Söyleşi

‘20 yıl önce telsiz dinlerdik, şimdi Tweetdeck’e bakıyoruz’

DHA’da Genel Müdür, Anadolu Ajansı’nda Türk Dünyası Haberleri Müdürü olarak görev yapmış deneyimli gazeteci Salih Zeki Sarıdanişmet, Saha adlı yeni bir ajans kurdu.
 Sarıdanişmet ile ajans gazeteciliğinin dönüşümünü konuştuk. “20 yıl önce telsiz dinlerdik, şimdi Tweetdeck’e bakıyoruz” diyen Sarıdanişmet, artık her bir gazetecinin milyonlarca kamerayla rekabet ettiğini vurguluyor.

Salih Zeki Sarıdanişmet, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo-TV ve Sinema Bölümü’nden mezun olduktan sonra Kayseri ve İstanbul’daki muhabirlik yaparak mesleğe girmişti. 2000 yılında Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) TV Haberlerinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak yöneticiliğe başladı.

2002-2003 yıllarında Skytürk Haber Müdürlüğü’nü yürüttü. 2004 yılında DHA Washington muhabiri oldu. 2015’te Anadolu Ajansı Türk Dünyası Haberleri Müdürü, 2016’da DHA Yeni Medya ve Projeler Direktörü ve İcra Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. DHA tarihinin üçüncü genel müdürü olarak 2018’de atanmasından yaklaşık bir yıl sonra Demirören Medya ile yollarını ayırdı ve geçen yıl sonunda Saha adlı haber ajansının kurucularından oldu.

Salih Zeki Sarıdanişmet ile, özellikle internet haberciliğinde ajans içeriklerinin payının arttığı bu dönemde yaşanan dijital dönüşümü konuştuk. Derlemeciliğin (agregasyon) giderek öne çıkmasına ve ajansların haberi kendi ekibine ürettirmek yerine dış kaynaklardan lisanslama yaptığı “kullanıcının yarattığı içerik” (user-generated content – UGC) modeline değindik.

20 yıl önce ajansta çalışan bir muhabirin normal bir çalışma günü ile bugün ajansta çalışan bir muhabirin gününü kıyaslar mısınız? Günlük pratikler dijitalleşmeden nasıl etkilendi?
Çok şey değişti. Bunları iki grupta toplayabiliriz. Birincisi haberi hazırlayıncaya kadar geçen süreçteki değişim. İkincisi haberin okuyucuya ulaşma sürecindeki değişim.

20 yıl önce telsiz dinler ve ağırlıklı olarak polis kaynaklarından haber alırdık. Şimdi haberi ilk duyduğumuz kaynak genellikle sosyal medya oluyor. Mesela telsizin yerini Tweetdeck uygulaması aldı. Arkadaşlar bulundukları şehirdeki  yangın, saldırı, patlama gibi anahtar kelimelerin geçtiği akışları sürekli izliyorlar.

Rekabet çok farklı bir hâl aldı. 20 yıl önce sahada çalışan gazetecilerin rekabeti, sıcak fotoğraflar ve olayla ilgili aile albümünden güzel bir kare bulmak üzerineydi. Ve İstanbul’da sahada yaklaşık 200 muhabir sıcak olay peşindeydi. Şimdi bilginin, fotoğrafın ve videonun kaynağı sosyal medya. İşi haber toplamak olan belki yine 200 arkadaşımız var ama artık onlarla rekabet hâlinde milyonlarca kamera var.

İstihbaratı sosyal medyadan alıyoruz. Haberde kullandığımız malzemelerin önemli bir kısmını sosyal medyadan alıyoruz. Bazen sosyal medya kullanıcılarının yaptığı canlı  yayınları kullanıyoruz.

Bir kare fotoğrafı, 1.000 dolara gönderebiliyorduk

Biraz daha eskiye gidersek yani 1990’ların başından beri iletişim son 30 yılda beş çağ atladı. Ve bu süreç o kadar hızlandı ki bundan sonra her yıl bir çağ atlayacak belki de… Matbaa, telefon, telgraf, radyo, TV gibi her birinini 50-100 yıl beklediğimiz büyük değişimler artık her yıl olmaya başladı.

