Dosya

Suat Derviş: Kadınların yıldızları gönüllerince seyretme haklarını savunan gazeteci

Suat Derviş, tarihimizde derin bir iz bırakan, ancak yıllarca unutturulan bir başka gazetecilik öncüsü. Haber için Türkiye’den Avrupa’ya giden ilk kadın muhabir olan, Türkçe bir gazetedeki ilk kadın sayfasının editörlüğünü yapan, ilk basın sendikamızın kurucuları arasında yer alan ve yönettiği dergide edebiyatın o dönemdeki en ünlü isimlerini bir araya getiren Suat Derviş’i, 50. ölüm yıldönümünde anıyoruz. “Ben yazar Suat Derviş’im. Kimsenin karısı olarak yâd edilememdiyen bu cesur gazeteci-yazar, polis takibindeki gençleri evinde sakladığı için 68 yaşında gözaltına alındığında “Ne güzel, eylem içinde öleceğim” ifadesini kullanmıştı.

Gün geçtikçe çoğalan kalabalığın, şehrin merkezinden uzaklaştıkça yoksullaşan yerlerin, izbeliğin, harabelerden bozma evlerin, yankesicilerin, günü gününe karnını doyurabilen ailelerin, çocukların, ayaksız parmaksız kalan işçilerin, hastaların sesine kulak veriyor Suat Derviş.

Genç cumhuriyetin şatafatlı balolarının, yalılarıyla köşklerinin sadece birkaç sokak ötesinde çamurlaşan yolların uzandığı yoksul semtleriyle İstanbul’u ardına alarak anlatıyor. Röportajlarıyla, röportajlarından yansıyan romanlarıyla İstanbul’un yoksulluk haritasını çıkarıyor bizlere. Genç yaşlarda şöhrete kavuşmuş; okunan, takip edilen dönemin en önemli kadın yazarlarından biri. İyi bir edebiyatçı ve gazeteci; kalıplara sığmayan tavrıyla hem sevilen hem ötelenen, unutturulan bir kadın…

Ölümünün 50. yıldönümü dolayısıyla son günlerde Suat Derviş’i anlatan birçok etkinlik ve program yapılıyor. Birçoğunu takip ettiğim bu etkinliklerde katılımcıların çoğunun Suat Derviş‘in en az üç dört kitabını okumuş olması da dikkate değer. Özellikle son yıllarda İthaki yayınlarının ve Serdar Soydan’ın müthiş çabasıyla her ay yeni bir kitabı yayımlanıyor. Ve elbette Suat Derviş’i unutturmayan akademi dünyasının emekleriyle bugün, hepimiz koca bir külliyata kavuşmuş olduk. Derviş öyle çok yazmış ki her panelde başka bir eserinin müjdesini veriyor konuşmacılar… Etkinliklere her gittiğimde başka bir anısını, eserini duymak heyecan verici.

Suat Derviş 1903’te İstanbul’da tanınmış bir ailenin kızı olarak dünyaya geliyor. Asıl adı Hatice Suat Derviş. Büyük babası ilk kez Avrupa’ya giden altı öğrenciden ve Darülfünûn’un kurucularından olan kimyager Müşir Derviş Paşa. Annesiyse Abdülaziz’in mabeyincilerinden Kâmil Bey’in kızı, Hesna Hanım. Küçük yaşlarda ablası Hamiyet Hanım’la yabancı mürebbiyelerden Fransızca öğrenerek yetişmiş.

Varlıklı bir ailenin kızı olarak çocukluğu; Moda’da, Küçük Çamlıca’da geçmiş. Köşklerde, dayısının Arnavutköy yalısında “gündüzleri durup dinlenmeden elindeki küçük kovayla denizin suyunu çekip denizi boşaltmaya uğraşan” mutlu bir çocukluk hayatı olmuş. İstanbul’u, Boğaz’ı seyrederek büyümüş. ‘Boğaz’ın Çöküşü‘ne de çocuk gözleriyle tanıklık etmiş diyebiliriz.

Suat Derviş, çocukluk günlerini şöyle anlatır:

  • Doğduğum yer, İstanbul, Küçük Çamlıca’dır. Doğduğum ev; eski bir Manastır üstüne yapılmış; Boğaz’dan adalara kadar hâkim, ışıklı, çok bol ışıklı bir köşktü…Köşkün dört büyük salonu, altı büyük, dört beş küçük tavan arası odası, kileri, kahve ocağı, alt katta halayıklar ve hizmetçiler için iki oda, hamam ve çamaşırlığı vardı. Dışarıdan artık benim yetiştiğim zaman çökmeye yüz tutmuş bir salon ve üç odalı bir selamlık vardı… Bahçıvan, uşak ve aşçılara mahsus iki oda. Biri köşkün arka kapısı önünde olan harem mutfağı, diğeri uşak odası ve ahırların sırasındaki selamlık mutfağıydı… Çok seneler yaşadım. Dünyanın hiçbir yerinde burada olduğu kadar mutlu olmadım. Hiçbir köşeyi burasını sevdiğim kadar sevmedim.

