacak gücüm yoktu ama hukuk ve hele iş hukuku konusunda hiç de bilgisiz değildim. Haklı mücadelemi tek başıma sürdürmeye kararlıydım.

Nitekim dava sırasında öyle güçlü argümanlar ileri sürdüm ki, karşımdaki anlı şanlı avukatların tutunacak dalı kalmadı. “Dizgici” olduğumu zanneden avukat, güçlü itirazım sonrasında bir daha bu kelimeyi ağzına dahi alamadı. Özellikle gazetecinin tanımı konusunda çalıştığım dönemin bakanlarının TBMM’deki konuşmalarından dahi örnekler vererek, 5953 sayılı Basın İş Kanunu’na tâbi fikir ve sanat işçisi olduğumu şüpheye yer bırakmayacak biçimde ispatladım. Hâkimin önüne çalıştığım dergileri bir araya toplayıp büyük ciltli bir kitap hâline getirerek koydum ve künyelerindeki ismimi işaretledim. Tanıklarla dergide gazeteci statüsünde çalıştığımı ispatladım.

Gazetecilik nedir, gazeteciler ne iş yapar? 30 gazeteciden 30 tanım

Bilirkişi, “hak düşürücü süre” için “haksız” bir rapor verdi

Fakat bütün bu çabam, mahkeme tarafından atanan bilirkişinin raporu yüzünden yarım bir başarı ile sonuçlandı.

Bilirkişi, raporunda, 2001 yılından önceki çalışmalarımı “hak düşürücü süre” kapsamına sokmuştu. Davayı 2007 yılında açmamdan hareket eden bilirkişi, Sosyal Sigortalar Kanunu’nda yer alan ve hizmetlerin tespiti için dava açma süresini 5 yıl ile sınırlayan yasa maddesini gerekçe göstererek 2001 yılından önceki çalışmalarımı dava edemeyeceğimi beyan ediyordu. Bilirkişi, 2001 yılının sadece ekim, kasım ve aralık aylarındaki sigortasız çalışmamın tespitinin yapılabileceğini yazmıştı. Rapor özetle, bu şekilde Aralık 1999 ile Eylül 2001 arasındaki toplamda 1 yıl ve 6 aylık çalışmamın hizmet tespitini yapamayacağımı, dolayısıyla bu süredeki çalışmamın üzerine açıkça yazmasa da “bir bardak soğuk su” içmem gerektiğini belirtiyordu. Şaşıp kalmıştım. Ancak biraz araştırınca söz konusu ‘hak düşürücü süre’nin, sadece işverenin hiçbir sigorta bildirimi yapmadığı durumlar için geçerli olduğunu öğrendim.

Yargıtay’ın bu konuda son derece açık emsal kararları vardı. Oysa dava açtığım işveren, sigortamı gecikmeli ve normal sigortalılık kapsamında da olsa ödemişti. 2002-2003 yıllarına ait normal sigortalılık kayıtlarım vardı. Dolayısıyla Yargıtay kararlarına göre benim için “hak düşürücü süre” geçerli olamazdı. (İlgilisine bu konuda iki kaynak: 1 ve 2)

Böylece rapora şiddetle itiraz ederek Yargıtay kararlarını dilekçemde sıraladım. Ancak hâkimler, bilirkişi raporu doğrultusunda karar vermeye eğilimli olduklarından, davama bakan hâkim de raporu aynen kabul ederek karar verdi ve davamı ancak “kısmen” kabul ederek Ekim 2001-Mart 2002 arasındaki sigortasız geçen dönemimin basın sigortalısı olarak tespitine ve Mart 2002 ile Şubat 2003 arasında gösterilen normal sigortalılığımın basın sigortalılığına çevrilmesine hükmetti.

Yargıtay onadı, AYM “hak ihlâli” dedi, şimdi AİHM’i bekliyorum

İki avukata karşı tek başıma bu kadarını yapabilmem de bir başarıydı ama bu karar, davamın asıl hedefinin yarısından fazlasını alıp götürmüştü.

