Röportaj

Atatürk gazete çıkardığı için tutuklanmıştı: “Bunu Mustafa Kemal Paşa yazdırmış, sen korkma, dizmeye bak”

Atatürk, Hâkimiyet-i Milliye gazetesini incelerken... Arkaplan görselini DALL-E 3 modeliyle oluşturduk. Komut: "Cumhuriyet'in ilanının 100. yıldönümü kutlaması için Türk bayrakları ve süslerle donatılmış bir odada duvara asılı tablo."

Mustafa Kemal ilk kez lise yıllarında gazete çıkarmaya başlamış, 24 yaşındayken bu yüzden birkaç ay tutuklu kalmıştı. 30’lu yaşlarının sonunda kurduğu üç gazete ise Kurtuluş Savaşı’na halk desteği sağlanmasında hayatî bir rol oynadı.

İrade-i Milliye’nin bir dizgicisi, İngiliz işgâl güçleriyle işbirliği yapan Osmanlı hükûmetini eleştiren yazıları görüp “ipe çekilmekten” endişe edince bu gazetenin genç yöneticisi ona şöyle demişti: “Bunu Mustafa Kemal Paşa yazdırmış, sen korkma, dizmeye bak…”

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıldönümünü coşkuyla kutlarken Atatürk’ün gazetelerini hatırlıyoruz. “Hakikatleri halka, hatta düşmanlarımıza anlatabilmek için” canları pahasına gazete çıkaranları unutmayacağız. Çok yaşa Cumhuriyet, çok yaşa gazetecilik!

Mustafa Kemal Atatürk ömrü boyunca en az 5 gazete çıkardı. Orta ve yüksek öğrenim yıllarında çıkardığı 2 gazetenin hikâyesini, 10 Ocak 1922’de Vakit gazetesinde yayımlanan söyleşisinde anlatmıştı.

1895-1899: İlk gazeteyi lisede el yazısıyla çıkardılar

Mustafa Kemal 1893’te Selanik’te askerî ortaokula, 1895’te Manastır’da askerî liseye kaydolduğunda Sultan İkinci Abdülhamid tahttaydı. Bu dönemde Namık Kemal gibi özgürlükçü aydınların “vatanperverane” kitaplarını tüm baskılara rağmen yatılı askerî okulun koğuşunda gizlice okuduklarını belirten Mustafa Kemal, “memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu keşfetmeye başladıklarını” belirtmişti. Devamını kendisinden dinleyelim:

  • Öğrenciler arasında okunmak üzere okulda el yazısıyla gazete kurduk. Sınıfta küçük bir örgütümüz vardı. Ben yönetim kurulundaydım. Gazetenin yazılarını çoğu kez ben yazıyordum.
  • O zaman okullardan sorumlu olan müfettiş İsmail Paşa vardı. Bu harekâtımızı keşfetmiş. Bizi takip ettiriyormuş. Okul müdürü Rıza Paşa isminde bir kişiydi. İsmail Paşa, bu müdürün hatalı davrandığını padişaha bildirmiş. “Okulda böyle öğrenciler var, Rıza Paşa ya bunların farkında değil veya onları hoş görüyor” demiş. Rıza Paşa ise koltuğunu korumak için bunu inkâr etmiş.
  • Bir gün gazete için gereken yazılardan birini yazmakla meşguldük. Veterinerlik sınıflarından birine girmiş, kapıyı kapatmıştık. Kapının arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşa’ya haber vermişler. Sınıfı bastı. Yazılar masa üstünde ve ön tarafta duruyordu. Görmezden geldi. Ancak dersten başka şeylerle meşgul olduğumuz için gözaltına alınmamızı emretti.
  • Sonra herhangi bir ceza verilmesine gerek olmadığını söylemiş. Rıza Paşa’nın böyle hareket etmesinde, kendisine atfedilen kusuru meydana çıkarmama çabasının etkisi olsa bile, iyi niyeti de göz ardı edilemez.

Mustafa Kemal, Manastır Askerî Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul’a gelip 13 Mart 1899 tarihinde Harp Okulu’na başladı. 10 Şubat 1902’de bu okulu teğmen rütbesiyle başarıyla bitirip Harp Akademisi’ne girdi.

