Görüş

Hediye dolma kalemi almalı mı, almamalı mı? Kenan Başaran yazdı

Fotoğraf: Art Lasovsky
1990’larda “Gazeteciler kendilerine çeşitli kurumların gönderdikleri dolma kalemleri almalı mı, almamalı mı” diye etik tartışmalar yapan gazeteciler, bugünlere nasıl geldi?

Özal’lı yıllar ve ona paralel sendikasızlaşma süreci, gazeteciliği “Dördüncü Kuvvet” olmaktan hızla uzaklaştırdı. 80’lerde  Güneş gazetesinin başındayken öğlen yemeğinde ıstakoz yemek için uçakla İzmir’e gidip gelen ve ayrıca jaguarıyla nam salan Güneri Civaoğlu efsanesi, 90’larda piramidin sivri tarafı için olağanlaştı. Plazalaşan medyada Civaoğlu lüksü, ucuz bile kaçıyordu. Buna mukabil, “sendikayı satmak” için alınan zamlar ve primler, yıllar geçtikçe yapılmayan veya düşük tutulan yıllık artışlara yenilince, piramidin geniş tabanında bir çok gazeteci geçim derdine düştü.

Gazeteciliği ticari uğraşları için bir koz olarak kullanan yeni sahiplik, beraberinde editoryal bağımsızlığı da zayıflattı. Özellikle merkez medyada işe başlayacak bir gazetecinin, hangi kademede olursa olsun, patronunun uğraş ve çıkar alanlarını iyi ezberlemesi, hâliyle yazacağı çizeceği işlerde ayağa basmaması gerekirdi. Ha, unvanlarını da karıştırmaması gerekir. Öyle korkutucu unvanlardır ki yazarken bile ezilirsiniz!

Tek parti iktidarında gazetecilik refleksleri yitirildi

90’ların koalisyonlu siyaset yapısından da faydalanarak gücünün zirvesine çıkan medyanın büyük kesimi, son 18 yıllık tek parti iktidarında tüm reflekslerini yitirdi. Oluşan yeni atmosferde muhalif medya da dilini diyanetini değiştirmek zorunda kaldı. Merkez medya çökerken sağında ve solunda ise “cephesel” bir medya dili oluştu.

Merkez medya hızla mesleki bir yozlaşmanın içine girdi. 90’ların sonunda Çağdaş Gazeteciler Derneği’nde “Gazeteciler kendilerine çeşitli kurumların gönderdikleri dolma kalemleri almalı mı, almamalı mı” diye tartışırdık. Milenyumdaysa gazete binalarından götürdükleri hediyeleri araçlarının bagajlarına sığdıramayanlara tanıklık ettim… Son on yıldaysa bolluk devri sona erdi. Elbette alttakiler için daha da vahim şekilde…

Birçok gazeteci ikinci bir işe muhtaç kaldı

İstisnalar hariç, bugün birçok muhabir ve editör için seyahatler haber değil, harcırah heyacanı taşıyor. Zira oradan yapacakları tasarruf, bir gediklerini kapatıyor. Tabii nerede o eski harcırahlar! İnsan kaynakları, üç kuruşluk otellerde iki kişiye tek oda ödemesi yapıyor. Gazetenin de televizyonun da ‘yıldızlar’ı hariç, alt kadrolarda çalışanların çoğu ikinci bir iş kovalar hâle geldi.

Sebebi ne olursa olsun, medyada “temas ve mesafe” ilkesi tedavülden kalktı. Hele ki entelektüel seviyeleri de pek kayda değer bulunmayan spor servislerinde… Bir anket yapılsa yüzde 80’i meslek ilkelerinden bihaber çıkar. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi’nin kapağını açmayan yüzlerce gazeteci var. Zaten bir haber tartışma konusu olduğunda spor gazetecisi kendisini mesleki ilkelerle kontrol edip savunmaz. Bunun yerine başkalarının da yaptığı hataları delil olarak gösterir.

Demeç gazeteciliği ve dijital platformlara ‘ekstra’ iş

“On  the record” da, “off the record” da birbirine karıştı. Görüşmeler kayıt altına alınmıyor. Belgeli haber sayısı yok denecek kadar az. İş ağırlıkla, ‘demeç gazeteciliği’ne dönüşmüş durumda. “Deniyor,” “söyleniyor,” “belirtiliyor,” “konuşuluyor,” “iddia ediliyor” ifadeleriyle “haber” yazılıyor. 5N1K’nın pek uğramadığı spor servislerinde karşıt görüşün esamesi okunmuyor, “kaynak” da şu anlama geliyor: “Yakın çevre…” Editörler 5N1K kriterini uygulayacak olsa hiçbir gazete ertesi güne çıkmaz, televizyonlar da haber bültenlerini kaldırmak zorunda kalır.