30 yıl kadar önce daktilo ile haber yazar, karanlık odada kendi filmimizin banyosunu yapardık. Şimdi bu cihazları antikacılarda bile bulmak zorlaştı. Yeni nesil arkadaşlar bizim teleks ve faks cihazlarına, tamburalı telefotoya duyduğumuz heyecanı her gün işlerini kolaylaştıran yeni bir cihaz veya uygulama ile yaşıyor.

Anadolu’dan bir kare fotoğrafı Ankara veya İstanbul’a ulaştırmak çoğunlukla aynı gün mümkün olmuyordu. Çok önemli ve aceleyse telefoto ile her bir kareyi, bugün yaklaşık 1.000 dolara tekabül eden bir meblağ ödeyerek iki saatte gönderebiliyordunuz. Televizyon tarafında yurttaki bir görüntüyü İstanbul’a ulaştırmanın tek yolu TRT’nin karasal link sistemiydi. Maliyetinden ve teknik zorluklarından dolayı ancak yılda birkaç kez kullanılırdı.

‘Eski haber ajansı modeli bitmek üzere’

Yani gazetecilerin bundan 20 yıl önce en önemli dertleri bir kare fotoğrafı veya bir dakika videoyu merkeze ulaştırmaktı. Ve yarışın önemli bir kısmı bunun üzerineydi. Teknoloji bunların hepsini çözdü. İşler cok kolaylaştı. Ancak ne o eski heyecan kaldı, ne de o eski gazetecilik.

Haberin okuyucuya ulaşma sürecinde ise sektörü kökten değiştirecek trendler başladı. Türkiye’ye mahsus olmak üzere ajansların haber akışındaki payı çok arttı. Bünyesinde güçlü bir haber merkezi taşıyacak bir medya kuruluşu neredeyse kalmadığı için kaynak olarak ajanslar ve sosyal medya kullanılıyor.

Eski haber ajansı modeli de bitmek üzere. Haberin ‘Uber’i diyebileceğimiz “aggregation” (derleme) modelleri daha verimli çalışıyor. Globalde Zuma, Türkiye’de Depo Photos bunun güzel örnekleri. Diğer tarafta UGC kaynağını değerlendirmek üzere kurulan yeni haber ajansı modelleri dikkat çekmeye başladı. Reuters’in kurduğu Newsflare ve rakibi Storyful bunun örnekleri. Bunlar sosyal medyada tespit ettikleri fotoğraf ve görüntülerin sahibine ulaşıp teyit ederek satın alıyorlar.

Türkiye’de basının ve yerel basının son yıllardaki durumuna dair neler söylemek istersiniz? Gözlemleriniz nelerdir?
Global olarak geleneksel basın can çekişiyor. Ama gazeteciliği yaşatmak için Avrupa ve Amerika’da büyük bir gayret ve mantıklı uygulamalar var. Bizde ise global ve sektörel problemlerin ötesinde ülkemizdeki iş yapış şekline bağlı çok daha büyük ve yapısal çözümler gerektiren problemler var. Öncelikle şunu çok net olarak söyleyebiliriz ki bizde Batı standartlarında bir gazetecilik hiçbir zaman hâkim olmadı. Bunun sadece sembolik örneklerini gördük. Genellikle kolaycılığa kaçtık.

‘SEO uzmanları gazetecilerden çok kazanıyor’

Bundan 30 yıl önce gazetecilerden çok promosyoncular para kazanıyordu. 20 yıl önce promosyon yarışının yerini televizyonlardaki reyting yarışı aldı. Son 10 yıldır da benzer bir durumu dijitalde yaşıyoruz. SEO uzmanları gazetecilerden daha çok kazanıyor. Yani biz iyi gazecilik yapma yarışından çok promosyon, tiraj ve SEO yarışı verdik. Patronlar ve yönetim bu yarışlara değer verdi ve teşvik etti.

Batı ile mukayese ettiğimizde dikkatimi çeken en önemli farklardan biri ise şu: Türkiye’de bakkal dükkânı veya dönerci ne yaşıyorsa, gazete ve televizyonlar benzer bir durum yaşadı. Şu örnekten yola çıkalım: Washington Post yerel bir gazete. Ama dünya çapında etkili. Post’un veya New York Times’ın bu etkisini ben tekel olmalarına bağlıyorum. Eğer Post’un veya New York Times’ın karşılarında bizdeki gibi rakipler olsaydı bu kadar güçlü ve etkili olmazlardı.