1919-1920’de ablası Hamiyet Hanım’la birlikte Berlin’de Sternisches Konservatuarı’nda okur. Berlin’de müzik eğitiminin ona uygun olmadığına kanaat getirip, gizlice Edebiyat Fakültesi’ndeki Felsefe bölümüne geçiş yaparak eğitimine devam eder. Belirli aralıklarla 10 yıla yakın Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde özellikle Almanya’da bulunur. Orada da yazmaya devam eder.1932’de babasının ölümü üzerine Almanya’dan Türkiye’ye döner ve bu dönüşünü şu sözlerle anlatır:

  • Dört milyon nüfuslu bir şehirde her elde kendi romanımın ilanını görüyordum. Bu çok istediğim bir şey idi. Beni sevindirmesi lazım geliyordu. Fakat sevindirmiyordu. Hiçbir şey düşünecek hâlde değildim. Bir tek düşüncem vardı; babam!

Çocukluğundan beri yazılar yazan Suat Derviş, babasının ölümüyle yazı hayatının yönünü değiştirmiş. İstanbul’a dönüşüyle de bambaşka bir yaşamı olmuştur.

Suat Derviş’in yazı hayatı Nazım Hikmet ile başladı

Komşusu olduğu Nazım Hikmet, bir gün masanın üstünde Suat Derviş’in şiirini görür ve ondan gizlice gazeteye gönderir. Hezeyan adlı ilk şiiri 15-16 yaşlarındayken Alemdar gazetesinde yayımlanır. Böylece edebiyat dünyasına adım atmış olur. Bu olayı da şöyle anlatır: “Yazılarımı kimseye göstermezdim. Nazım, mektepte olduğum saatte bize gelmiş, masanın üstünde unuttuğum yazımı okumuş ve annemden izin alarak, onu benden gizli bastırmak için yanına almış.”

Suat Derviş, bir şiirlerle girdiği edebiyat dünyasında hızlıca şöhrete kavuşur. Henüz çocuk yaşta olsa da diğer edebiyatçılar yeteneğini hemen fark eder. Edebiyat dünyasına adım attığında Mehmet Rauf “Hassas bir ruha sahip ve olgun bir müellifin habercisi, Yusuf Ziya Ortaç ise “Türk edebiyatının göklerine doğan yeni bir yıldız” diyerek onu tanıtır.

26 Ağustos 1929 tarihli Vakit gazetesinin “Kimler Çağırıldı” üst başlığıyla duyurduğu “Edebiyatçılar kongresi perşembeye toplanıyor” haberinde onun adı da yer alır. Pek çok ismin bulunduğu Edebiyatçılar Kongresi’ne genç yaşına rağmen davet edilmesi onun dönemin otoritelerce kabul gördüğünün göstergelerinden biri.

İlk kitabı olan Kara Kitap 1921’de, henüz 16 yaşındayken yayımlanır. Ne bir Nefes (1923), Bir Buhran Gecesi (1924), Fatma’nın Günahı (1924), Gönül Gibi (1928) ve Latin harfleri ile yazdığı ilk eser olan Emine (1931) romanları onu izler. Gotik edebiyat örneği sayılabilecek, daha çok âşk konularının işlediği romanlarının yanı sıra İstanbul’un Bir Gecesi (1931), Hiç (1939), Çılgın Gibi (1934), Bir Haremağasının Hatıraları (1958), Fosforlu Cevriye (1968) ve Ankara Mahpusu (1968, ilk olarak 1957’de Paris’te Fransızca) gibi tespit edilen 30 romanı vardır.

Popüler bir edebiyatçı olmasının yanında yaptığı röportajlarla döneminin en meşhur gazetecilerindendir.

Suat Derviş muhabir olarak Montrö ve Lozan konferanslarını izledi

Suat Derviş, Uluslararası Montrö Konferansı’nı ve 1923 yılında Lozan Konferansı’nı muhabir olarak izler. Uluslararası Kadınlar Birliği’nin (International Alliance of Women – IAW) 40 ülkeden kadının katıldığı 12. kongresi, Türk Kadınlar Birliği’nin ev sahipliğinde 18-24 Nisan 1935’te İstanbul’da yapılır. Bu kongreyi de yakından izleyen Derviş; katılımcı feministlere dünya barışı, faşizm, kürtaj hakkı gibi konularda sorular yöneltir. Bu röportajların detaylarına Yaprak Zihnioğlu’nun Kadınsız İnkılap kitabından ulaşabilirsiniz.