1905: Apartman dairesine sızdırılan casus yüzünden tutuklandı

Yüksek öğrenim döneminde de, kurmay sınıfını bitirene kadar okulda gizlice gazete çıkarmaya devam ettiklerini belirten Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905’te bir terfî daha alarak akademiden mezun olmasının ardından yaşananları, aynı söyleşide şöyle anlatıyor:

  • Yüzbaşı olarak mektepten çıktıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz sürede bu işleri daha iyi yapmak için bir arkadaş adına bir apartman dairesi tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimizin hepsi takip ediliyor ve biliniyordu.
  • Bu sırada eski arkadaşlardan Fethi Bey karşımıza çıktı. Subayken askerlikten ihraç edilmişti. Ekonomik olarak zor durumda olduğunu, yardıma ihtiyaç duyduğunu, yatacak yer bile bulamadığını söyleyip bize sığındı. Biz de onu apartman dairesinde yatırmaya ve ona yardım etmeye karar verdik.
  • İki gün sonra kendisinin talebi üzerine bir yerde buluşacaktık. Oraya gittiğim zaman yanında saraya mensup bir yaver gördüm. Bizim apartman dairesinde yatan İsmail Hakkı Bey adında bir kişi vardı, onu derhal götürmüşler. Bir gün sonra da bizi gözaltına aldılar. Fethi Bey meğer İsmail Paşa’nın casusu imiş.
  • Bir süre tek başıma hapsedildim. Sonra beni saraya götürdüler. Sorguya çekildim. İsmail Paşa, başkâtip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. Sorguda anladık ki gazete çıkardığımızdan, örgüt kurduğumuzdan, apartmanda çalıştığımızdan, özetle bütün bu işlerden dolayı suçlanıyorduk. Daha önce gözaltına alınan arkadaşlar itiraflarda bulunmuşlar. Birkaç ay tutukluluktan sonra bizi bıraktılar.

Mustafa Kemal’in Harbiye yıllarında arkadaşlarıyla çıkardığı bu gazetenin ismi Vatan idi.

“Bazı arkadaşların hareketlerinin eleştiriyi hak ettiğini düşündüm”

Henüz 24 yaşında, yeni mezun bir subay olan Mustafa Kemal, bu olayların ardından bir süvari birliğinin stajyer komutanı olarak Suriye’ye gönderildi. Bu bir sürgündü. Ama yılmadı. Okul arkadaşlarıyla kurdukları “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” için Beyrut, Yafa ve Kudüs’te kendi ifadesiyle “teşkilât yaptı.” Ardından Makedonya’ya geçip parça parça elden giden vatanın kurtuluşu için çabalamaya devam etti.

Bu arada 1908 yılı gelmiş, temmuzda Jön Türk Devrimi olmuş, Sultan Abdülhamid’in baskıcı yönetimi bitmiş, İkinci Meşrutiyet ile bir kez daha anayasaya dayanan parlamenter monarşiye geçilmişti.

Ertesi yılın nisan ayında Mustafa Kemal, gerici bir karşı devrim girişimi olan 31 Mart İsyanı‘nı bastıracak Hareket Ordusu’nun kurmay subayı olarak Selanik’ten İstanbul’a geldi. Henüz 27 yaşındaydı.

Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey, Hareket Ordusu’nun kurmay heyetinde (soldan dördüncü)… Heyet bu fotoğrafı, ordu İstanbul’a gitmek üzere Selanik’ten ayrılmadan önce, başkentteki isyanın patlak verdiği 13 Nisan 1909’da çektirmiş.

1911: Gazeteci kimliğiyle gittiği Libya’da Osmanlı direnişini örgütledi

31 Mart İsyanı’nın bastırılmasının ardından, iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi liderlerinin vatan için fedakârca çalışmak yerine, basını da kullanarak kişisel reklam peşinde koşması Mustafa Kemal’i kızdırdı. “Meşrutiyet’ten sonra herkes meydana çıktı. O zamana kadar saf ve temiz çalışıyorduk. Ben herkesi öyle biliyordum. Şahsî nümayişleri çirkin buldum. Bazı arkadaşların hareketlerinin eleştiriyi hak ettiğini düşündüm. Eleştirmekten de çekinmedim” diyor aynı söyleşide.