Karar, 2012 yılının sıcak bir haziran günü açıklanmıştı. Emsal kararları ortadayken, temyiz merciinin kendi kararlarına uyacağını düşünerek, hâliyle o zamanki mevzuat çerçevesinde kararı Yargıtay’a götürdüm. Dava bir yıl kadar da orada bekledi. 2013 yılının sonlarına doğru artık şaşırmamam gerektiği hâlde yine şaşırarak Yargıtay tarafından kararın aynen “onandığını” öğrendim. Yargıtay, çok rahat ve kolayca kendi kararlarıyla çelişerek mahkeme kararını onamıştı.

Bu sefer mecburen Anayasa Mahkemesi’ne başvurdum. 2014 yılındaki başvurum, yaklaşık iki buçuk yıl sonra, 2017’de sonuçlandı. Anayasa Mahkemesi “hak ihlâli” kararı vermesine vermişti ama asıl dava konusuna yönelik olarak değil, davanın 5 yıldan fazla (Yargıtay sürecini de katacak olursak yaklaşık 6.5 yıl) sürmesini “adil yargılanma hakkının ihlâli” olarak görmüştü.

Anayasa Mahkemesi, davanın içeriği hakkında yorum yapamazmış, hele bilirkişi raporuyla ilgili görüş belirtemezmiş, çünkü mahkeme sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki (AİHS) ihlaller hakkında karar verebilirmiş. Halbuki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında dava içeriğinin de adil yargılanma ihlâli şikâyetleri yönünden araştırılması gerektiğine ilişkin onlarca emsal bulunuyordu. Böylece davayı son olarak AİHM’ye gönderdim ve 2017’den beri karar bekliyorum. Strasbourg’dan bugüne kadar hiçbir ses çıkmadı.

 “Mülkiyetin Korunması” maddesi, maaşları ve emekliliği de kapsıyor

AİHM, sigortanın ödenmemesi ve ödenmiş sigortanın basın sigortası gibi özel iş sigortasına sayılması ile ilgili dava konularını, hukukî olarak sadece “mülkiyet hakkının ihlâli” kapsamında değerlendiriyor. Ne alâkası mı var? AİHS’ye göre, “Mülkiyetin Korunması” başlıklı madde (Ek Protokol, Madde 1), aynı zamanda maaşları ve emekliliği de kapsadığından bu kapsamda değerlendiriliyor.

AİHS uzmanı hukukçular bunu şöyle açıklıyor:

  • “Emekli maaşına veya diğer refah payı (sosyal güvenlik) haklarına sahip olmak da 1 No’lu Ek Protokolün 1. maddesinin koruması altına girmektedir. (…) modern, demokratik devletlerde, birçok birey yaşamlarının bir aşamasında veya tamamında, hayatta kalabilmek için sosyal güvenlik ve refah haklarına tamamen bağımlıdır.” (Aida Grgić, Zvonimir Mataga, Matija Longar ve Ana Vilfan. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek Protokollerinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz Kitap”; Avrupa Konseyi İnsan Hakları El Kitapları, Numara 10)
  • “(…) kişilerin sosyal güvenlik hukukundaki statüleri, malvarlığı değeri olarak P1-1 mülkiyet hakkının sağladığı korumadan yararlanmaktadır.” (H. Burak Gemalmaz. “Sosyal Güvenlik, Mülkiyet Hakkı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi; No.:720, İstanbul, 2011, ss: 704-736.)

AİHM başvurumda, yerel mahkemenin, 1 yıl 6 aylık Basın İş Yasası’na tâbi hizmetlerimi gözardı ettiğini, bu süredeki mülkiyet hakkımdan doğan sosyal güvenlik haklarımın yok sayıldığını belirttim. Ayrıca, AİHS’nin 1. ve 2. maddelerindeki “İnsan Haklarına Saygı Yükümlülüğü, Yaşam Hakkı,” 6. maddesindeki “Adil Yargılanma Hakkı”, 4. maddesindeki “Zorla Çalıştırma Yasağı” ve 13. maddesindeki “Etkili Başvuru Hakkı” başlıklarının ihlâl edildiğini de ekledim.