Bizde her iş kolunda olduğu gibi gazeteciliği, televizyonculuğu ve internet haberciliğini batıran acımasız rekabet. Herkes rekabeti çok sever, kaliteyi artırdığı ve fiyatları ucuzlattığı için. Ancak bizdeki etkisi tam tersi oluyor. Bizde rekabetin anlamı maliyeti düşürmek ve kaliteden vazgeçmek demek.

‘Gazeteciler iyi paralar kazandığı dönemde de iyi gazetecilik yapılmıyordu’

Nasıl iyi iş yapan bakkalın karşısına hemen üç bakkal açılıyor ve sonra hepsi birden batıyorsa, medyada yaşanan da benzeri bir durum. Bir gazetenin yeterli olduğu şehirde beş gazete çıkarsa hiçbirinin yaşaması mümkün olmaz ve hiçbiri iyi gazete yapamaz. Türkiye’de iki üç gazete, üç dört TV kanalı yeterliyken bunların sayısı 10 katına çıktığı için hiçbiri iyi para kazanamadı, yeteri kadar gazeteci çalıştıramadı ve iyi gazetecilik yapamadı. Bize özgü olarak yaşanan budur. Bu bizim iş yapma şeklimizle ilgili temel bir problem ve aşırı rekabet kurumları, hatta sektörleri yok ediyor.

‘Batılı bir gazetecinin haberi toplamak için günleri var, bizim sadece saatlerimiz’

Gazetelerin iyi para kazandıkları zaman da maalesef Türkiye’de iyi gazetecilik yapıldığını söylememiz mümkün değil. Yine sahadan bir örnek vereyim: Bizde haberlerin yüzde 90’ı iki üç saat içerisinde toparlanmış ve yarım saatte yazılmış haberlerdir. Batı gazetelerinde gördüğünüz kitap yazar gibi emek verilmiş haberlere maalesef çok az rastlanır. Eskiden de böyleydi. Şimdi daha da fena. Batılı bir gazetecinin bir haberi toplamak için günleri, bazen haftaları vardır. Bizim sadece saatlerimiz var.

‘Şu anda gazeteciliğin bağımsız olarak yapılabileceği bir ekosistem yok’

Türkiye’de birçok alanda çok iyi insanlar yetişti ve dünya çapında başarılar gösterdiler. Yine Türkiye’nin bazı sektörleri ve şirketleri dünya çapında rekabet eder hâle geldi. Sektörlerinin lideri, öncüsü oldular. Maalesef biz ülkemize böyle bir katkıda bulunamadık. Ne dünya çapında etkili gazeteciler yetiştirip ülkemizin, insanımızın derdini dünyaya doğru anlatabildik; ne de kurumlarımız böyle bir başarı yakalayabildi. Başarılı olduğumuz alan promosyon, reyting ve SEO yarışı oldu. Google’ın SEO tarafında algoritmasını daha anlamlı hâle getirmesine belki ufak bir katkımız olmuştur. (Editörün notu: Bu algoritmanın Türkiye’deki mevcut işleyişinde Google’a yönelik eleştiriler de var.)

Genel yayın yönetmenlerinin tek yarışı: Erdoğan’ın uçağına binmek

Ana problemimiz ekosistem. Şu anda gazeteciliğin bağımsız olarak yapılabileceği bir ekosistem yok. Bireysel olarak yapabilirsiniz. Ama ne ulusal, basının ne de yerel basının sistematik olarak gazetecilik yapması mümkün değil.

Yine Washington Post’tan bir örnek vereceğim. Çok güzel bir sloganları var: “Democracy dies in darkness” (Demokrasi karanlıkta ölür). Gazeteciliğin ön şartı özgürlüktür ancak para olmadan da gazetecilik yapılmaz. Gazetecilik yapılmazsa da demokrasi ölür.