Sosyal medya da spor gazeteciliğini ağırlıkla olumsuz olmak üzere, biçimsel olarak değiştirdi. Devlet kanalı TRT’nin çalışanları bile kurum dışında dijital platformlarda iş yapıyor. Sorun şu ki, gazeteciler bordrolu oldukları kurumdan önce el sıkıştıkları dijital platformlara önceliği verir hale geldi. Örneğin bir basın toplantısında haberi yazıp kendi kurumundan önce işbirliği içinde oldukları dijital platformlara gönderiyorlar, anında. Ben bu yüzden not almayı bırakmıştım. Arkadaşların tweet’leri sağ olsun!

Amigo muhabirler ve özdenetim eksikliği

Gazeteciler kendi sosyal mecralarını, daha bir “taraftar” gibi kullanıyor. Bu “samimi” ortamda haber ve yorum birbirine karışıyor. Öyle zamanlar oluyor ki kulüp yöneticisinden daha bir yönetici davranışı sergileniyor. Hakikatin savunuculuğundan ziyade, takip edilen kulübün hakikatinin savunuculuğu önceleniyor. Rakip kulüp yöneticilerinden önce muhabirlerin birbirine girdiklerini hemen her hafta görüyoruz.

Bu noktada hiçbir gazetecilik örgütü topa girip, denetleyici olmuyor. Eskiden bir Basın Konseyi, gazetecilik ilkelerini çiğneyenleri kınardı mesela… Şimdi o da yok. Varsa da kimsenin haberi yok. Gazeteciler sosyal medyayı gelecek açısından bağlı bulundukları kurumlardan daha fazla önemsiyor. Çoğu yüzbinlerce takipçiye ulaşmak için didinip duruyor. Bu yüzden de gazetecilik profili giderek silikleşiyor ve yerine “kulüp gazetecisi” kimliği belirginleşiyor.

Müdürler bile kurumuna haber atlatıyor

Yeni gelir yaratarak kendisini zam konusunda sıkıştırmayacak bir çalışan patronu da memnun ediyor ki pek karışmıyor ne yapıp ettiğine. Böylesi daha kârlı! Kaldı ki kaç patronun “haber derdi” kaldı. Zaten muhabiri geçtim, müdür pozisyonundakiler dahi televizyon ve dijital kanallarda “transfer bombası patlatıyor.” Ve patron ona da “Yahu senin maaşını ben veriyorum, sen bu haberi neden yönettiğin yayın organımda vermiyorsun da başka bir mecraya veriyorsun” demiyor.

Yeniden ‘temas ve mesafe’ye dönersek, aslında bu kuralı ilk çiğneyenler de bizzat spor müdürlerü oldu. Kulüp başkan ve yöneticileriyle kendileri doğrudan temasa geçerek, muhabirleri devre dışı bırakıp bir nevi “yancılık” yaptılar. Muhabirinden müdürüne kadar, mesafe ve temasın yitirilmesiyle çarpık bir ilişki doğdu: Medya kuruluşu mu kulüpleri takip etmesi için gazeteci çalıştırıyor; yoksa kulüpler mi medyada muhabir istihdam ediyor, bu belirsizleşmiş durumda.

Medya artık ‘ağırlayan’ taraf değil

Eskiden kulüp başkanları, çalıştırıcı veya sporcular medya kuruluşlarını ziyaret ederdi, haberlerinin çıkması için. Bugün artık “ağırlayan” taraf medya değil. ‘Davet’lerde “çok samimi” görüşmeler yapılır ve kendilerine verilen “bilgi” çok fazla kurcalanmadan manşetlere taşınır.
‘İyi ilişkiler’in zedelenmemesi lazım. Velev ki bir nedenle bozuldu. İşte o vakit bir nebze gazetecilik örnekleri görülür. Ne var ki kısa süre sonra “taraflar” barışır.

Spor gazetecileri artık kendilerini ayrı bir yerde konumlandırmıyor. Aksine “Hepimiz aynı gemideyiz” diyerek, kendilerini spor kurum ve kuruluşlarının paydaşı olarak görüyor. Hep birlikte ‘endüstri’yi büyütme derdindeler. Bu da ‘marka’ya halel getirecek işlerden (haber ve eleştirel yorum) kaçınmayı şart koşar. Hâl böyle olunca gazetecilik artık bir fikri mücadele değil, ‘ekmek davası’dır öncelikle!