Davayı kazanmak, “buzdağının görünen kısmı”

Sonuçta davayı (kısmen de olsa) kazandım. Mahkeme sigortasız geçen dönemin bir kısmı ile normal sigortalılık olarak işlenen kısımların tümünün basın sigortası olarak işlenmesine karar verdi. Yargıtay da bunu onadı. Artık “Bu devlet kuruluşları kendi aralarında haberleşip sigorta primlerimi otomatik olarak işler” diye bekliyordum. Ama bu gayet insanî beklentim de boşa çıktı ve yine yine yine yanıldım. Sürecin asıl sancılı kısmını, mahkeme kararını SGK hizmet dökümüne işletirken yaşadım.

E-devletteki SGK hizmet dökümüme birkaç ay boyunca bakıp “Nasıl olsa işlerler” diye düşünerek boşuna zaman kaybetmiştim. Hizmet dökümünde bir değişiklik göremeyince önce Kabataş’taki SGK İstanbul İl Müdürlüğü’ne gittim. Oradan beni davalı işyerinin bağlı bulunduğu SGK Fatih ilçe müdürlüğüne yönlendirdiler.

9 Ocak 2014’de Fatih SGK’daki işveren servisine ilk dilekçemi verip mahkeme kararı ve Yargıtay onamasıyla kesinleşmiş hizmetlerimin döküme işlenmesini talep ettim. Bu gibi durumlarla işveren servisi ilgileniyor. Davayı kaybeden işveren kendisi başvuruda bulunmadığından, davayı kazanan işçi olarak bizzat başvuruda bulunmak zorunda kalıyorsunuz.

Mahkeme kararı, SGK dökümüne nasıl işletilir?

Benimle ilgilenen memur, uzun bir dosya arama-tarama töreni sonrası, birkaç gün daha bekletip gitgel yaptıktan sonra evrakları işlemeye başladı. Yalnız, önce SGK İstanbul İl Müdürlüğü’ne gidip oradan bazı evrakları alıp elden getirmemi istedi. Fakat, beni zaten orası buraya göndermişti?!!

Olsun, işim neydi, gitgel işte, SGK döküme işleyecek nasıl olsa… Yeniden Salıpazarı’na doğru yola çıkıp il müdürlüğünden istenen evrakları imzalatıp aldım, sonra hemen gidip Fatih SGK’ya teslim ettim. Memur, işlemlere başladığını, ancak ne kadar süreceğini bilmediğini, arada sırada telefon edip sormamı istedi. Eh, ne yapalım, SGK hazretleri işleyecek sonunda işte, sabret bakalım… Dediği gibi yaptım, aylar boyunca bekledim, arada sırada arayıp sordum ama süreç bir türlü ilerlemiyordu.

Sonunda bir gün o ilgili memurun oradan ayrıldığını öğrendim. İşlemim ile ilgili detayları bilen başka bir memur da yoktu. Haydaaa… Yaklaşık bir yıl sonra yeniden Fatih SGK’nın yolunu tuttum. Bu sefer zar zor işveren servisi şefiyle görüştüm. Bilirsiniz bu şefler gayet meşgul olurlar. Yine de benimle ilgilendi. Hatta bir bayram üzeriydi, bir parça baklava bile ikram etti, sağ olsun.

Benimle ilgilenen memur ayrıldığı için dosyanın durumunu bilecek başka memur yokmuş. Dosyam, bir başka servisteymiş. Orada bulunması gerekiyormuş. Memur gittiğinden dosyamı bulmak ve işlemlere devam etmek için bir başka memur bulmaları da lazımmış. Bir süre sonra arayacakmışım. Dahili numaralarını verdi. Eh tamam, artık şef de söz verdiğine göre, oldu bu iş… Ne gezeeeer… 2015 ve 2016 yılları kaybolan dosyamın aranmasıyla geçti. Telefon ediyorum, gidip soruyorum, dosya bulunamıyor bir türlü… Hay bin kunduz!