Sonraki yıllarda İttihat ve Terakki liderleri, Abdülhamid devrini aratmayacak bir baskı rejimi kurarken Mustafa Kemal askerlerin siyasetten uzak kalması gerektiğini savunuyor ve bu arada cepheden cepheye koşuyordu. 1911’de İtalya’nın işgâl ettiği Libya’ya (Trablusgarp), Osmanlı direnişini örgütlemek üzere subay arkadaşlarıyla gönüllü bir binbaşı olarak giderken “gazeteci Mustafa Şerif” adına düzenlenmiş sahte bir kimlik kullandı. 1912 ve 1913’te Balkan savaşlarındaki hizmetlerini; 1914’te çıkan Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Çanakkale, Kafkasya-Doğu Anadolu ve Suriye-Filistin cephelerindeki görevleri izledi. Önce yarbaylığa, ardından albaylığa terfi etti. 1916’dan itibaren mirliva (bugünkü tuğgeneral ve tümgeneral arasında bir rütbe) olarak artık bir “paşa” idi.

“Hakikatleri halka, hatta düşmanlarımıza anlatabilmek için hadi gel beraberce gazete çıkaralım”

Mustafa Kemal Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nın bozgunla bitip Osmanlı Devleti’nin işgâlinin ve resmen yıkılışının başladığı 1918’de, Türkiye’yi kurtarmak için kamuoyu nezdinde de harekete geçmek gerektiğini düşünüyor, ancak asker kimliği siyasete girmesini engelliyordu. Bu nedenle, yakın arkadaşı Ali Fethi’ye (Okyar) başvurdu. Okyar’ın anılarına göre, o gün 37 yaşında olan Mustafa Kemal, arkadaşına şöyle demişti:

  • Memleketi perişan eden ve muhalefet adı altında girişilen saldırı ve tahripler daha çok gazeteler vasıtasıyla oluyor. Bunlara karşı milleti uyandırmak için en iyi araç, onlara aynı yolla karşılık vermek, yani bir gazete çıkarmaktır. Benim maaşımdan biriktirdiğim biraz param var, onu koymaya hazırım. Ben askerim, yayın sorumluluğunu üstüme alamam, ama sen alabilirsin. Hakikatleri halka, hatta düşmanlarımıza anlatabilmek için hadi gel beraberce gazete çıkaralım.

Minber (1918): Mustafa Kemal maaşını gazeteye sermaye yaptı, takma adla başyazılar yazdı

1 Kasım 1918’de yayın hayatına başlayan günlük gazete Minber 51 sayı yayımlandı. Gazetenin başyazılarını çoğunlukla Mustafa Kemal, takma adlarla ya da imzasız yazdı. Minber’deki haber ve yazılar, hem esir İstanbul’da yabancı işgâlcilerin kuklası olan Osmanlı hükûmetini, hem de bozgunun ardından yurt dışına kaçan İttihat ve Terakki liderlerini eleştiriyordu.

Minber gazetesinde Ahmet Hulki imzasıyla 18 Kasım 1918’de kaleme alınan yazıdaki şu cümle ise 19 Mayıs 1919’da başlayacak Kurtuluş Savaşı’nı haber veriyor gibiydi: “Herhalde istikbâl-i vatan, Mustafa Kemal Paşa’dan büyük hizmetler beklemekte haklıdır.”

Mustafa Kemal, manda ve himâyenin reddedilip ulusal bağımsızlık talebinin ve vatanın bölünmez bütünlüğünün vurgulandığı Erzurum Kongresi’nden hemen önce, 8 Temmuz 1919’da askerlikten istifa etti. Artık sivil olarak Milli Mücadele’nin liderliğini yapmaya başlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa, 1925’te, ‘Şapka Devrimi’ni başlattığı Kastamonu’dan dönerken verilen molada gazete okuyor.

Mustafa Kemal’in çıkardığı son 2 gazete ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla sonuçlanacak ölüm-kalım savaşının resmî yayın organları arasında sayılabilir.

Bölgesel nitelikteki Erzurum Kongresi’nin kararlarını Türkiye geneline yayan Sivas Kongresi’nin son günü olan 11 Eylül 1919’da Mustafa Kemal, bir dönem gazetecilik de yapmış deneyimli bir delege olan Ziya (Başara) Bey’e şöyle demişti: “Bir gazete çıkaracağım. Sorumlu müdürlüğünü üzerine almak üzere güvenebileceğimiz birini bulmamız gerekiyor.”

İrade-i Milliye (1919): “Milletin talep ve isteklerinin savunucusu

Ziya Bey, Sivas Lisesi’nde öğretmenlik yaparken en çalışkan öğrencilerden biri olarak dikkatini çeken 21 yaşındaki Demircizade Selahattin (Ulusalerk) Bey‘i bu iş için tavsiye etti. Böylece İrade-i Milliye gazetesi kuruldu.