1935-37 yıllarında ise çeşitli gazetelerde tefrika edilen röportajlarıyla Suat Derviş gazeteciliğiyle o döneme damga vurur. Yakın dostu Rasih Nuri İleri’ye göre “ilk gazetecilik günlerinden itibaren profesyonel bir yazardır ve ilk yazısını bile para alarak yazdığını” söyler.

Birçok ilke imza atan Suat Derviş‘in yayıncılığı da tıpkı romanları gibi çok katmanlıdır. 1926 yılında İkdam gazetesinde bir kadın sayfası hazırlar. İlk defa bir gazetenin kadın sayfası olmuştur böylece.

1940-41 yılları arasında yayımlanan Yeni Edebiyat dergisi Suat Derviş yönetiminde çıkar. Neriman Hikmet, Orhan Kemal, Atilla İlhan, A.Kadir, Enver Gökçe, Reşat Fuat Baraner, Hasan İzzettin Dinamo gibi yazar ve şairler bu dergi bünyesinde bir araya gelirler. Dergide Derviş’in 14 yazısı yayımlanır.

Suat Derviş’i birçok sıfatla anabiliriz. Türk romanını Batı’ya tanıtan ilk isim, Avrupa’ya gönderilen ilk kadın gazeteci, ‘Fransızca’ya tercüme edilen ilk Türk romancı, ilk toplumcu-gerçekçi yazar bu sıfatlardan sadece birkaçı…

Emine Hatip, Saadet Baraner, Hatice Hatip, Süveyda H. Sujet Doli ve yeni tespit edilen birçok imzayla eserleri Almanca, Rusça, Fransızca ve Yugoslavca dillerine çevrilmiş.

Suat Derviş: Baş eğmeyen bir kadın

Nazım Hikmet, 1920’de “Gölgesi” adlı şiirini Suat Derviş’e ithafen yazar:

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını / Bir kere eğemedim bu kadının başını. —Nazım Hikmet

Suat Derviş sonradan Nazım Hikmet’le dostluğunu; “Nazım Hikmet çocukluk arkadaşımdır. Ailecek görüştüğümüz bu büyük şair, benim Alemdar’da yazmamı sağlayarak bir kapı açmıştır. Benim için yazdığını söylediği şiir ise gurumu okşamanın ötesinde bir şey ifade etmez” diye anlatır.

“Bağımsızlığından ödün vermeyen, yok sayılmalara rağmen boylu boyunca yazarlığını gösterir ve adını anmakta imtina edenlere” ise şöyle cevap verir:

  • Bu kitabın içinde, benim bir ankete verdiğim cevaba cevap veren bazı satırlar bulunuyor ve bu satırlarda en müthiş hakaret olarak bana “bu kadın” diye hitap ediliyor. Ankette söylediğim fikirlere cevap verilmiyor da “sen kadınsın sen daha erkekleşmedin. Biz saçı uzun aklı kısa kadınların erkekleşmeden evvel büyük davalara karışamayacaklarını, onların akılsız olduğunu biliriz” diyorlar. Bunu söyleyenler, bu geri kafalı mürteciler, Türk, İstanbul Üniversitesi’nin talebelerindendir. Buna gülemiyoruz, buna ağlamak lazımdır…

Yine başka bir toplantıda “Reşat Fuat Baraner’in karısı” olarak takdim edilince de itiraz eder ve şöyle der: “Ben yazar Suat Derviş’im. Kimsenin karısı olarak yâd edilemem.”

Kendinden ödün vermeyen, başına buyruk, tavizsiz kişiliğiyle edebiyatımızın üvey evladı sayılmış. Babaali’de topuklu ayakkabılarıyla özenli giyimiyle çok dikkat çeken, söylenenlere kulak asmayan hatta herkesçe çapkın diye nitelenen genç ve güçlü bir kadın… Bu denli tavizsiz bir yazar olması özellikle erkek yazarlarca eleştirilmesine neden olmuş.

1936 Model Gençler ve Zavallı Peyami Safa adlı kitapçıktaki yazısında, hakkında yapılan eleştirilere cevap niteliğindeki şu ifadeyi yazacaktır:

  • Eğer acıdıkları unvan muharrir unvanıysa yook baylar!.. Ona ilişemezsiniz, bunu bana kimse babasının kesesinden rüşvet, iane, sadaka veya taltif makamında vermedi. On altı yaşımdan beri, tam on altı sene çalışarak onu kazandım. Hem de nasıl çalışarak. O unvan benim yegâne servetim, biricik iftiharım ve ekmeğimdir.