Neyse ki dosyam 2017 yılında bulundu. Tabii ki meselenin dosyanın bulunmasıyla bitmediğini henüz kavrayamamıştım. Yeni bir memur gelmiş, dosyamla artık o ilgileniyordu. Yeniden dilekçe yazıp verdim. Süreç bir kez daha başladı. Dosyam işveren servisinden tescil servisine gidiyor, geliyor, arada sanırım birkaç yer daha dolaşıyor ve yeniden kürkçü dükkânına dönüyordu. Yeni atanan memurun dâhili numarasını bile ezberlemiştim. Her hafta rutin biçimde arıyor, arada hâl hatır soruyordum. Yaklaşık 7-8 aylık bir uğraştan sonra nihayet 2017 yılının sonlarına doğru 2012 yılında mahkeme kararıyla kazandığım sigorta hizmet dökümlerimi işletebildim. Oh, nihayet her şey tamamlanmıştı. Hayır, yine yanılmıştım!

Aylarca 5 kat merdiven çıkıp durumu takip ettim

Bu arada 2014-2015 yıllarında bir yıldan fazla çalışıp aylık ücreti alamadığımızdan iş bırakma eylemi yaptığımız için işten çıkartıldığım gazeteye karşı 2016 başında işe iade davası açmış ve bunu da kazanmıştım. Ancak davayı (Haziran 2016’da) kazandıktan bir ay kadar sonra gazete, Kanun Hükmünde Kararname ile kapatıldı. Dolayısıyla işe iade de hayal oldu. Bunun yerine mahkeme kararında, işe iadenin mümkün olmaması hâlinde dört aylık brüt ücret miktarıyla sigorta hizmet süresinin eklenmesine ilişkin hüküm vardı. Ayrıca bundan önce, şikâyetim üzerine SGK, gazetenin sigortasız çalıştırdığı 5.5 ayı da re’sen işlemişti. Dolayısıyla geriye mahkeme kararındaki 4 aylık ek sigortalılık süresinin uygulanması kalıyordu. Ancak bu hizmet dökümlerinin de basın sigortasından işlendiğine emin olmam gerekiyordu.

Bu ikinci mahkeme kararını uygulayacak kurum ise Kadıköy SGK idi. Göztepe SSK Hastanesi yanında kurulu binanın 5. katındaki işveren servisine, çalışmayan asansörler nedeniyle merdivenle çıkmak gerekiyordu. Ne güzel, SGK sayesinde sağlıklı (!) spor yapma imkânı da doğmuştu. 2017 yılının diğer yarısına da Kadıköy SGK binasındaki bu antrenman hareketlerini tekrarlamak düşmüştü.

Fakat Kadıköy SGK’da basın sigortamı işletmek, o yıl mümkün olmadı. Tescil servisi şefi, “sarı basın kartım olması gerektiğini” öne sürdü. Bu konunun SGK ile ilgisi olmadığını, Basın-Yayın Enformasyon Müdürlüğü’nün işi olduğunu anlatmaya çalıştım ama nafile. O sırada gazetecilerin basın sigortasının yapılması için sarı basın kartı şartı aranıyormuş meğer. Anayasa Mahkemesi, daha sonra, 2019’da bu düzenlemeyi iptal etti.

Karışan evraklar ve askerliği beklenen SGK memuru

28 Şubat 2020’de Kadıköy SGK’na bir kez daha dilekçe ile başvurarak mahkeme kararının uygulanmasını, 4 aylık ek sigortamın hizmet dökümüme işlenmesini talep ettim. Bir başka memur yine dilekçemi alarak yaklaşık 10-15 gün sonra durumu sormamı istedi. Eh, şerbetliyiz bunlara ama yapacak bir şey yok. 10-15 gün sonra gidip sordum, “Bir gelişme yok, bir süre sonra yine gelin” dendi. Kadıköy SGK’dan Ataşehir SGK ayrılıp ayrı bir kurum olarak başka bir binaya taşınmıştı. Dolayısıyla evraklar karışmıştı, yeniden düzenleniyordu. Eh, tamam.

Böyle iki üç kez gitgelden sonra memur bu sefer yakında askere gideceğini, ancak kendisi geldikten sonra işleme devam edilebileceğini, zira dosyayı takip edecek başka memur bulunmadığını söyleyiverdi. Askerliğini de bedelli yapacakmış. Eh bu süreç de 5 aydan önce bitmeyecekti anlaşılan. “Ne yapıyorsun, işlemi bir başka memura devret. Onunla devam edeyim” diyorum, “Olmaz” diyor. “Seni şikâyet ederim” dedim. “İstediğin yere şikâyet et” dedi. Müdürlerine kadar çıktım, nafile. Süreç ilerlemiyor.