30 x 50 cm. boyutunda 4 sayfa olarak 14 Eylül 1919’da çıkmaya başlayan bu gazetenin isminin yanı sıra, sloganını da Mustafa Kemal belirlemişti: “Milletin talep ve isteklerinin savunucusu

Haftalık yayımlayan gazete, yoğun ilgi üzerine önce haftada iki, ardından günlük çıkmaya başladı.

İrade-i Milliye’nin haber ve yorumları tüm ülkede ses getiriyordu. Sivas’ta basılıp mektupla ulaştırıldığı İstanbul’da da gazeteye büyük talep vardı. Bu durum işgâl güçlerinin dikkatini çekmişti.

İşgâl karşıtı mitingleri haberleştirince İngiltere nota verdi

İngiltere’nin Sevr Antlaşması’nın hükümlerine dayanarak Merzifon ve Samsun’a asker çıkarmasının ardından Sivas halkının “kahrolsun işgâl” sloganıyla düzenlediği gösteri, İrade-i Milliye gazetesinde haberleştirilmişti. İşgâl altındaki İstanbul basınını kolayca sansürleyen İngiltere, Sivas’taki bu gazetenin haberlerine engel olamayınca Osmanlı hükûmetine protesto notası vermişti.

Sivas Kongresi’nin tutanaklarını ve Mustafa Kemal’in açıklamalarını yayımlayan gazetenin sorumlu müdürü Selahattin Bey’in yanı sıra matbaa çalışanları da bu yüzden İstanbul’dan tehditler alıyordu. “Padişah’a isyan niteliğinde yazılarla dolu olan İrade-i Milliye gazetesini çıkaranlarla beraber dizgicilerini de ipe çekecekler” denmesine rağmen gazete çalışanları geri adım atmıyordu.

Gazetedeki bu çalışanlardan biri, 60 yaşını devirmiş dizgici Nadir Efendi idi. Bir defasında İrade-i Milliye’nin ertesi günkü sayısı önüne geldi. Bir yazıda “Hain Ferit” ifadesi geçiyordu. Yanındaki çalışan, buradaki kastın Sadrazam (Başbakan) Damat Ferit Paşa olup olmadığını sordu. Nadir Efendi bunu onayladı.

Peki, bu sözleri Sivas’ta basıp tâ İstanbul’a kadar yaydıkları için başlarına bir şey gelmeyecek miydi? Nadir Efendi’nin bu endişeli sorusuna, genç gazete yöneticisi Selahattin Bey şu yanıtı verdi:

  • Bunu Mustafa Kemal Paşa yazdırmış, sen korkma, dizmeye bak.

İrade-i Milliye, o dönemde gayriresmî bir hükûmet sıfatıyla Milli Mücadele’nin önderliğini yapan Mustafa Kemal başkanlığındaki Temsilciler Heyeti’nin Sivas’ta bulunduğu dönemde 19 sayı çıktı.

Hâkimiyet-i Milliye (1920): Ankara’da verdiği ilk talimat, gazete çıkarmak

Heyetin 1919’un son günlerinde Ankara’ya taşınmasının ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş sürecinde Mustafa Kemal’in verdiği ilk talimat, “Bir gazete çıkaracağız” olmuştu. Böylece ismini yine Mustafa Kemal’in verdiği Hâkimiyet-i Milliye gazetesi kuruldu.

Ankara’da matbaa olmadığından bu gazete için Konya’dan makineler getirilip ilk meclisin bahçesindeki bir binaya yerleştirildi. “Milletin iradesini hâkim kılmak” amacını sloganında vurgulayan bu gazetenin 10 Ocak 1920 tarihli ilk sayısında başyazıyı Mustafa Kemal yazdı.

Tam metin için tıklayın: Mustafa Kemal Paşa'nın Hâkimiyet-i Milliye'deki ilk yazısı

Hâkimiyet-i Milliye’nin ilk sayısında “Yazı İşleri Kurulu” imzasıyla tam sayfa yayımlanan başyazıyı, Mustafa Kemal Paşa, Hakkı Behiç’e dikte etmişti. Bu yazının günümüz Türkçesi ile tam metni şöyle:

Bugünden itibaren yayın hayatına başlayacak olan gazetemizin adını tesadüfi olarak seçmedik. Gazetemizin adı, Anadolu’nun her köşesini ve onunla ilgili olan çevrelerin durumlarını ve olaylarını kapsayacak olan tarihî mücadeleyi takip edeceğimiz tarzı da yansıtmaktadır. Dolayısıyla, Hâkimiyet-i Milliye’nin misyonu, milletin egemenliğini korumak olacaktır.