Ünlü bir edebiyatçı ve hak savuncusu olarak Suat Derviş

Kendini ortaya koyarken sosyal ve siyasal konularda da fikrini beyan etmekten hiç çekinmemiş Suat Derviş. 21 Eylül 1930’da Makedonia gazetesinde “Osmanlı Edibesi Suat Derviş” başlıklı röportajında kadınların oy haklarına dair şu ifadeleri kullanıyor:

  • Kadınların mutlaka Meclis’te temsil edilmesi gerekiyor. Erkek siyasetçiler alın teriyle geçinen bir kadının tahammül edilemez şeriat-i hayatiyesinin iyileştirilmesiyle derhal ilgilenmediler. Bu nedenledir ki Meclis’te kendini savunabilmesi için ona bir temsilci vermek mecburiyetindeyiz.

Prof. Dr. Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti kitabında Derviş’in tavrını, tarzını, ideolojisini şu sözlerle ifade eder:

  • Suat Derviş’in belki de en önemli özeliği, hem özel hem de kamusal yaşamının ortaya koyduğu gibi, cesareti. Cesaretin altını gerçekten çizmek gerek; çünkü yalnızca formel, dışsal biçimlerle ilgili bir cesaret değil, yaşamın her alanında gözünü kırpmadan baş kaldırabilme, verili olanı sorgulama ve kendisi olabilme cesaretidir bu ve bu anlamda hapislere girmeyi göze almanın epey ötesinde bir şeydir. İşte bu tür bir cesaret sayesinde Suat Derviş, egemen burjuva ideolojisine baş kaldırabildiği kadar, solcu dogmatizmi de sorgular

“Gazeteciliğe başladıktan sonra memleketimi ve insanlarımı tanımaya başladım”

Kadınların karşılaştıkları engellemelere karşı alınmış tavır, kadınların düşünsel etkinliklerini ikincil sayan köklü bir geleneğe yöneltilmiş bir meydan okuma vardır (Kaynak: Sibel Irzık/Jale Parla, Kadınlar Dile Düşünce, İletişim Yayınları, 2021, s. 51).

Suat Derviş, yazın hayatının en başından beri kendi olabilme cesareti göstermiş ve sorgulamalara, sansürlere, eleştirilere rağmen yazmaktan hiç vazgeçmemiştir.

  • Mesleğimin benim üzerimde çok tesiri oldu. Ben yalnız edebiyatçı değil, aynı zamanda da gazeteciyim. Gazeteci, günün her saatinde memleketinin insanları ve problemleriyle temas hâlindedir. Ben gazeteciliğe başladıktan sonra memleketimi ve insanlarımı tanımaya başladım. İstanbul’un en fakir semtlerini bildiğim gibi, en ücra köşelerinden en lüks muhitlerine kadar girip çıktım.

“Beni oyuncak bebekler değil insanlar ilgilendiriyor”

1932’de babasının ölümü üzerine Türkiye’ye dönüşüyle yazın hayatında bambaşka bir anlayışa yönelir. Yazar, Neriman Hikmet’le bu dönemde yaptığı bir söyleşide daha önceki yıllarda yazdıklarından bambaşka bir yola girdiğinin toplumcu gerçekçi anlayışa doğru yöneldiğinin işaretini verir.

Bu yönelişinin en büyük etkisi bu yıllarda yapmaya başladığı röportajlarının etkisi diyebiliriz. Döneminin meşhur gazeteleri Cumhuriyet, Son Posta, Tan’da yaptığı röportajlarıyla gerçek yaşamı tanıdığını şu sözlerle ifade eder:

  • Ben rüya gördüm. Hayatı tanımıyordum. Hayattan anlatacak şeyler bilmiyordum. Rüyalarımı anlattım fakat şimdi ne on altı yaşında ne yirmi yaşındayım. Yani bebeklerimi kafamın ve kalbimin tavan arasına lüzumsuz eşyalar içine terk ettim. Artık rüya görmüyorum. Uyandım. Etrafımı görüyorum, etrafımda olan şeyleri hissediyorum. Beni bebekler değil insanlar alâkadar ediyor. Beni hayal değil hakikat alâkadar ediyor, çünkü hayat ve hakikat en güzel rüyadan ve en parlak hayalden çok daha zengin ve çok daha cazip.

