Söyleşi

Emmy ödüllü Türk gazeteciden uyarı: Belgeselcilikte ‘fark yaratırken’ dikkat edin

Gazeteci Engin Baş, 2017'deki ödül töreninde, ABC ekibiyle beraber kazandığı Emmy ödülü ile.
Emmy Ödülleri’nde 2020 adayları geçen hafta belli oldu. Televizyonculuğun bu en büyük ödülünü 2017’de kazanan gazeteci Engin Baş ile belgesel haberciliğini konuştuk. ABC News ekibinin prodüktörlerinden biri olarak aylarca emek verdiği “Steps Into a High Calm” belgeselinin yapım sürecini anlatan Baş, gazetecilik etiğine bağlı kalmak uğruna “vicdanen sıkıntı” yaşadığını söyledi.
Türkiye’de birçok insanın “hakikat arayışından çok, şöhret için gazetecilik yapmasını” eleştiren Baş’ın özellikle genç habercilere bir de uyarısı var: “Belgesel konusunda gerçekçilik çok önemlidir. Maalesef belgesel çekiminde farklılaştırma gibi vahim bir yanlışa sıkça düşülüyor… Asıl yapılması gereken şey, genel bir meseleye parmak basmak.”

Hilel ailesi, Suriye’deki savaştan kaçtıktan yaklaşık iki yıl sonra, Almanya’nın kuzeyinde yeni bir hayata başlar.

2016 yazında ABD’nin ABC kanalında yayımlanan “Steps Into a High Calm” belgeseli, Suriyeli ailenin yeni hayatını ve Almanya yolunda yaşadıklarını konu alıyordu.

Bu belgesel, 2017’de “Haber Yayını İçin Sıra Dışı Film” kategorisinde Emmy Ödülü’ne layık görüldü. Steps Into a High Calm’ın prodüktörlerinden Engin Baş, bu belgeselle ve habercilikle ilgili sorularımızı yanıtladı.

Habercilik ve belgeselcilik ayrı alanlar mı? 
Ben belgeselciliği gazetecilik alanının dışında görmüyorum. Haberciliğin başka bir dalıdır bana göre. İşin özü haberdir. Yani haberin nasıl verildiği çok önemlidir. Gerek belgesel olsun, gerek başka bir şey olsun, eğer işin özünde haber varsa, ben bunu habercilikten ayıramam. Dolayısıyla, belgeselciliği kategorik olarak habercilikten ayrı tutmuyorum. Bu ilk değildi aslında. Bunun gibi bir sürü iş yaptım. Çekmiş olduğum onlarca belgesel haber vardı. Bu belgesel, öbürlerinden çok daha farklıydı. Birincisi, çok zamanımı aldı…

Ne kadar zaman aldı?
Parça parça çektik, ama çok zamanımızı aldı. Ben mesela aileyi Şanlıurfa’daki Şah Süleyman Kampı’nda tanıdım. Bu süreç bir yıldan fazla sürdü. Daha sonraki gelişmeler; yani Almanya’nın sınırı açması, bizim bir aile takip etme isteğimiz, kendimizi İzmir’de bulmamız, söz konusu ailenin de Almanya’ya gideceğini öğrenmemiz, çocuklu olmaları vs. derken kendimizi bu işin içinde bulduk. Özellikle çocuklu olmaları, bizim onları tercih etmemizi sağladı. Zira, bir insanlık dramını vurgulamak için önemliydi.

Sekiz ay Midilli’de mültecileri çekerek geçti

Belgeselin çekimlerinin yoğun olarak gerçekleştiği 2015 yılında İzmir ile Yunanistan’ın Lesvos (Midilli) Adası arasında mekik dokuyordum. O sıralar ya gelen mültecileri, ya da giden mültecileri çekiyordum. Sekiz ayım böyle geçti. Onun dışında Gaziantep ve Şanlıurfa gibi Suriye sınırındaki şehirlere gidiyordum. Oralarda göç yollarına düşen çok çocuklu binlerce, on binlerce aile görüyordum. Bunların hikâyelerini anlatmak gerektiğini düşündüm. Ayrıca belgesel konusunda gerçekçilik çok önemlidir. Maalesef belgesel çekiminde farklılaştırma gibi vahim bir yanlışa sıkça düşülüyor. Daha çok ilgi çekme ve izlenme amacıyla, farklı bir konu alıp onu genellemeye gidiliyor. Hâlbuki tam tersine; genelde farklı bir durum varsa o vurgulanmalıdır, gazeteci onu yansıtmalıdır. Bu düşünceyle işe koyulduk.