Türkiye bundan 30 yıl önceki gazetecilik standartlarının çok altına düştü. O zaman başkentlerde çok etkili muhabirler vardı. Genel yayın yönetmenleri dünyadaki trendleri çok iyi takip ederdi. Hepimiz dünyayı daha iyi tanıma ve anlama yarışı içerisindeydik. Şimdi genel yayın yönetmenlerinin tek yarışı var. O da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağına binmek.

Basının dijital dönüşüm süreçlerini nasıl yorumluyorsunuz? Yerel basının dijital yeniliklere dair geleceği nasıl şekil alır?
Biraz önce de konuştuğumuz gibi gazetecilik standartlarımız maalesef her açıdan yerlerde sürünüyor. Ve iyi gazetecilik yapamıyor olmamız Türkiye’nin yaşadığı birçok problemin de kaynağı. Biz görevimizi doğru yapamadığımız hâlde hep başkalarını suçluyoruz. Evet siyasetin de, bürokrasinin de, iş dünyasının da önemli eksikleri ve hataları var. Ama uzunca bir süredir biz hepsinin gerisine düştük.

‘Gazeteciliğin asgari ücreti, normal asgari ücretin minimum dört katıdır’

Temel değerlere bağlılık olarak da; vizyon olarak da; ülkeye, insana katkı olarak da ciddi problemlerimiz var. Son 30 yılda bunun başlıca sorumlusu patronlar. Şahsi çıkarlarına gazeteciliği vahşice alet ettiler. Yöneticilerimiz de yeterince buna direnemedi ve sektör bu günlere geldi.

Gazetelerdeki muhabirler, kapıda bekleyen güvenlikçiden daha düşük maaş alıyor. Evet gazetecilik para için yapılmaz ve bir adanmışlık gerektirir ancak bu mesleği icra edebilmek için de bir minimum standart var. Gazetecinin herkesten çok sosyalleşmesi lazım. Haber kaynaklarıyla güçlü bağlar kurabilmesi ve kendisini sürekli güncelleyebilmesi lazım. Bunun için gazeteciliğin asgari ücreti, normal asgari ücretin minimum dört katıdır.

‘Bizim internetçilerin Google algoritmasını kandırmak için verdiği yarış tarihe geçer’

Özünde bu kadar ciddi problemler yaşayan ve güvenilirliği diplerde sürünen bir gazeteciliğin dijital dönüşümü de maalesef pek umut vermiyor. Bizim dijital dönüşümden anlayışımız SEO trafiği çekme yarışı hâline geldi. Bunun da promosyon ve tiraj yarışından bir farkı kalmadı. Bu yarış maalesef iyiyi yapma yarışı değil. Bizim internetçilerin Google algoritmasını kandırmak için verdiği yarış tarihe geçer.

Bir diğer konumuz gelir modeli. Geçenlerde Türkiye’de basının durumunu anlamaya çalışan Amerikalı bir grupla toplantı yaptık. Onlara “Türkiye’de gazeteciliği bitiren Amerikan şirketleridir” dediğimde şok oldular. Maalesef gerçek böyle. Reklam geliri neredeyse tamamen dijitale kaydı. Ancak bu gelirden en büyük payı alan Amerikan şirketleri Türkiye’de gazetecilik için hiç para harcamıyor ve desteklemiyor, hatta telif haklarına riayet etmeyerek gazetecilerin haklarını yiyor.  Gazeteciliğe şimdiye kadar büyük paralar harcayanlar da hak ettiği reklam gelirini alamıyor. Bu şekilde geleneksel medyanın yaşama şansı yok.

Diğer taraftan Batı’da köklü gazeteler gelir modellerini paralı abonelik modeli üzerine kuruyorlar. Bizde gazete içerikleri çok zayıf olduğu için kimse en büyük gazeteleri okumak için bile para vermiyor. Kimsenin özel ve değerli içeriği neredeyse kalmadı.

Peki çözüm nedir? Özünde iyi gazetecilik yapmadan dijital dönüşümün de bir yarar sağlamayacağı açık gerçek.
İyi gazeteciliği nasıl sürdürülebilir hâle getirebiliriz? Bunun tek bir cevabı var: İyi bir ekosistem kurarak. Bu ekosistem eskiden olduğu gibi reklam geliri üzerine kurulamayacağı için de alternatif gelir modellerine ihtiyaç var.