Suat Derviş’in gazeteciliği, yazar Suat Derviş’in tanıklığıdır

Gazetecilikle değişen bakışıyla ilk dönem yazdığı eserleri dâhi kabullenmez, Derviş artık rüyalarından ayrılmış, özellikle İstanbul’un yoksulluklarıyla tanışmış ve gördüklerini anlatmak gayesinde olmuş. “Bugüne kadar kitap halinde çıkmış olan eserlerimin hiçbiri üzerinde bir iddiam yoktur. Kitap halindeki eserlerime ben çocukluk tecrübelerim diyorum” diye ifade etmiş.

Röportajlarıyla evsizleri, kadınları ve çocukları anlatır ve görüştüğü insanların gölgesi romanlarında hissedilir. Suat Derviş, romanlarında özellikle kadın karakterler üzerinden toplumsal cinsiyetin dayattığı eşitsizliklerden doğan yoksulluğu, kadın işçileri ve işsizleri mercek altına almıştır. Hayata bakışını gazeteciliğiyle oluşturmuş ve aktarmıştır. Feryal Saygılıgil, “Suat Derviş’in muhalif kimliği en sarih şekilde gazetecilikte görülmektedir” der bir makalesinde.

Röportajlarının hemen hepsinde duygularını, aldığı kokuları, hüznünü de katar. Yeri geldiğinde iş arayan işsizlerin ilanını, hastaların doktora ulaşabilmesini, sorunların çözümünü yazılarına iliştirir. Her romanında olduğu gibi röportajlarında da Derviş’in sesini duyarız.

Bu özelliğini Pınar Öğünç, “Kalpli, Beyinli Bir Kayıt Cihazı” başlıklı yazısında şu sözleriyle vurgular:

  • Derviş’in gazeteciliği, yazar Suat Derviş’in tanıklığıdır; kendini hissettirir, sözünü gözünün gördüklerine ekler. Hatta bazen fazlaca söyler sözünü, anlattığının tesiriyle yetinemeyip “mesajını” iletir.

Suat Derviş, röportajlarında kimleri ve neleri anlattı?

Cumhuriyet gazetesinde 25 Mayıs – 9 Haziran 1935’te yayımlanan İstanbul Halkı Nerede Oturur? başlıklı röportaj serisinde mağara kovuklarından bozma bir odada yaşayan anayı, cami avlusunda yatan bir adamı, Teneke mahallesini, sultanodalarını, tabut odasında yaşayanları, üç kuruş için çalışıp altında uyudukları yere ev denemeyecek yerleri semt semt gezerek yazmıştır Suat Derviş. Sanki o günden bugüne sürekli genişleyen, bir türlü yerleşilemeyen İstanbul’u ve İstanbul’da barınamayan yoksul insanları anlatır.

1935’te Cumhuriyet’te yayımlanan bir başka yazı dizisinde berberleri, terzileri, bakkalları, otelcileri dünyayı saran ekonomik buhranın modernleşen bir kentin insanlarının günlük alışkanlıklarına nasıl sirayet ettiğini esnafların ağzından anlatır. Röportajın sonunda da görüşlerine yer vererek meslek sahiplerine sorduğu “Düne nazaran nasıl yaşıyoruz?” sorusuna “Bambaşka diye yanıt verir.

Cumhuriyet’te 1936’da yayımlanan Acı Bir Anket: Veremlilerle Konuştum yazı dizisinde İstanbul’da veremin kol gezdiği evlerde ailelerin ölümle burun buruna hayatta kalma mücadelelerini dinlerken çoğuna kayıtsız kalamaz. Yamalı çamaşırların birer sefalet bayrağı gibi bir ucuna kadar gerdikleri daracık sokaktan hızlı hızlı yürüyerek gittiği evlerden uzaklaşır hatta çoğunda kaçar… Bu röportajlarında umutsuz hastaların çoğu; bize ilaç, doktor vereceklerse bu söylediklerimi yazın, boş sözler bizim gözyaşlarımızı dindirmiyor sitemleriyle yüzleşir.

Aynı yıl yine Cumhuriyet’te yayımlanan Günü Gününe Yaşayanlarımız yazı dizisinde çaresiz ve himayesiz kalan işçileri, ayağını parmağını kaybetmiş fabrikalardan kovulmuş işsizleri, işçi ailelerin hayat yükünü anlatır.

Son Posta’da 1936’da yayımlanan Çöken Boğaziçi yazı dizisinde Beylerbeyi’nden Rasathane’ye, Bebek’ten Hisar’daki yalılara padişahları, prensleri konuk etmiş Boğaz’ın o eski şatafatının sönüşünü tanıklarıyla konuşur. Boğaziçi’nin ölümünü sadece Şirketi Hayriye bilet ücretlerinin pahalılığı değil tüm İstanbul’un gün gün yoksullaşmasına bağlar.