‘Sonrasında ne yapıyorlar’ sorusu, haber dizisini belgesele dönüştürdü

Biz o aileyi haber olarak çektik o sıralarda. Sonra şöyle bir şey düşündük: “Madem sınırda bir mülteci akını var ve uzun bir süre de devam edecek gibi duruyor, odağımıza bu aileyi alalım, her gün nereye vardılar, ne yaptılar onu çekelim.” 19 gün sürdü ailenin gelmesi. O dönem mülteci göçü çok organize değildi, bir sürü zorluk çıkıyordu. Macaristan’da birkaç gün hapis yatmalarından tutun da kadının düşük yapmasına kadar kötü şeyler yaşadılar o dönemde. Ben bu hikâyenin Türkiye tarafını çektim aslında. Türkiye kısmında bulundum. Ailenin Türkiye’den Yunanistan’a, sonrasında Makedonya sınırından geçişlerini çektik ekip olarak. Ancak böyle yüzlerce haber yaptıktan sonra, New York’tan Evan [Simon] isimli bir arkadaşım beni arayıp “Bu insanları haberleştiriyoruz ama sonrasında bunlar ne yapıyorlar” diye sordu.

Belgeselcinin, belgesel yapması için bir derdi olmalı

Güzel ve orijinal bir fikir. Evet, aileyle iletişimimiz var, ama bu insanlar ne yapıyorlar? Devamını çekmeye karar verdik. Bunun için Almanya’ya gittik. Aileyi Almanya’nın kuzeyinde bulduk. Tekrar çekime başladık. Belgesel onun üzerine kuruldu. Ortada böyle bir dert vardı. Zaten belgeselcinin de belgesel yapması için bir derdi olmalı. Bu dert de bizim için o günlerde mültecilerdi. Gerçi bugünlerde de dert, ama o günün koşulları daha farklıydı. Almanya’ya yoğun bir göç dalgası vardı. Onun dışında, benim açımdan da ilginç oldu. 60’lı yıllarda Almanya’ya giden pek çok Türk vardı. Onların karşılaştıkları zorluklardan farklı olarak nelerle karşılaştıklarını görme şansım olacaktı. Almanya’da da çekimlere devam ettik. Ancak çekimler bittikten sonra montaj biraz uzun sürdü.

Emmy’de dört adaylığım vardı, biri ödül aldı

Montaj New York’ta yapıldı. Ben montaj kısmına fazla dâhil olmadım. Prodüktör olduğum için en son hâli bana gönderildi ve fikrim soruldu. “Ne yapalım, nereleri düzeltelim” diye sordular bana. Arkadaşlarıma cevaben “Bu belgesel ödül alır” dedim. Çünkü yönetmen çok farklı bir gözle çekmişti belgeseli. Zaten daha önce Holywood’da da çalışmış olan tecrübeli bir yönetmendi. İzler izlemez belgeseli beğendiğimi ifade etmek, yönetmeni morallendirmek için “Ödül alır” dedim. Ama tek neden bu değildi. Belgeselin ödül alacağına gerçekten inanıyordum. Tabii ben Emmy’ye sadece bu belgeselle değil, başka işlerimle de katıldım. Hatay’da uzun süre çalışmış ve daha sonra Suriye’de IŞİD tarafından infaz edilmiş Amerikalı bir kızın hikâyesini çektim bir de. Benim Emmy’de dört adaylığım vardı, ancak bir tanesi ödül aldı. O yüzden bu biraz daha öne çıktı diyebilirim.

Siz bütün bu süreçte ailenin yanındaydınız. Şanlıurfa’dan Makedonya’ya gidene kadar aileyle beraberdiniz ve bu oldukça uzun bir zamanı kapsıyor. Bu süreçte aileden “Bizi niye çekiyorsunuz”, “Amacınız nedir” gibi tepkilerle karşılaştınız mı?
Sahada bu tarz işler yaparken sık karşılaştığımız sorulardan birisidir bu. Aslında bu, yöreye göre değişen bir durumdur. Örneğin çocuk ve mevsimlik işçilerle ilgili bir belgesel çekimi sırasında Doğu Karadeniz bölgesinde bazı zorluklarla karşılaştık. Neredeyse gittiğimiz her yerde, elimizde kamera olması nedeniyle gözaltına alındık. İzinlerimizin olması da fayda etmiyordu. Zira, halkın şikâyetleri vardı ve bize daima kuşkuyla bakıyorlardı. Ama bu aile bizi tanıyordu.