‘Hepimizin bağımsız gazeteciliğe ihtiyacı olduğunu topluma anlatmalıyız’

Öncelikle bir şeyi çok iyi anlamalı ve topluma da anlatmalıyız: Bu da hepimizin bağımsız ve iyi bir gazeteciliğe olan ihtiyacı olduğu gerçeği. Eğer bunda mutabık kalırsak çözüm bulmak mümkün. Bu gazetecilik modelinin bağımsızlığını zedelemeyecek şekilde iş dünyası, sivil toplum kuruluşları ve kamu tarafından desteklenmesi gerekir.

Batı’da güzel örnekler oluşmaya başladı. Büyük dijital platformlar, Avrupa ve Amerika’da haber ajanslarına ve gazetelere yüklü tazminatlar ödediler ve aylık ödemeler yapıyorlar. Bizde Basın İlan Kurumu’nun destek modeli çok eski ve yetersiz. Yeni yönetim bunu hızla düzeltmek için uğraşıyor. [Editörün notu: BİK bir yandan da resmi ilanları eleştirel basına karşı bir silah olarak kullanmakla suçlanıyor.]

‘İyi gazetecilik yapılmadığı zaman iletişim evreni propagandaya teslim olur’

Gazetecilerin ürettiği içeriği çeşitli şekillerde kullanarak gelir elde eden herkes bunun bedelini ödemek zorunda. Başta GSM şirketleri, internet servis sağlayıcılar ve reklam geliri elde eden büyük platformlar gelirlerini gazetecilerle paylaşmalı.

Unutmayalım ki iyi gazetecilik yapılmadığı zaman iletişim evreni; yanıltıcı içeriklere, trollere, propagandaya ve tanıtıma teslim oluyor. Gerçeklerden uzak bir haber akışı üzerine ekranlarda yürütülen anlamsız tartışmalarla da toplumun kafası karmakarışık hâle geldi. Eğer bunu hızla düzeltmezsek yeni jenerasyonda tamir edilemez etkilerini göreceğiz. Toplumsal bütünlüğümüzün ve ülkenin ulusal güvenliğinin en önemli meselesi hâline geldi bu.

“Türkiye’de gazeteciliğin geleceği” konusunda temel tespitiniz ne? Küresel Gazeteciler Konseyi için geçtiğimiz günlerde bu başlıkla bir rapor yazdınız…
Bir süredir Küresel Gazeteciler Konseyi’nde bu konuları tartışıyoruz. Bunu konsey dışında da tartışmaya açıp köklü çözümler bulmayı hedefliyoruz. Rapor şu temel tespitlerden yola çıkıyor: “Sosyal medya, geleneksel gazeteciliği bitirecek mi?” sorusu uzunca bir süre tartışıldıktan sonra çoğunluğun mutabık olduğu bir noktaya geldik. Geleneksel gazetecilik, sosyal medya ile birlikte yaşamalı. İkisinin de birbirine ihtiyacı var. Ve ikisi de birbirinden yararlanmak zorunda…

Kamu adına profesyonel olarak gazetecilik faaliyeti sürdürülmezse; güvenilir gazeteci ve kurumlar yaşatılamazsa,  iletişim evreni manipülasyonlara, propagandaya ve yanıltıcı tanıtım içeriklerine teslim oluyor. KGK, gazeteciliğin sivil toplum içindeki vazgeçilmez fonksiyonunun tam ve doğru olarak icra edilebilmesi ve bunu icra eden  meslektaşlarımızın ve çalıştıkları kurumların yaşatılıp güçlendirilebilmesi için bir inisiyatif geliştirmeyi hedefliyor. Bu istikamette problemlerin ve ihtiyaçların doğru tespiti ve çözüm yollarının geliştirilmesi amacıyla kurulacak çalışma gruplarının yazacağı raporlar kamuoyu ile paylaşılarak toplumsal konsensüs sağlandıktan sonra gerekli yasal düzenlemelerin ve uygulanmasının takipçisi olunacak.