Polisin bile giremediği yerlere kadın gazeteci olarak girdi

Aynı yıl yine Son Posta’da yayımlanan İstanbul’un Altında Kimler Yaşıyor serisinde “işten el çekmiş bir yankesicinin rehberliği ile sabaha karşı şehri nasıl gezdim ve neler gördüm?” sorusunun cevabını yazar. Belli etmese de korkuyla yaptığı bu gezide polislerin dahi giremediği yerlere bir kadın gazeteci olarak girmiştir. Yaptığı görüşmelerde sabıkalı insanların “Korkuyor musunuz?” sorusuna “İnsan insandan korkar mı? Ben sizleri böyle ve beni, bizleri yetiştiren cemiyetten korkuyorum, sizden değil” sözleriyle karşılık verir.

Tan’da 1937’de yayımlanan Beyoğlu serisinde “soğuk bir kış gecesinde Beyoğlu Caddesi’nde neler görülür? diyerek işten dönenleri, tavernaları, kabadayıların masalarını, erkeklerin masalarında zil zurna dans eden kadınları ve tenhalaşan evsizlere, sarhoşlara, seks işçisi kadınlara kalan Beyoğlu sokaklarını anlatır.

Türk Kadını Nasıl İş Bulur; Geceleyin Röportajlar; Kızlarımız, Çocuklarımız Ne Hâlde gibi daha birçok röportajı vardır.

“Sefaleti ve refahı aynı şehirde birbirinden çok uzakta değil, aynı şehrin belediye hudutları içinde seyrettim” diyerek röportajlarına ara vermeden devam eder Suat Derviş.

Yeri gelir fabrika önünde saatlerce bir işçiyle konuşmak için, yeri gelir bir yankesicinin peşinde daha önce kimsenin cesaret edemediği yerlerde sorularına cevap bulmak için sokak sokak arşınlar İstanbul’u.

Babıali’nin en başarılı muhabirlerinden olan Suat Derviş, röportajlarında bu şehrin altını üstüne getirir, gazetecilik heyecanını bir an olsun yitirmez. Yitirmediği bu heyecanını yazdıklarıyla da hâlâ bizlere hissettiriyor.

Röportajlarının derlendiği Çöken Boğaziçi kitabını okuyabilir ya da Emine Seda Çetin Işık’ın kaleme aldığı Eylemi Kaleminde Bir Muharrir: Suat Derviş (Siyaset, Toplum ve Kadın Üzerine Röportajlar – Yazılar) 1935-1942 inceleme kitabından detaylı bilgi edinebilirsiniz.

Babıali’nin kapıları Suat Derviş’in yüzüne kapatıldı

  • Bizim cadde daha bilgisizken ben herkesten evvel uyanmıştım (…) Faşizimden, Nazizmden, çıkmak üzere olan İkinci Cihan Harbi’nden nefret ettiğim ve kalemim ve dilim yettiği, gücüm yettiği kadar mücadele ettiğim için. Devrimci, toplumcu; sosyal adaletçi olduğum için. Bu uğurda polis takibatına uğradığım, hapishanelerde, polis müdüriyetlerinde süründüğüm, altı yüz erkek arasında tek kadın olarak askeri hapishanede mevkuf yattığım için. (…) Hariçte faşizmle, içeride sefaletle savaşanlar henüz pek az iken savaşmaya başladığım, sosyal adaletsizliğe karşı bayrak açtığım, fıkralarım, romanlarım sosyal konudaki röportajlarımla, Türk halkının hakiki durumunun tablosunu ilk verenlerden olduğum için.

1937’de Tan gazetesi için Sovyetler Birliği’ne bir yazı dizisi hazırlamak üzere gönderilir. “Niçin Soyvetler Dostuyum” başlıklı yazı dizisinde Sovyetler Birliği’ndeki toplumsal düzenden, kadın ve çocuk haklarından, sosyal düzenin nasıl olduğundan bahseder. Sosyal yaşamı anlatırken Türkiye’ye de önerir bazı uygulamaları. Bu yazısından sonra dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın özel kalemi tarafından Pera Palas’a davet edilir. “Bu tür yazılar kaleme almamalısın yoksa gazetecilik falan yapamazsın bu ülkede” tehdidinden sonra Babaali’nin kapıları Suat Derviş‘in yüzüne kapanır bir bir.