Kafana göre gidip çekemezsin

Zaten belgesel haberciliği yaparken o insanlarla daha önceden irtibatlı olman lazım, izin almış olman lazım ve bunun gibi bir sürü etkenin bir araya gelmesi lazım. Kafana göre gidip çekemezsin yani. Çünkü, biz günde 6-7 saat çekim yapıyoruz. 6-7 saat çekim yaptığın bir aileye “Tesadüfen çekiyoruz” diyemezsin. Bu çekimler uzun sürer, çünkü ailenin doğal hâlini  yakalamak önemlidir. Zira kamerayı gören insanların kimyası değişir. Hâlbuki bizim işimiz, onları en doğal ve gerçekçi hâlleriyle yakalamaktır. O yüzden kameranın görünmez olacağı bir süreç vardır ve uzun sürer. Bu kadar uzun süreli bir çaba tesadüfen olmaz. Benim avantajım, aileyle önceden tanışıklığımın olmasıydı. O yüzden de aileye durumu anlattık, rica ettik. Onlar da bizi tanıdıkları ve sanırım bizi de sevdikleri için kabul ettiler.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – SOKAK FOTOĞRAFÇILIĞINDA İZİN ALMA MESELESİ

Suriye’de mi tanıştınız aileyle?
Hayır, sınırda tanıştık. Şah Süleyman Kampı’nda. Aslında kampın dışında diyebilirim. Orası tartışmalı bir kamptır aslına bakarsan. Birkaç kez kampın komutanı tarafından kibarca kovulduğumuzu hatırlıyorum. Zira tehlikeli bir yerdi. O dönem IŞİD’in çok güçlü olduğu bir dönemdi. “Burada ne olacağı belli olmaz, dışarıda da beklemeyin” diyerek bizi oradan göndermişti.

Ege ve Karadeniz’de çekim yapmak daha zor

Kampta IŞİD militanlarının varlıklarından mı şüpheleniliyordu?
Hayır, öyle bir şey değil bu. Kampta birisinin gelip seni bıçaklama, sana zarar verme tehlikesi vardı. Kampın komutanı o yüzden sorumluluk almak istemedi. O nedenle zaman zaman kibarca derdest edildiğimiz oldu. Aileyle böyle bir ortamda tanıştım. Onların gidişlerini çekeceğimden bahsettiğimde seve seve “olur” dediler. Ama bu tek değil tabii. O dönem buna benzer 50-60 tane belgesel haber çektim. Türkiye’nin farklı bölgelerinde “Kimsin sen, amacın nedir” gibi sorularla daha çok karşılaştım, ama bu Suriyeliler’de daha azdı. Zira, misafirperver bir insan grubuydular ve dertleri vardı, dertlerini anlatmak istiyorlardı. Fakat Türkiye’de bazı yerlerde çok zordur bu işler. Örneğin Ege’nin bazı yerlerinde veya Karadeniz’de çok zor oluyor, “Çekme kardeşim” deyip seni engellemeye çalışanlar oluyor. Ama Suriyelilerle böyle bir sorunu hiç yaşamadık.

Aileye yardım edemedik, habercilik etiğiyle çelişiyordu

Aileyi önceden tanıdığım için çok zorluk yaşamadım. Ama aileyle bir konuda sorun yaşadım. O da şu oldu: Evrensel çapta bir belgesel çekerken etik değerler çok önemlidir. Zira haberler sıkı bir kontrolden geçerek çıkar.  O yüzden de aileye bu süreçte hiç yardım edemedik. Çünkü haber etiğiyle çelişiyordu. Haberi çeken kişi, haber konusu kişilere maddi veya manevi hiçbir yardımda bulunamaz. Bu durum bizi oldukça zorladı. Durumları çok zordu. Çeşme sahilinde dört gün kaldılar. Ben o süreçte ailenin kaçakçılar tarafından dolandırıldıklarını sandım, hâlbuki bekletiliyorlarmış. Açıkçası vicdanen sıkıntı yaşıyorduk. Aile bana bu yüzden sitem ediyordu zaman zaman. “O kadar merkeze gidip geliyorsun, niye yardım etmiyorsun” şeklindeki yakınmalarıyla karşılaşıyordum. Buna rağmen etik değerlere bağlı kalma adına bir yardımda bulunmadık. Her seferinde aileye durumumuzu anlatmak zorunda kaldık. Onun dışında hiçbir sorun yaşamadık aileyle.