Bizimki askere gitti. Sonunda 2020 yazında tahakkuk servisine bizzat gidip konuştum. Sağ olsun, bir başka memur ilgilendi. Birkaç gün gidip geldikten ve servis şefiyle iyice bir konuşup onu ikna ettikten sonra mahkeme kararımın işlenmesi kesinleşti. Yalnız, şefle görüşebilmek için saatlerce 5. katta ayakta, kuyrukta beklemek zorunda kalmıştım. Sonunda, 31 Temmuz 2020 itibarıyla 4 aylık ek hizmetim de döküme işlendi. Bunu yapana kadar akla karayı seçtiğimden, bu hizmetin “basın” olarak işlenip işlenmediğini sorgulayamamıştım.

Gece editörlüğü: Gazeteciliğin ‘karanlık’ yüzü

2021: Emekliliğim geldi, meğer basın sigortam işlenmemiş

5 Şubat 2021’de artık asgari emeklilik için gerekli prim gününü nihayet doldurduğumu düşünüp Unkapanı SGK Müdürlüğü’ne gidip döküm aldığımda, ne 2012’deki mahkeme kararının ne de 2016’da kapatılan gazetedeki (mahkeme kararıyla da irtibatlı) sigortalılığımın “basın” olarak işlenmediğini şaşırarak (hâlâ neden şaşırıyorsam) öğrendim.

2017’de Fatih SGK’daki memur, mahkeme kararını hizmet dökümüme işlettirmişti ama 4857’ye tâbi “normal” sigortalılık olarak… Halbuki o kadar ısrarla sormuş, teyit almıştım: “Basın sigortası olarak işlendi mi, emin misiniz, aynen mahkeme kararındaki gibi işlendi, değil mi?” Hepsinin cevabı, ‘evet’ti! Ama kazın ayağı öyle değilmiş!

Mahkeme kararının sadece eksik sigortalılıkla ilgili kısımları, normal sigorta priminden uygulanmıştı. Asıl önemli olan basın sigortalılığı uygulanmamıştı. Zira neresinden bakılsa yine de yaklaşık 1.5 yıllık basın sigortalılığının yıpranma payı ile birlikte, sigortalılığıma yaklaşık 6 ay daha ekleniyor ve emeklilik yaşı sınırı olarak dayatılan 60 yaştan geriye doğru düşülüyordu. Kafamdan kaynar sular dökülmüştü. 2017’de o kadar uğraşıp işlettirdiğim mahkeme kararının hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmamıştı. Vatan Caddesi’nde Emniyet binasının yanına diğer sigorta müdürlükleriyle birlikte taşınmış olan Fatih SGK’ya tekrar gittim.

Pandemi ortamında “epic fail”: Sen buraya kavga etmeye mi geldin?

İşveren servisinde banko konulmuştu. Herhalde pandemi önleminden olsa gerek, bankonun arkasında hiçbir memur bulunmuyor, var olanlar da iki üç masa uzakta oturuyorlardı. Durumu anlatmak için “Pardon” deyip basın sigortamın işlenmediğini anlatmaya çalıştım. Anlamadan “İşveren misiniz” diye soran memur uzak masada oturduğu için de ona sesimi ulaştırmak amacıyla biraz yüksekçe konuşuyordum. Durumu bir seferde anlamadığı için de iki üç kez cümlelerimi tekrarlamak zorunda kalmıştım. Adamın tepkisi ne oldu dersiniz?: “Sen buraya kavga etmeye mi geldin?”

Hoppalaa… Adama “Sen ta orada otururken sana derdimi anlatmaya çalışıyorum” diyorum, yerinden bile kıpırdamadan “Kavga etmeye geldiysen” falan deyip yine dikleniyor. Sonunda servis şeflerinden olduğu anlaşılan bir kadın memur araya girip sakinleştirdi ortalığı. Bankonun önüne gelip ne olduğunu sordu, anlattım. O da evrakı alıp işleme koyacağını, işlemi yapacak memur izinde olduğundan, iki hafta kadar sonra, verdiği dâhili hat numarasından aramamı istedi. Ah, buna da şükür… Ama çile burada bitti mi, yine hayır!

