Hallerimiz

Horolop şorolop: Türkiye gündemini yabancı dilde haberleştirmek zor zanaat

Türkiye gündemi, “Şimdi bunu kalkıp da bir yabancıya nasıl anlatacaksın” dediğimiz türden olaylarla dolup taşıyor. Burada yaşamayan biriyle siyaset konuşurken, kendimizi her cümleden sonra “Ama ondan önce de şöyle bir şey olmuştu,” “Tabii bunun arka planında bir de şu var” gibi karmaşık açıklamalar yaparken buluyoruz.

Peki uluslararası basında çalışan gazeteciler bu işi nasıl yapıyor? “Horolop şorolop” tartışmalarının, “cukka ittifakı” çıkışlarının, “haramzadeler” ve “namertsiniz” gibi ifadelerin havada uçuştuğu bir gündemi diğer dillerde nasıl haberleştiriyorlar? Editörlerine ve yabancı okuyucuya bunları nasıl anlatıyorlar?

Bu soruları Reuters, Alman Haber Ajansı (DPA), Fransız Haber Ajansı (AFP) gibi ajanslarda ve Hürriyet Daily News ile Duvar English gibi İngilizce yayın yapan Türkiye merkezli medya kuruluşlarında yıllarca çalışmış gazetecilere sorduk.

Türkiye’nin haberlerini yabancı dile çevirirken editörleri en çok zorlayan, siyasetçilerin yerel üsluplarını farklı ülkelerdeki okuyuculara yansıtabilmek. Bu zorluk çoğu zaman dilden değil, kültürel farklılıklardan kaynaklanıyor.

ABD başkanlık seçimi öncesinde, Demokrat Parti başkan adayı Joe Biden’ın Türkiye’de muhalefeti desteklemeleri gerektiğini söylediği bir video, çekildikten aylar sonra Türkiye’de tartışma yaratmıştı. Duvar English Yazı İşleri Müdürü Neşe İdil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu krizin ardından Biden’a “Bizim seninle çay içmişliğimiz var” diye seslendiğini hatırlatıyor: “Yani bunun çevirisini yapmakta bir sorun yok. Ama bu çok yerel bir ifade.”

Alman Haber Ajansı’ndan (DPA) Linda Say da çoğu zaman, bildiği kelimelerin anlamlarını tekrar tekrar arattığını anlatıyor. “Bazı kelimeleri beş yıldır sürekli aratıyorum. Yerine bir şeyler kullanıyorsun ama uymuyor. Bu kültürle de alakalı” diyor, “Mesela ‘ahlaksız’ kelimesini daha dün arattım. Bu, ‘ahlak’ kavramının Türkiye’den bir okuyucu ve Almanya’dan bir okuyucu için aynı şeyi ifade etmemesinden de kaynaklanıyor.”

Linda Say

Say, “Türkçe’nin duygusal enerjisinin” Almanca’ya her zaman yansımadığını düşünüyor. Almanca’nın “mantık dili” olduğunu, “çok doğrudan bir dil” olduğunu söylüyor. “Bazen heyecanla hazırladığım bir haberi okuduktan sonra, ‘Bu haberi yapmak o kadar da gerekmiyormuş’ diyebiliyorum. O yerel vurguları yansıtamadığımızda, haber değeri düşüyor, çarpıcılığını kaybediyor.”

‘Çevrilemez’ ifadeler ve çeviride kaybolanlar

Gazeteci Şafak Timur 15 yıldır yabancı basınla çalışıyor. Siyasetçilerin açıklamalarının bazen “çevrilemez seviyede” olduğunu ifade ediyor, “Yani çevrilemeyecek kadar yerel bir dil kullanıyorlar. Bazı şeyler ise ‘lost in translation’, yani çeviride kayboluyor” diyor. “Kimi zaman çevirinin tonunu ve üslubunu korumaya çalıştığımızda, okuyucuda ‘chicken translate’ etkisi yapabiliyor. Editör doğrudan ‘Ben bu alıntıyı anlamadım’ diyor.”

Şafak Timur

Gazeteciler yabancı basına haber hazırlarken, öncelikle bu “çevrilemez” ya da “çeviride kaybolması” muhtemel ifadeleri tırnak içinden çıkartarak aktarıyor.