Ekibe nasıl dâhil oldunuz?
Biz zaten ekiptik. Aslında biz bu aileyi bir muhabirle takip ettik. Benim de iyi bir arkadaşım olan Molly Hunter ile… Molly, gittiğimiz her yerde bu aileyle röportaj yapıyordu, her yerde sesli anons geçiyordu. Ama belgeselde bu sesli anonsların hiçbiri yoktu. Çünkü yönetmenin getirdiği farklı bir bakış açısı vardı orada. Onun dışında, ekibin çekirdeğinde ben de vardım zaten. İşin başlangıcında “Elimizin altında böyle bir aile var, güzel de haber olmuştu. Bunları Almanya’da çekmiştik” düşüncesi ortaya çıktığı vakit, akla gelen ilk isim ben oldum. Suriyeli çevirmenim Firas da benimle birlikte ekibe katıldı. Molly zaten takibi yapıyordu. Evan, Molly ve benim de düşünsel olarak bazı katkılarımız ve önerilerimiz oldu. Aslında süreç kendiliğinden gelişti. Kendi aramızdaki fikir fırtınasının sonucunda ortaya çıkan bir durum söz konusuydu. Tabii, ilk zamanlar Emmy’ye aday olacağımızı, ödül kazanacağımızı falan hiç düşünmüyorduk.

Hakikat arayışından çok, şöhret amacıyla gazetecilik yapanlar var

Belgeselde röportajları ve ses anonslarını Molly yapmıştı. Hâlbuki belgeselde ne muhabir var, ne voice over (görüntü üzerine sesli okuma)… Molly’nin çok emeği geçti. Ülkemizde bir hakikat arayışından çok, şöhret ve popülarite amacıyla gazetecilik yapan bir sürü meslektaşımız var ne yazık ki. Bu türden hassas konuları manipüle etmekten de hiç çekinmiyorlar. Oysa Molly, bu belgeselde kendisini tamamen görünmez kılarak, tabiri caizse sıfıra indirerek inanılmaz bir etik anlayışı pratiğe döktü ve bir anlamda ders vermiş oldu. O da benim için çok önemli. Burada [Türkiye’de] çalışan arkadaşlar, bazı şeyleri çok abartıyorlar. Oysa haberciliğin özü haberdir. Molly de bunu yaptı. Kendisini görünmez kılarken haberi görünür kıldı. Bu yüzden Molly’nin çok önemli bir iş yaptığını düşünüyorum. Molly’nin yaptığı işin önemini çok sonraları kavrayabildim. Bunda Molly’nin mütevazı tavırlarının da etkisi oldu tabii.

Bir belgeselci olarak Türkiye’de belgeselciliğin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Türkiye’de maalesef belgeselciliğin önünde bazı engeller var. Bunlardan birisi, devletin bir belgesel kanalının olması. Devlet televizyonuna belgesel çekmek çok tartışmalı bir konu. Bağımsız belgeselcilerden çok, bunu ticari bir alan olarak düşünenlerin rağbet ettiği bir alan haline geldi belgeselcilik. Ama bağımsız belgeselciler için alan çok dar. Bir de ana akım medyanın sürekli aynı mecradan akması ve eskisi gibi dış alımlara açık olmayışı bu alanı daha da kısıtlıyor.

Türkiye belgeselcilik için bir maden, ama bürokrasi yıldırıyor

Bunların dışında, Türkiye’de belgesel çekilirken bürokratik engellerle sıkça karşılaşıyorsunuz. Ben yurtdışında da çok belgesel çektim. Örneğin Yunanistan’da, üstelik pandemi döneminde Akropolis’i çekerken izin almamız sadece bir gün sürdü. Ama Türkiye’de işler böyle yürümüyor. Öyle bir mekanizma var ki sizi yıldırıyor. Bu durum Türkiye’nin olumlu anlamda propagandasının yapılacağı çalışmalarda bile var olan bir durum. Size daima şüpheyle bakıyorlar. Oysa Türkiye, belgeselcilik alanı için bir maden. Ama önünde büyük engeller var. Bu engeller kalktığı anda Türkiye’de üretilen belgesel sayısı, dünyadaki toplam belgesel sayısını yakalar.