Haftalar boyunca o ilgili memura ulaşmaya çalışıp sonunda ulaştıktan sonra da yine haftalar süren telefon maratonunun sonucu bu sefer tam “epic fail” olmuştu. Memur, yaklaşık iki ay sonra “Ben gerekeni yaptım, iş tescil servisinde, onlar son işlemi yapacak” dedi demesine de… Bu görüşmeden yaklaşık bir ay sonra tescil servisinde bu işlemi yapacak memuru aradığımda, sadece sigortasız dönemin bir kısmının (yaklaşık üç ay) işlendiği ortaya çıktı. İşverenin “normal” sigortalılık olarak gösterdiği dönem, mahkeme kararına aykırı olarak yine basın sigortası olarak işlenmemişti. Tescil servisindeki memur, “Yanlış işlem yapıyorlar” diyor, işveren servisindeki ise “Hayır, biz doğru yaptık” diye üsteliyordu. Nasıl doğru işlemse, mahkeme kararı bir türlü doğru düzgün işlenmiyordu.

SGK 7 yıl sonra nihayet mahkeme kararını uyguladı

Sonunda tescil servisindeki memurun üzerine iş yıkıldı. O da epey bir telefon görüşmesinden sonra nihayet mahkeme girişini doğru düzgün yapmayı başardı. Bana dediğine göre yoğunluktan, hafta içi değil de bir cumartesi günü işyeri sakinken bu işlemi yapacaktı. 18 Ekim 2021’de hizmet dökümüme baktığımda, mahkeme kararlarının ilgili döneme işlendiği, bir dönem priminin üç kat olarak yazılıp karşısına “Müf. Denet. Asıl” ibaresinin konmasından anlaşılıyordu. Böylece mahkeme kararının uygulanma süreci, 9 Ocak 2014 ile 18 Ekim 2021 arasını bulmuş oldu.

KHK ile kapatılan gazetedeki basın sigortalılığım ise hâlâ tescil edilmedi. Bununla ilgili de re’sen uygulanması amacıyla dilekçeler verdim ama sadece meslek kodunun (sözleşmedeki haliyle, Muhabir-2642.03 olarak) değiştirildiği, sigortalılık türünün ise 4857 normal sigortalılık olarak kaldığı ifade edildi. Halbuki gazete ile yaptığım sözleşme, basın işçisi olduğumu bütün açıklığıyla gösteriyor.

SGK’nın re’sen işlediği 5.5 aylık sigortasız dönem ile birlikte gazetenin normal olarak bildirdiği sigortalılık dönemi ve mahkemenin eklediği 4 aylık sigortalılığın hepsinin basın sigortasından işlenmesi gerek. Bunun için tekrar SGK hazretlerine başvurdum. Gelin görün ki SGK, basın sigortasını bilmiyor, tanımıyor, görmüyor, duymuyor!

Sosyal Güvenlik Uzmanı Arap: SGK, kararı geciktirmeksizin uygulamak zorunda

İş ve Sosyal Güvenlik Uzmanı Avukat Erdal Arap’a, yaşadığım bu durum ile SGK’nın tutumunu, ayrıca Basın İş Kanunu’nun uzun vadede fiilen geçersiz kılınmasına ilişkin gayretleri sordum.

Özellikle 5953 sayılı Basın İş Kanunu’nda son yıllarda yapılan değişiklikleri ve ilga edilerek geçersiz kılınan eski maddeleri hakkında kısaca düşüncelerinizi öğrenmek isterim.
5953 sayılı Basın İş Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten bugüne değin birçok maddesi mülga olmuş, yürürlükte kalan maddeleri de değiştirilmiştir.

Günümüzde iş hukukunun esnekleşmesi olarak açıkladığımız birçok yeni sözleşme modeli ortaya çıkmış; bu sözleşme modelleri özellikle içerisinde bulunduğumuz pandemi döneminde yaygın bir şekilde uygulanır olmuştur.