Timur bunu şöyle açıklıyor: “Açıklamaların çoğunu ‘paraphrase’ ediyoruz, yani kelimesi kelimesine çevirmek yerine ne demek istediğini, aslında ne olduğunu söylüyoruz. Örneğin ‘Şu konuya dikkat çekti’ ya da ‘Ana muhalefet lideriyle alay etti’ gibi ifadelerle anlatıyoruz. Tırnak kullandığımızda ise açıklamadaki anlamı aktaracak yeni bir ifade buluyoruz. Anlaşılır olmayacağını düşünüyorsak o cümleyi metinden çıkarıyoruz.”

‘Dış dünyaya tek cümleyle bir şey anlatamıyorsun’

17 yıldır Reuters’da çalışan Ece Toksabay, yabancı okuyucunun tırnak içinde verilen açıklamaları anlamasının çoğu zaman mümkün olmadığını belirtiyor. “Reuters’da çevirmenimiz yok. Bütün muhabirler kendi yazdığı haberin çevirisinden de sorumlu. Yani o bağlamı açıklamak, neyin birebir çevrileceğine, neyin birebir çevrildiğinde anlamını kaybedeceğine karar vermek, haberi anlaşılır kılmak, işimizin bir parçası.”

Ece Toksabay

Haberi anlaşılır kılmanın püf noktası ise bahsedilen olaya dair arka plan bilgisi vermek.

Timur arka plan bilgisi vermenin işin önemli bir parçası olduğunu söylerken bunun zorluklarına da dikkat çekiyor: “Bazen söylenilen tek bir cümle için, birkaç paragraflık bir arka plan bilgisi vermem gerekiyor. Tek bir cümleyle dış dünyaya bir şey anlatamıyorsun.”

Çevirmesi en zor siyasetçi: Bahçeli

Tabii açıklamaları tırnaktan çıkartıp, arka plan bilgisini ekleseniz de, siyasetçilerin ne demek istediğini anlatmak her zaman kolay olmuyor. Konuştuğumuz tüm gazetecilerin “çevirmesi en zor siyasetçi kim” sorusuna verdiği cevap aynı: Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli.

Bahçeli daha çok bir iç siyaset aktörü olduğu için açıklamaları uluslararası basında sık yer almıyor. Yer verildiğinde ise sözlerini kelimesi kelimesine çevirip tırnak içinde vermek pek mümkün olmuyor.

İdil, Bahçeli’nin “Türkiye Cumhuriyeti pastane liberallerinin, meyhane devrimcilerinin, köşeleri kaybolmuş tatlı su kurnazlarının, pos bıyıklarıyla, doymayan kursaklarıyla boğazın iki yanına tutunmuş küreselcilerin eline, emeline, heveslerine terk edilemez” açıklamasını hatırlatıyor ve “patisserie liberals” (pastane liberalleri) diye başlayan bir çeviriye girişiyor gülerek.

İdil, Meclis’teki grup toplantılarının olduğu, dolayısıyla tüm parti liderlerinin tek tek açıklama yaptığı salı günleri için “Kabusum” diyor. “Günü elimde atasözleri ve deyimler sözlüğüyle geçiriyorum. Ben okuduğumda anlamadığım bir şeyi İngilizce’ye çevirmek için, önce Türkçe’den Türkçe’ye bir çeviri yapmam gerekiyor.”

Geçtiğimiz haftalarda, MHP’nin ‘askıda ekmek kampanyası’na yönelik eleştirilerin üzerine Bahçeli’nin “Paris’te sokma yemeyen şey yemeye hazırlanıyor” açıklaması da sosyal medyada çok konuşulan açıklamalardan olmuştu. Duvar English’te bu açıklamayı şöyle haberleştiriyorlar: “İktidar ortağı, Türkiye-Fransa arasındaki laf savaşına müdahil olmaya teşebbüs etti ancak kelimeleri unuttu.”

Haberde, Bahçeli’nin referans vermeyi denediği “ekmek yoksa pasta yiyin” cümlesinin hikâyesi anlatılıyor. Ayrıca Bahçeli’nin neden bu referansı vermeyi tercih ettiğine dair arka plan bilgisi de veriliyor.

Belirsiz özneler: Türkiye’ye kim saldırıyor?

Siyasetçilerin açıklamalarının bir diğer öne çıkan özelliği; bazen öznesiz, bazen de yüklemsiz cümleler kurmaları.