‘Çocuğumun sütü için’ diyeni de anlamak mümkün

Gazeteciliğin ‘ekmek davası’na dönüşmesinin temel sebepleri şunlar:

1. Medya sahipliğinin fikri bir mücadeleden ziyade ticari bir kolaylaştırıcılığa dönmesi.
2. Sahipler ve yöneticileri için menfaatin gazetecilik yapmaktan ziyade yapmamaya evrilmesi.
3. Bütçelerin kısılması, haberin pahalı ve tehlikeli görülmesi.
4. Entelektüel seviyenin düşmesi, aydın davranışının terk edilmesi.
5. Örgütsüzlük, mesleki denetimsizlik…

Editoryal bağımsızlığı olmayan, ekonomik olarak ‘dışarı’ya iş yapan gazetecinin meslek etiğinden de sual etmek güçleşiyor. Her şeye rağmen mesleğini yapmak için direnenler abidedir. Ama “Çocuğumun sütü için…” diyeni de anlamak mümkün.

Yukarıdakiler ve aşağıdakiler farklı dramlara sahip

‘Yukarıdakiler’in en büyük dramı son model araca sahip olma derdiyken, ‘aşağıdakiler’in hepsinden “pür gazetecilik” beklemek hayalciliktir.

Örgütsüzleşmeyle birlikte “eylem” reflekslerini yitiren gazeteciler için artık en temel korunma aracı, susmaktır: Sıra ona gelene kadar olup bitene sessiz kalmak… Ne var ki sıra şu aralar çok hızlı geliyor…

“Ekmek kavgası” nedeniyledir ki, işten atılan arkadaşları gazete binası önünde eylem yaparken yüzde 90’ı kendilerini dışarıya göstermeyen siyah filtreli filmlerle kaplanmış plaza camlarının arkasından bakakalıyor.

O atılanlar da yıllarca kendilerinden önce atılanlara sessiz kalmanın utancını yaşadı. Onlar, yani bizler de mağdurlarla göz göze gelmemeye, kendimizi o filmli camların arkasına saklamaya çalıştık. Mesleki olarak yitirdiğimiz mesafe ve teması, ne yazık ki birbirimize koyduk. Birbirimize dokunup, mesafesizleşemedik. Ve fakat arkadaşlar, o filmlere rağmen gördük, utangaçlığınızı.

Sadece ‘artık korkmayın’ diyoruz

Oysa utanmanıza gerek yok. Çünkü yine biz biliyoruz ki örgütsüz oldukça, örgütsüz davrandıkça “açlık korkusu” onura gol atacak. Ancak şunu da bilin be çocuklar, açlık korkusu da yeniliyormuş, ona da gol atılıyormuş. Biz bunu deneyerek öğrendik.

Sizi asla kınamıyoruz. Size sadece “artık korkmayın” diyoruz. Yıllarca yan yana masalarda çalıştığımız hâlde doğru düzgün bir kahve içmediğimiz onca insanla şimdi dayanışma içindeyiz. Meğer  dayanışma çok güzelmiş, öğrendik geç de olsa.

O TOMA’ların arasından geçip gelen ve siyah demir kapının önünde bize sarılan arkadaşlarımız da çok büyük güç verdi. Ne yalan söyleyeyim, ağlamamak için kendimi zor tuttum, onlara sarılınca… Birisine harbiden sarılmayalı da epey olmuş. Bu da güzel bir duyguymuş…

Evet, bizi atan patron, aramıza acayip bir mesafe koydu, hakkımızı hukukumuzu konuşmayı bile reddetti. Yolumuz mahkemeye düştü, belli oldu. Varsın olsun, bu da gelir bu da geçer yahu… Geriye direnmenin haysiyeti kalır…

Kenan Başaran

Kenan Başaran

Marmara Üniversitesi İletşim Bilimleri Fakültesi Bilişim Bilim Dalı Yüksek Lisans Bölümü'nden mezun oldu. 1995'te Yaşam radyoda gazeteciliğe başladı. Foreks Bilgi İletişim'de çalıştıktan sonra, Referans ve Radikal gazetelerinde editör ve yazar olarak çalıştı. 2013'te Hürriyet gazetesi spor servisine geçti. Arkadan Müdahale ve Sivas-Kayseri isimli iki kitabı var. Son kitabı TSYD yılın spor kitabı ödülünü aldı. 2008'de Nezih Demirkent Ulusal Basın Ödülü'nü aldı. 2011'de TSYD Yılın Araştırmacı Gazetecilik Ödülü'nün de sahibi oldu. İstanbul'un Gelinleri radyo belgeseliyle de 2005 Sedat Simavi Ödülü'nü aldı.