Bununla birlikte teknolojinin gelişmesi ve internetin yaygınlaşmasına bağlı olarak haber mecralarının çeşitlenmesi de (YouTube haber kanalları gibi) mevzuatın gazeteciyi koruyacak şekilde değiştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Sivil toplum kuruluşları ve sendikalar tarafından öteden beri 5953 sayılı kanunun günümüz ihtiyaçları göz önünde tutularak yeniden ele alınması gerektiği görüşü savunulmakta ise de yasa koyucunun bu yönde bir adım atmaması eleştirilmektedir.

SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı terimleri kâğıt üzerinde ortadan kalktı

Bu noktada 5953 sayılı kanuna tâbi olarak çalışan kişilerin sosyal güvenlik statülerine ilişkin olarak da bir kısım açıklamalara yer vermek uygun olacaktır.

5510 sayılı kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, “SSK, ” “Bağkur” ve “Emekli Sandığı” terimleri kâğıt üzerinde ortadan kalktı. Kanunun 4. maddesi bu hukuki statüleri düzenledi. Bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce gazeteciler “SSK’lı” dediğimiz statüdeydi. 5510 sayılı kanunla birlikte, “Hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar” kapsamında m.4/I, (a) kapsamında sigortalı sayıldılar. Esasında hukuki statülerinde bir değişiklik olmadı.

Bireysel iş hukuku anlamında, İş Kanunu’na tâbi olarak çalışmak ve Basın İş Kanunu’na tâbi olarak çalışmak arasında fark bulunmakla birlikte sosyal güvenlik mevzuatı açısından temel bir fark yoktur. Kişi, ister İş Kanunu’na ister Basın İş Kanunu’na tâbi olsun hizmet akdi ile çalışıyorsa m.4/I, (a) kapsamında sigortalı sayılır.

5510 sayılı Kanunun 40. maddesinde düzenlenen “Fiilî hizmet süresi zammı” açısından bakacak olursak, basın ve gazetecilik mesleğini yürütmekte olan ve 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre basın kartı sahibi olup fiilen çalışanların her 360 günlük çalışmaları için 90 gün fiilî hizmet süresi zammı eklenir.

Sizce SGK, iş davalarında davayı açan gazetecinin ‘karşı taraf’ı olarak yer almalı mıdır? SGK’nın davacı çalışana karşı işveren ile davalı tarafta yer alması etik midir? Değişiklikle bu durum ortadan kalktı mı?
Sosyal güvenlik hukuku kapsamında karşımıza çıkan hizmet tespiti davalarında 11/09/2014 tarihinden önce SGK’nın taraf sıfatının ne olduğu konusunda birçok tartışma mevcuttu. Bu tartışmalar, 5510 sayılı kanunda hizmet tespiti davasının kime karşı açılacağına ilişkin somut bir düzenlemenin bulunmamasından kaynaklanmaktaydı. Yargıtay öteden beri verdiği kararlarında mahkeme tarafından verilecek hükmün SGK tarafından uygulamaya konulacağına işaret ederek davanın işveren ve SGK aleyhine açılacağını kabul etmekteydi.

6552 sayılı kanunla 5521 sayılı kanunun 7. maddesine eklenen fıkra ile hizmet tespiti davasının işveren aleyhine açılacağı, mahkemece davanın resen SGK’ya ihbar edileceği, SGK’nın feri müdahil olarak davada yer alacağı, yanında katıldığı taraf kanun yoluna başvurmasa da kanun yoluna başvurabileceği, yargılama sonucu verilen kararın kesinleşmesinin ardından kararı uygulamakla yükümlü olduğu açıkça düzenlenmiştir.

SGK’nın davalı işverenin yanında yer alması hatalı

11/09/2014 tarihinden önce SGK’nın davalı işverenin yanında yer almasının hatalı olduğu yönünde öğretide savunulan ve bana göre de haklı görüşler mevcuttu. Örnek olarak, gazetecinin, hizmetlerinin eksik bildirildiğini varsayalım. Davayı kazanması durumunda SGK işverenden prim tutarlarını faizleriyle birlikte talep etme hakkına sahip olacak, ayrıca çeşitli idari para cezaları da kesecektir. Dolayısıyla gazetecinin davayı kazanmasıyla birlikte hem gazeteci yönünden Anayasal sosyal güvenlik hakkının tesis edilmesi sağlanacak hem de primleri tahsil etmesiyle birlikte SGK’nın geliri artacaktır.