İdil, “Bazen kelimeleri art arda sıralıyorlar gibi bir hâlleri oluyor” derken bunu bir çerçeveye oturtmanın zorluğuna dikkat çekiyor. Toksabay ise siyasetçilerin her zaman “kendilerini her cümleyi bitirmek zorunda hissetmediklerini” söylüyor. Fiilsiz bir cümleyi İngilizce’ye çevirmek ise teknik olarak imkânsız gibi.

Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarını çevirmek kolay mı, zor mu?

Toksabay, Erdoğan’ın konuşmalarında sık sık kullandığı belirsiz özneleri okuyucuya açıklamakta oldukça zorlandıklarını söylüyor:

“’Eey CHP’ dediği zaman onu çevirmek kolay. Ama ‘Bize şöyle yaptılar, böyle yaptılar’ diye belirsiz öznelerden bahsetmeye başladığında zorlanıyoruz. Örneğin 2018 ağustosunda liranın çöküşünde hem Berat Albayrak, hem Erdoğan ekonomik saldırılardan bahsetti. ‘Ülkemize yönelik ekonomik saldırılar var’ dediler ama bu saldırıları kimin yaptığına dair bir şey söylenmedi. Bizim abone kitlemiz daha çok ekonomistler, yatırımcılar, finans dünyası olduğundan, bu Reuters için çok önemli bir haber. Bunun etrafından biraz dolanmaya çalışıyoruz. Mesela ‘kim olduğuna işaret etmedi ama bir ekonomik saldırıdan bahsetti’ diyoruz. Ama abonelerimiz için bu yeterli bir açıklama değil. Bu sefer ‘kimden bahsediyor’ diye mail atıyorlar. Tırnak içinde Türkiye’yi çekemeyenler mi? Amerika mı? Kim Türkiye’ye saldırıyor?”

Açıklamaları ‘açıklamak’

Siyasetçilerin sıklıkla başvurduğu üstü kapalı cümleler, imalı göndermeler de haberciler için ayrı bir mesele. Uluslararası kamuoyuna haber yazan bir gazeteci, haberdeki her öğeyi açıklamanın bir yolunu bulmak zorunda.

Say, “Hesap verecekler” gibi açıklamaların sıklıkla kullanıldığına dikkat çekiyor. Böyle durumlarda “Şuna işaret etti” gibi ifadeler kullanarak açıklama yapmaya çalıştıklarını söylüyor.

Eğer açıklamayı yapan kişiye ulaşma imkânınız varsa veya söz konusu açıklama bir söyleşi sırasında doğrudan size yapıldıysa, net olmayan kısımlarla ilgili soru sorabilirsiniz. Ama sorunuza cevap alamadığınız durumlar da oluyor. Timur “Bazen o kadar açık söylemek istemeyebiliyorlar, öyle bırakmak isteyebiliyorlar” diyor. Say ise şunu ekliyor: “Siyasetçiler bazı kelimeleri bilerek seçiyorlar, bazı kelimeleri de bilerek kullanmıyorlar. Onların özellikle telaffuz etmemeyi seçtikleri kelimeleri bizim de çeviride kullanmamız mümkün değil.”

Böyle durumlarda uzman görüşü almak gazetecilerin başvurduğu bir yöntem. Toksabay, Reuters’ta sık sık siyasi analistlerden yorum aldıklarını anlatıyor: “Ama bu görüş de bir tahmin oluyor. Bu tahmin, doğru ya da yanlış olabilir. Bazen de siyasetçilerin neyi kast ettiğinden emin olamadığımızda, onların yakınındaki yetkili kişilere soruyoruz. Haberde bu kişilerin isimlerini paylaşmıyoruz. ‘Konuya yakın kaynaklar,’ ‘Reuters’a konuşan yetkili’ gibi ifadeler kullanıyoruz. Açık söylenmeyen şeyleri, daha açık söyleyebilen kişilere ulaşmaya çalışıyoruz.”

‘Bizdeki bagaj çok yüklü, kelimeler bile çok yüklü’

Türkiye’deki gelişmelerin yabancı dillere çevrilmesi sırasında gazetecilerin karşılaştığı bir diğer sorun ise Türkiye kamuoyundan gelen tepkiler. Bu konudaki en büyük tartışma “şehit” ve “terör örgütü” ifadelerinin kullanımı. Konuştuğumuz gazeteciler, çalıştıkları ajansların tüm ülkelerde uyguladıkları haber dilinin Türkiye’de tepkiye neden olabildiğini anlatıyor.