Üç maddelik bir hedefimiz var

Henüz elimizde bir çözüm paketi yok. Ama konuştuğumuz temel problemlere dair sorularımız var. Üzerinde çalışıyoruz. Bu noktada Reuters’in sektör analizi önemli bir kaynak. Şimdilik üç maddelik bir hedefimiz var: 1) Evrensel insani değerler ve gazetecilik standartları etrafında birliğimizi sağlamak. Bu standartların uygulanmasına ve geliştirilmesine katkıda bulunmak. 2) Bu standartlara uygun bireysel ve kurumsal çalışma ve gelir modelleri geliştirmek ve bunları desteklemek. 3) Gazeteciliğe zarar veren, sektör içindeki ve dışındaki kişi ve kurumlarla etkili mücadele… Telif haklarının takibi… Bu hedefler doğrultusunda herkesin katkısını bekliyoruz.

Bir süredir pandeminin de etkisiyle köyde yaşıyorum. Buradaki insanların, haberleri TV’lerden, ağırlıklı olarak A Haber, Fox, Kanal D gibi kanallardan izleyerek bilgiye ulaştıklarını gözlemledim. Köydeki Cemal Amca sosyal medya nedir bilmez; gerçeğe, doğru bilgiye ulaşmak için çok da gayret sarf ettiği söylenemez. Türkiye’nin gidişatına dair bir fikri vardır. Başının da ağrımasını istemez doğrusu. Bir yandan dijital dönüşümün basına olan etkilerini konuşurken diğer yandan geleneksel medyanın çok daha etkili olduğu ve daha çok izlendiği  bir gerçek. Bir yandan hızla ilerleyen teknoloji ve buna bağlı olarak değişim gösteren gazetecilik, diğer yandan geleneksel medyanın daha çok talep görmesi… Bu devinimi ve durağanlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geleneksel medya kavramı her jenerasyonda farklı bir anlam taşıdığı gibi, teknolojiye erişim hızına bağlı olarak da değişiyor. Bizim gibi muhafazakâr toplumlarda temel değerleri belirleyen ve yeni gelişmelere bunların ışığında anlam veren başlıca kurum dindir. Aslında kilise, cami, sinagog etrafında yüzyıllardır süren bir iletişim evreni var. Gazetecilik bu iletişim evrenine karşı olarak konumlandı. Referansları, temel değerleri çok farklı oldu. Doğal olarak da muhafazakâr kitleler temel değerleriyle uyuşmayan bu bakış açısını kabullenmedi. İletişim evrenine dair tercihler de toplumdaki kutuplaşmanın temelini oluşturuyor diyebiliriz.

Bu gazetecilerin problemi değil, Türkiye’nin problemi

Nasıl Silikon Vadisi’nde başlayan bir trend birkaç yıl sonra Amerika’ya yayılıyor, bize gelmesi de birkaç yıl alıyorsa, köylere ulaşması da zaman alıyor. Ancak bizim büyükşehirlerde yaşadığımız değişimi en fazla bir jenerasyon, yaklaşık 10-12 yıl içerisinde en ücra köylerde de bu yaşanıyor.

Nasıl matbaa çıktıktan sonra el yazması kitap devri bittiyse, bilgisayar ve akıllı telefonlarla birlikte internet hızının da artmasıyla basılı gazete devri ve hatta televizyon devri bitecek. Ama iletişim araçlarının en ücra köylere kadar ulaşması problemlerimizin hiçbirini çözmüyor. Hem içeriği üretenler, hem de tüketenler doğrunun peşinde olmaz, sadece kendi doğrularına gerekçe bulmak ve bunu yaymak peşinde olurlarsa, iletişim evreni birilerinin yalanlarını, propagandalarını yaymaya devam eder. Bu gazetecilerin problemi değil, Türkiye’nin problemi.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – SALGIN SÜRECİNDE HABERLER NASIL İZLENDİ?

Yağmur Kaya

Yağmur Kaya

Edebiyat mezunu. Gazeteciliğe 2015 yılında Dicle Haber Ajansı'nda başladı. Jineolojî (Kadın Bilimi) Bilim Kuram Dergisi'nde editör ve koordinatör olarak çalıştı. Mesleğe serbest gazeteci olarak devam ediyor.

E-Posta Aboneliği