Hâl böyle olmasına rağmen 11/09/2014 tarihinden önce SGK’nın davalı konumunda yer alması nedeniyle SGK davanın her aşamasında davanın reddedilmesini talep etmekte, sigortalının çalışmadığını ileri sürmekteydi. Bu durum bir yandan işverenle çekişme içinde olan sigortalı yönünden durumu ağırlaştırmakta, işverenin yanında bir de SGK ile çekişme içinde olmasına neden olmaktaydı.

SGK’nın eski refleksi sürüyor, davaların reddini istiyor

6552 sayılı kanunla 5521 sayılı kanunun 7. maddesine eklenen fıkra ile 11/09/2014 tarihinden önce yaşanan sıkıntılar sona ermiş gibi görünse de esasında aynı sıkıntılar devam etmektedir. Eklenen fıkra ile davanın SGK’ya karşı açılamayacağı, SGK’nın davada davalı işverenin yanında feri müdahil olacağı düzenlendiğinden SGK önceki kanuni düzenlemede edindiği refleksi hâlen sürdürmekte; davalarda sigortalının açtığı davanın reddedilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu noktada düzenlemenin gerçek amacının ne olduğu da ortaya çıkmaktadır. SGK’nın feri müdahil olarak yer alacağının düzenlenmesindeki asıl amaç sigortalının açtığı davanın kabul edilmesi durumunda SGK’nın yargılama giderlerinden sorumlu tutulmamasının sağlanmasıdır. Diğer bir ifadeyle, sigortalı davayı kazansa bile SGK sigortalının yaptığı dava masraflarından ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulmayacaktır.

Gazeteci, Basın İş Kanunu’na göre açtığı davayı kazandığı takdirde SGK, bir kamu kurumu olarak kararı, gazetecinin başvurusunu beklemeden otomatik olarak uygulamak zorunda mıdır? SGK neden davayı kazanan gazetecinin yıpranma paylarını içeren basın (eski 2A) primlerini otomatik olarak hizmet dökümüne işlemiyor?
Feri müdahil olarak davada yer alan SGK davanın durumundan haberdardır. Kararın kesinleşmesi durumunda da mahkeme kararını uygulamakla yükümlüdür. Bu durum 5521 sayılı Kanunun 7. maddesine yer alan “Kurum, yargılama sonucu verilecek kararı kesinleştikten sonra uygulamakla yükümlüdür” hükmünün de bir gereğidir.

Bu hüküm olmasa bile Anayasanın 138. maddesinde yer alan “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” hükmü gereği mahkeme kararının geciktirilmeksizin uygulanması zorunludur.

Gazeteci, uygulamayı hızlandırmak için SGK’ya başvurabilir

Mahkeme kararının uygulanması için sigortalının SGK’ya başvurmasının beklenmesi gerekli değildir. Bu yönde bir SGK işlemi varsa bu işlemin hukuka aykırı olduğu açıktır. Böyle bir durumun kabul edilmesi, mahkeme kararının uygulanmasının bir şarta bağlanması anlamına gelecektir.

Eklemek gerekir ki, SGK’nın mahkeme kararını geciktirmeksizin uygulamakla yükümlü olduğu açık olmasına rağmen sigortalının SGK’ya başvurmasında ve “Mahkeme kararını derhal uygula” demesinde bir engel yoktur. Sigortalı, mahkeme kararının ivedilikle uygulanmasını sağlamak için kuruma başvuru yapabilir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – BASIN VE YAYIM FAALİYETLERİ GENELGESİNİ, GAZETECİLER DEĞERLENDİRDİ

Levent Elpen

Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi mezunu. 1983'ten beri Bursa ve İstanbul basını/internet siteleri ile televizyon haberciliğinde editör/redaktör/sayfa sekreteri olarak çalıştı, haber-röportaj ve makaleler yazdı, sayfa tasarımları ve tercüme çalışmaları yaptı. Ayrıca uzun metraj film senaryoları var.

Journo E-Bülten