Timur “Bizdeki bagaj çok yüklü, kelimeler bile çok yüklü” diyor. “Çalıştığımız ajansların, gazetelerin haber dili Türkiyeli okuyucu için sorun olabiliyor. Örneğin İngilizce’de ‘şehit’ kelimesi bizdeki gibi algılanmıyor, bunu kullanmıyoruz. Genellikle ‘slain, died, killed’ gibi (İngilizce’de ölen/öldürülen/hayatını kaybeden anlamına gelen ifadeler) sözcükler kullanılıyor. İnsanlar buna tepki gösterebiliyor.”

‘Bunu bir yabancının her gün okumasına gerek var mı?’

Basın kuruluşlarının odaklandığı konular, bir ülkeden servis ettiği haftalık/aylık haber sayısı, yer verdiği ve vermediği gelişmeler/açıklamalar değişiklik gösteriyor. Yabancı bir gazetenin, bir haber ajansının ya da Türkiye merkezli olup yabancı dillerde yayın yapan bir basın kuruluşunun öncelikleri farklı olabiliyor. Haber akışı genellikle hitap ettikleri okuyucu kitlesine, yayın konseptine ve kimi zaman iş gücü kapasitesine (yani yerel büroda çalışan muhabir-editör sayısına) göre belirleniyor.

İdil, Duvar English’te yer verecekleri haberlere karar verirken “Bu haber, okuduğunda karşı tarafa bir şey ifade edecek mi” sorusunu sorduklarını anlatıyor. “Türkiye siyasetinde herkes günlük, rutin bir açıklama yapıyor. Yani her gün istisnasız bir ‘demeç haberciliği’ var. Bir yerden sonra, bunu bir yabancının her gün okumasına gerek var mı, diyorsun.”

Neşe İdil

Say da çok tekrar edilen retoriklerin, uluslararası kamuoyu nezdinde etkisini, haber değerini zamanla kaybettiğini vurguluyor: “Eskiden bir siyasetçi sert bir açıklama yaptığında, ‘Bunu mutlaka haber yapmalıyız’ diye düşünürdüm. Ama zamanla bunların her zaman söyledikleri, tekrar ettikleri şeyler olduğunu gördüm. ‘Bu açıklamanın ardından bir adım atılır’ diye düşündüğümüz şeyleri haberleştiriyoruz daha çok.”

Çeviride duygu kaybı: Nichtssagend

Kelimelerin taşıdığı bagajı yabancı okuyucuya aktarmak kolay değil. Bazen bizim için derin anlamlar barındıran bir ifade, farklı kültürden biri için hiçbir şey ifade etmiyor. Say “Almanca’da tam da bunun için bir kelime var” diyor, “Nichtssagend, hiçbir şey anlatmıyor yani.”

Timur, “Elbette her cümlenin İngilizce bir karşılığı var. Ama çoğu zaman bizde değdiği yere değmiyor gibi hissediyorum” derken, bu durumun, mesleğini yaparken bir yetersizlik duygusuna da yol açtığını vurguluyor. “Sadece çeviri açısından değil, duygusal olarak da zor. Gazeteci olarak anlatmak istediğimiz bir hikâye var sonuçta. Ama o aktarım esnasında yaşanan duygu kaybının zorlayıcı bir kısmı var.”

Toksabay, mesleğe yeni başladığında, çevirileri gönderdiği editörlerden “Emin misin bunu söylediğinden” gibi cümleleri çok sık duyduğunu söylüyor: “Sert bir açıklamayı çevirdiğimde ‘outrageous’ (şoke edici/ölçüsüz) tepkisini kariyerimin başında daha çok duyuyordum. ‘Teypten bir daha mı dinlesen’ gibi şeyleri çok yaşadım. Tabii gençliğin de verdiği bir güvensizlik vardı. Şimdi böyle şeylerle karşılaşmıyorum. Artık ne olursa olsun biz de ülkemize çok şaşıramıyoruz ya, Türkiye’yi takip eden gazeteciler için de öyle bir şey var.”

Çevirmekte en çok zorlandığınız haber, olay, açıklama neydi?