Öyle bir mozaik durumu var ki Türkiye’de, birçok konuyu farklı açılardan anlatabilirsin. Hatta yabancı kurumların da üssü olabiliriz. Ama biz bunu kullanmıyoruz. Gerek politik, gerek bürokratik gelenek nedeniyle böyle olumsuz bir durum söz konusu. Ama her şeye rağmen çok iyi belgeselci arkadaşlarımız da var. Gerek gazetecilikten, gerek film endüstrisinden gelen… Film endüstrisi benim alanım olmadığı için o alana dair bir yorum yapmayı doğru bulmuyorum. Ama haber belgeseli olarak yapılabilecek pek çok şey var. Elimizde dünyayı besleyebilecek çokça fırsat var. Ama bir sürü bürokratik engelle karşılaştığımız için bunu değerlendiremiyoruz. Gereksiz zaman kaybediyoruz. Tabii, bu durumda karşı taraf, yani yapımcı beklemiyor, beklemek istemiyor. Böylece iş yapamaz hâle geliyorsun. Tabii, burada başka etkenler de söz konusu. Türkiye’de bir klik var…

‘Türkiye yanlısı ya da karşıtı olmak zorundasın’ fikri dayatılıyor

Belgeselcilik alanında mı?
Haber belgeselciliği alanında. “Türkiye yanlısı ya da Türkiye karşıtı olmak zorundasın” gibi bir fikri dayatıyorlar. Hâlbuki haber belgeselciliği böyle bir şey değil. Olanı yansıtmak durumundasın. Ayrıca, Türkiye’de “Bir farklılık arayıp onu genelleyelim” gibi bir düşünce var. Özellikle, haber belgeselciliğine yeni başlayan genç gazeteci arkadaşlarda bunu çok görüyorum. Bir farklılık arayıp genel görüntü öyleymiş gibi genelliyorlar. Ama asıl yapılması gereken şey, genel bir meseleye parmak basmak. Tabii marjinal bir konu da olabilir ama…

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – KARŞIT GÖRÜŞ: 140JOURNOS BELGESELCİLİĞİ

Yani meseleye bütün yönleriyle bakmak gerekiyor.
Marjinal bir konuya da parmak basabilirsin, ama bunu genel bir sorun gibi vermek yanlış. Gazeteci arkadaşlardan bazılarını görüyorum, salt sosyal medyada ünlü olmak, takipçilerini çoğaltmak veya ilgi odağı olmak için böyle şeyler yapıyorlar. Bu maalesef bizi zehirledi. Tabii bütün gazeteciler için böyle bir ifade kullanmıyorum, ama bu şekilde hareket eden gazeteciler var. Fakat bu koşullarda bile güzel işler yapılabilir.

Genç gazeteciler çok yönlü olmaya çalışsın

Mesleğe yeni başlayan gazeteciler için veya gelecekteki meslektaşlarınız için tavsiye niteliğinde başka neler söylemek istersiniz? 
Olabildikleri kadar çok yönlü olmaya çalışsınlar. “Ben gazeteci olacağım” veya “Ben belgeselci olacağım” diye yola çıkarsan, elbet olursun. Ama başka kanalları bilmek de insana inanılmaz katkılar sağlıyor. Hem zihnen, hem mesleksel olarak.

Mesela benim hayatta yaptığım bütün işler birbiriyle bağlantılıdır, ama herkes tesadüf gibi görüyor. Örneğin ben Yunan Dili okurken gazeteciliğe geçtim. Atina’ya gidip Stelyo Berberakis‘le görüştüm ve “Ben senin gibi olmak istiyorum” dedim. Sonra o da sağ olsun bana çok yardımcı oldu. Ama çoğu insan “Yunan Dili okuyordu da tesadüfen gazeteci oldu” diye baktı meseleye. Öyle değil hâlbuki. Yunanca bilmek Ege’de bana pek çok kapı açtı. Yunanca bilmek, Yunan meslektaşlarımla fikir alışverişlerimde bana müthiş yardımcı oldu.