Suat Derviş (solda) kız kardeşiyle Paris’te

“Babıali’den beni ancak ölüm ayırır” derken bu kapı yüzüne bir daha açılmaz şekilde kapatılmıştır. 1940-41 yıllarında çıkan Yeni Edebiyat dergisinin sıkıyönetim kararıyla kapattırılmasıyla yazın hayatı iyice çıkmaza girer. 1944’te Türkiye Komünist Partisi (TKP) Davası’ndan sekiz ay hapis yatar. Bu tutukluluk süresinde hamile olan Derviş, çocuğunu da düşürür. Komünist damgasını yediği için hem gazeteciliği hem de edebi yaşamı açısından işler zorlaşmıştır.

Suat Derviş bu yıllarda kendi adıyla yazılarını yayımlayamaz duruma gelir. Tefrikalar yazarın geçimini sağlamasına yetmez. Almanca, İtalyanca ve İngilizce çeviriler ve editörlük yapar. Tiyatro piyesleri ve radyo skeçleri yazar. Çocuklara yazdığı Dev Masalları’nda “Aman onun imzasını koymayınız. Çocuklar bu imzayı öğrenirler de büyüdükleri zaman yazılarını ararlar” uyarılarını alır.Bir röportajında farklı imzalarla yayımlanan çocuk romanlarının, piyeslerin, romanların aslında kimlerce yazıldığını edebiyat tarihçilerinin araştırıp bulmasını, biraz acı bir alayla söyler

Suat Derviş’in gazeteciliğe bakışı: Önce cesaret

Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nün ilk üç baskısında Suat Derviş adı yoktur. Bunun üzerine Derviş ona şu mektubu yazar. Ablasına yazdığı mektupta ise “Başka türlü gazetecilik yapmak kolay” der Suat Derviş. O her zaman doğru bildiklerini cesurca yazmayı seçtiği bir gazeteciliği tercih ettiğini söyler.

Bu esnada politik arenadan da çekilmez Suat Derviş. 1946 yılının başlarında Neriman Hikmet’le beraber Türk tarihinin ilk basın sendikasını kurar ve sendika başkanı olur. Ancak sendika, beş kurucu üye dışında kimseden rağbet görmediği için bir sene sonra zorunlu olarak kapanır.

Zihni Anadol’a verdiği röportajda eserlerine gereken önemin verilmediğini anlatırken “Ankara Mahpusu ve 18 romanım Fransa’da o kadar çok tutundu ki, Lettres Française’de İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nden daha üstün olduğu yazıldı, eleştiriciler tarafından. Evet bu eser Nobel mükâfatını aldı, benim eserim ise Türkiye’de bir merhaba bile almadı” diyerek üzüntüsünü dile getirir.

Yazılarını kendi adıyla yayımlatamaması, gazetelerde ona iş verilmemesi, özel yaşamında yaşadığı sarsıntılar, yoksulluk içinde oradan oraya gitmesine neden olmuştur. Küçük, merdiven altı odalarda bir süre ablasıyla, bir süre tek başına yaşamış; Osmanbey, Tarlabaşı ve en son olarak Narmanlı Han’da kalmıştır. Polis baskıları, eşi Fuat Baraner’in ölümü ve ilerleyen hastalığı onu iyiden iyiye yalnızlaştırır. İlerleyen yaşına, hastalığına, yoksulluğuna rağmen kendi olmaktan hiç vazgeçmez.

Gençlere yardım edince 68 yaşında gözaltına alındı

Suat Derviş, dönemin eylemci gençlerine “yardım ve yataklık” yaptığı iddiasıyla gözaltına alınır ölümünden bir yıl önce. Hatta gözaltına alındığında gözleri görmediği için iki genç polisi, dönemin solcu gençlerinden sanarak içeri davet eder. Polis olduklarını anlayınca önce direnir ve “Gözaltına alacaksınız madem biraz bekleyin” diyerek içeri gidip bozulan ojelerini tazeler. Suat Derviş Emniyet Birinci Şube’ye götürülürken yardım ettiği gençler endişelidir. Derviş ise onlara döner ve “Ne güzel, eylem içinde öleceğim” der.

23 Temmuz 1972’de yatırıldığı Kasımpaşa’daki askeri hastanede gözlerini hayata yumar Suat Derviş, yapayalnız. Genç yaşta yazdıkları dillere destan olan Derviş, yaşamının son döneminde unutturulmuş, gazetecilik yaptırılmayan bir gazetecidir artık.

İsmet Kür’ün Yarısı Roman adlı eseri Derviş’in son günleriyle ilgili önemli bir tanıklıktır. Bunun yanı sıra Liz Behmoaras, Suat Derviş; Efsane Bir Kadın ve Dönemi kitabında yaşamı hakkında detaylı bilgiler aktarır.