Şafak Timur: Beni en çok zorlayanlardan biri ‘algı operasyonu’ydu. Türkiye’de çok sık kullanılan bir ifade. İktidarın retoriğinin ana parçalarından biri, özellikle bir dönem birçok şeyi bunun üzerine inşa etmişlerdi.  “Perception operation” dediğinde insanlar ne demek istediğini anlamıyor, yanlış çeviri yaptığını düşünüyor. Bir diğeri de “yerli ve milli.” Buna da “local and national” diyoruz ama Türkçe’de verdiği hissi yansıtmıyor.

Linda Say: 15 Temmuz’un hemen ardından yapılan ilk açıklamaları çevirirken çok zorlandım. Örneğin Almancada “kalkışma” kelimesinin tek başına bir anlamı yok. Sonra “darbe girişimi” denildiğinde daha iyi anlaşıldı. Bir de “Nazi” örneğinden bahsedebilirim. Bir gerginlik olduğunda kolayca Almanlar’a “Nazi kalıntıları” deniliyor. “Kalıntı” kelimesinin Almanca’da en uygun karşılığını bulmam gerekiyor. Diyelim ki yanlış çevirdim, Almanya’daki gazetelerin çoğunda o şekilde yayımlanır. “Nazi” artık çok kolay söyleniyor. Mesela Türkiye’de bir gazete manşetinde Angela Merkel’in kolunda gamalı haçla resmini koymuşlardı. İlk başta Almanya kamuoyunda gerçekten çok büyük etki yarattı. Ama tekrar ettikçe, “yine mi” demeye başladı insanlar. Haber değerini kaybetti, retorik haline geldi.

Ece Toksabay: 17-25 Aralık tapeleri çok zorlu bir süreçti. Kasetlerin doğruluğu teyit edilmemiş olsa da bir fırtına kopuyor ve yabancı okuyucunun da bunu anlamaya ihtiyacı var. Haber çok hızlı akıyor. Tapelerin kelimesi kelimesine çevrilmesi gerekiyor ama çok zor. Mesela “sıfırlama” ifadesi geçiyor ama öznesi yok. Konuşan kişi neden bahsettiğinden, bunu açıkça söylemediği sürece emin olamayız. “Böyle olduğu düşünülen” gibi şeyler yazmak zorundayız. Bir şeyleri yanlış anlama ihtimali de, yanlış anlatma ihtimali de var. Hepsini anlatmak imkânsız ama bir şeylerin çalkalandığını da anlatmak zorundasın.

Neşe İdil: Bizim siyasetçilerin hep kullandığı “alçak,” “namussuz,” “şerefsiz” ve “namert” gibi ifadelerin aslında o tarafta bir karşılığı yok. Bunun dışında olayların arka planını anlatmak da çok zor olabiliyor. Bizim gündemimizde “Yeliz” diye bir karakterimiz var mesela. “Yeliz” diye bahsedilen milletvekiliyle ilgili “Babasının ismini tarihi çeşmeye yazdırdı” diye bir haber vardı. Yeliz kim? Neden babasının adını tarihi çeşmeye yazdırıyor? Bu neden haber oluyor? Şimdi tüm bunları nasıl açıklayacaksın? Bir diğer örnek, (dönemin Dışişleri Bakanı) Mevlüt Çavuşoğlu’nun Hollanda’ya yönelik “Sen ne lalesisin bilmiyorum ama” çıkışı vardı. Ne diyeceksin ki? Lale göndermesini açıklamaya kalksan ayrı dert. Ayıp yani.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR: DUVAR ENGLİSH GENEL YAYIN  YÖNETMENİ CANSU ÇAMLIBEL ANLATIYOR: HEM ANNE HEM GAZETECİ OLMAK

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – YABANCI GAZETECİLER ANLATIYOR: TÜRKİYE’DE HABER YAPMAK ZORLAŞTI

Çiçek Tahaoğlu

Strasbourg Üniversitesi sosyoloji bölümünden mezun oldu. 2009’dan 2011’e kadar AFP’de "fixer" ve çevirmen olarak çalıştı. Açık Radyo’da Cadı Postası programını yaptı. 2015 Müşerref Hekimoğlu Başarı Ödülü'nü aldı. 2011-2018’de bianet’te kadın ve LGBTİ haberleri editörü olarak çalıştı. Gazeteci Elif Akgül’le birlikte bianet’in Toplumsal Cinsiyet Odaklı Habercilik El Kitabı’nı yazdı. 2018’den beri serbest gazeteci olarak çalışıyor.

Journo E-Bülten