Kamerayı öğrendim ve o da bana bir kapı açtı

Bu tabii işin bir boyutu. Onun dışında sporu seven bir insanım. ESPN ile spor belgeselleri de çektim. ESPN ile çektiğimiz Suriye Milli Takımı belgeseli de ödül aldı üstelik. Birkaç yıl önce kamera bana çok yabancı bir nesneydi. Şimdi ise kamerayı öğrendim ve o da bana bir kapı açtı. Olabildiğince farklı alanları öğrenmeye çalıştım ama benim asıl alanım habercilik tabi. 20 yılı aşkın bir süredir habercilik yapıyorum. Habercilikten aldığım perspektif bana çok şey kattı. O yüzden, bu insanlar habercilik istiyorlarsa habercilik yapsınlar elbette, ama kendilerini tek bir alanla sınırlandırmasınlar. İnsan bilmediği şeyin haberini de, belgeselini de yapmamalı. Yabancı olduğu konunun belgeselini çekmemeli. Türkiye’de bazı kurumlar var, genç arkadaşlarımıza günübirlik iş yaptırıyorlar. En son Edirne’ye Suriyeli mülteciler yığıldığında, sınır kapısına genç muhabirleri yollamışlardı ve oraya gidenler kendilerini adeta birer Suriye uzmanı addediyorlardı.

İdlib saldırısından sonraki mülteci akınını mı diyorsunuz?
Evet, onu diyorum. Ben orada iki hafta kaldım diye söylemiyorum bunu. Zira ben orada daha önce de sık sık bulundum. 2013’ün başlarından beri Suriye üzerine çalışan bir gazeteci olarak sınıra gittim ve çok da zorlanmadım sınırı geçen insanları bulmakta. Ama öyle gazeteciler vardı ki, adeta birer Suriye uzmanı. Fakat altını biraz kazıyınca ne kadar boş olduklarını görebiliyorsun. Konuya dair bilgisizlikleri de yaptığı haberi etkiliyor. Bu da yapılan işleri tartışmalı hâle getiriyor. O yüzden bu alanda uzman ve bilgili insanların varlığını çok önemsiyorum.

Her alanda bilgili, çalışacağınız konuda ise uzman olmalısınız

Mesela bana Almanya’daki gurbetçilerle ilgili de öneriler geldi zaman zaman, ama reddettim. Bilmediğimden değil, bilgilerimin yüzeysel olmasından. Yoksa Berlin’e gittiğimde hepsini görüyorum. Ama yeterli mi? Değil. İyi bilen birisinin yapması gerekiyor. Bazen bir dış gözün varlığı önemli elbette. Ama her konuda değil. Özellikle böyle önemli konularda. Edirne’de de böyle bir durum ortaya çıktı. Bunu şunun için söylüyorum: Her konuda böyle sıkıntılı bir durum var. Onun için diyorum, genç arkadaşlar her alanda bilgili olmaya, çalışacakları konuda da uzman olmaya baksınlar. Sadece bu da yetmez ama. Belgesel çekecek insanın bir derdinin olması lazım. Mesela ben Yunancayı tesadüfen öğrenmedim. Rumlarla ilgili bir sürü kitap okudum, 6-7 Eylül Olayları’nı araştırdım. Rum Cemaati ile irtibatım oldu. Anladım ki gerçekler bize öğretilenlerden farklıymış. Bütün bunların üzerine Yunancayı öğrendim. Günümüzde ise internetten iki tane link açıp bakınca bir şeyler öğrendiğini düşünen insanlar var. Bu hiçbir şekilde yeterli değil.

İşin kolayına kaçıldığını mı düşünüyorsunuz?
İnsan psikolojisinde tehlikeli bir durum var. O da insanın bir şeyler okuyup kendini yeterli hissetmesi, bilgiye doyduğunu ve o konuda öğrenmesi gereken her şeyi öğrendiği düşüncesi. Hâlbuki bu doğru bir şey değil. Bilgi böyle bir şey değil yani.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR – COŞKUN ARAL: ‘ÖNCE MUHABİR OLMAN LAZIM’

 

Umut Ergüven

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nde 2012-2017 yılları arasında öğrenim gördü. Cumhuriyet gazetesi, Etkin Haber Ajansı ve yerel Taka gazetesinde muhabir olarak çalıştı.

Journo E-Bülten