Milliyet ve Cumhuriyet gazeteleri ise ölümünden sonra şu mesajları yayımlamıştır sadece:

  • Gazeteci Suat Derviş vefat etti. Tanınmış gazeteci Suat Derviş, tedavi edilmekte olduğu Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde dün vefat etmiştir. İlk öğrenimini özel derslerle yapan Suat Derviş, eğitimini Almanya’da tamamlamış, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’ya yerleşmiştir. 1960’tan sonra Türkiye’ye dönmüş, yazılarına burada devam etmiştir. (Milliyet)
  • Yazar Suat Derviş öldü. Tanınmış romancı ve gazeteci Suat Derviş tedavi edilmekte olduğu Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde dün ölmüştür. Uzun yıllar gazete ve dergilerde çalışan ve çok sayıda eseri yabancı dillere çevrilmiş olan Suat Derviş, Prof. Dr. İsmail Derviş’in kızı ve kimyager Derviş Paşa’nın torunudur. Fransızca ve Almanca’yı bu dillerde eser verecek kadar bilen yazar, 1960’dan sonra Türkiye’ye dönmüş ve yazılarına burada devam etmiştir.” (Cumhuriyet)

Suat Derviş’in Fosforlu Cevriyesi hiç unutulmadı

Karakolda ayna var/ kız kolunda damga var/ gözlerinden bellidir Cevriyem / sende karasevda var

Bu şarkıyı hepimiz duymuşuzdur, kalabalık sofralarda hep bir ağızdan söylenir çoğu zaman. Ve belki de birçoğumuz Fosforlu Cevriye’nin bir romanı olduğunu bilmez. Bizler bu şarkıyı söylerken Türkan Şoray’ın kara gözlerini anımsarız çoğunlukla, kıvraklıkla dansını moriye de fosforlu nidasıyla simsiyah saçların savruluşunu. Türkan Şoray’ın hayat verdiği Cevriye, Suat Derviş’in kaleminden dökülmüştür oysa.

Muhtemelen röportajlarında Galata’da karşılaştığı kara gözlü, kıvırcık saçlı kadınlardan ilham alarak yazdığı bir seks işçisidir Cevriye. Sokaklarda, köprü altlarında büyümüştür, korkusu yoktur pek, doğaldır. Genç ve güzel Cevriye saçlarına düşen çiğ tanelerinden, rengârenk giysilerinden alır Fosforlu lakabını. Cesurdur, kabadayıların tehditleri onu korkutmaz, sokak sokak gezmeyi, özgürlüğü sever. Hele de gökyüzünde yıldızlar varsa, deniz kokusunu almışsa, tavernalarda ortaya çıkıp oynamayı pek sever.

Suat Derviş’in bu romanı 1944-1945’te tefrika edilmiş ve 1968’de kitap olarak basılmıştır. Yeşilçam, bu hikâyeyi benimser ve sever ki konusu biraz değiştirilerek beş ayrı film çekilir.

Suat Derviş’in asıl isteği ise Fosforlu Cevriye’nin müzikal olarak oyunlaştırılmasıdır. Başrol için adayı ise Direklerarası’nda Haldun Taner’in vasıtasıyla tanıştığı Gülriz Sururi’dir. Ne yazık ki çok istemesine rağmen arzusu gerçekleşmez.

Fosforlu Cevriye’de romanında hem röportajlarının izlerini görürüz hem de Suat Derviş’in zapt edilemez ruhunu. İstanbul’u çılgınlar gibi seven Derviş, aynı sevgiyi Cevriye’ye de verir. Bu adı vermesinde ise Fosforlu Cevriye şarkısından esinlendiği tahmin edilmektedir. Serdar Soydan’ın bir yazısında bu şarkıyı Zeki Duygulu’nun bestelediğini belirtiyor.

Suat Derviş uzun yıllar boyunca Türkiye’de unutturulmuş olsa ve eserleri ancak yeni yeni gün yüzüne çıksa da şarkısıyla, hikâyesiyle Fosforlu Cevriye hiç unutulmadı. Hiçbir yazısında, eserinde umutsuzluk barındırmayan güçlü bir kadının izleri görülür. Derviş, yıldızlara bakmaktan ve onları bizlere de göstermekten hiç vazgeçmiyor.

Fatmagül Berktay da Suat Derviş’in en sevdiği yanının “kadınların yıldızları gönüllerince seyretme haklarını” sonuna dek savunması ve bu hakkı Cevriye’nin kişiliğinde somutlaştırması olduğunu söylüyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

İBB’ye çağrımız: İstanbul sokaklarında, kadın gazetecinin adı olsun

Kübra Derin

Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okudu. Feminist Güzergâh adlı podcast programının hazırlayıcısı ve sunucusu. Serbest gazetecilik yapıyor.

Journo E-Bülten