Dünyanın her yerinde, en radikal ve en ileri demokrasilere yönelik devrimler gerçekleştirildiği, medeniyette ilerlemiş milletlerin manevî egemenlikler konusunda dahi şikâyetçi olduğu, servet ve geçim konusunda bile eşitlik doğrultusunda engellenemez akımların ortaya çıktığı bir dönemde, özellikle meşrutiyeti getiren devrimden 12 yıl sonra, tekrar ulusal egemenliğe yönelik bir mücadeleye ihtiyaç duyulması biraz garip görülebilir. Bu düşünceye sahip olanlara şimdiden kısaca cevap verelim ki “ulusal egemenlik,” meşrutiyetin bir türü değildir. Meşrutiyet sadece onun bir aracı olabilir.

Her milletin, egemenliğini yeniden tesis etmek amacıyla yaptığı gibi, bizde de devrimin hedefi ulusal egemenliktir. Meşrutiyetin ilanından sonraki ilk birkaç yılda bu hedefe oldukça yaklaşıldığı hâlde, bir yandan artan gericilik korkusuyla özgürlüklerin baskı altına alınması, diğer yandan milletin kaderine rakipsiz bir biçimde el koymak şeklindeki tuhaf tutkunun bulandırdığı karışık zihinler, bir geri gidişe neden oldu. Millet, farkında olmadan bir an için elinde tuttuğunu sandığı egemenliği, geçmişte yaşanan karmaşık fırtınalara teslim etmiş bulundu. Bir gün geldi ki özgürlükten bahsedilirken hiç kimse olması gerektiği gibi davranamadı, hatta en meşru işlerinde bile içsel bir tatmin bulamadı ve ulusal egemenlik adına geçmiş zamanların belirsiz bir anısından başka bir şeye sahip olmadığını hissetti.

Buna katlanılamazdı. Çünkü o egemenliği ele geçirene kadar ne fedakârlıklar yapılmış, ne kurbanlar verilmiş, 33 yıllık bir zalim saltanatın ne kara günleri, ne acıları, ne felaketleri çekilmişti. Ancak daima ülke sınırlarının bir köşesinde, hain ve meraklı bir şekilde fırsat kollayan düşman gözler hiçbir zaman parlamaktan vazgeçmedi. Millet egemenliğini yine ona dayanarak gasp edenler ise her zaman ufukta iki ateşle parlayan noktayı göstererek tehditkâr bir tavırla ortaya çıkan sabır ve tahammülü zorladılar. Başarılı da oldular. Çünkü bu millet, yaşamı ve varlığı adına her türlü fedakârlığı tereddütsüz kabul etmekten hiçbir zaman kaçınmadı. Vatan endişesi karşısında unutmadığı kin ve intikam, terk etmediği amaç ve çıkar, göze almadığı olay ve tehlike yoktu. Varlığını koyduğu bu mücadelede zafer vaat edenlere, egemenliğine tecavüz etmelerini hoş gördü. Ancak zafer yerine yenilgi geldiğinde, bu millet, dünyanın hiçbir milletinde bulunmayan büyük ve kararlı bir yücelikle egemenliğe sahip olduğunu gösterdi. Başındakileri devirdi, yıktı.

Mütereke sonrasında, milletin ulusal egemenliği, artık onu yok etmeye hevesli olan ellerin pençelerinden kurtarıldığı için, ulusal yararın telafi edilmesi yolunda önemli ve etkili bir unsur olacaktı. Bu durum, ulusal varlığın ve egemenliğin en güçlü belirtisi olan milli varlığı ortaya çıkaracak, çeşitli milli kuvvetleri birleştirerek hedefe yönlendirecekti… Evet, böyle düşünülüyordu. Ancak, bu ülkenin egemenlik enkazı üzerine kirli ve çamurlu yuvalar kurmak isteyen baykuşlar hâlâ azalmamıştı… Geçmişte zalim saltanat döneminin rüyasıyla aydınlananlar ve bu zavallı milletin kafatası üzerine altın hedeflerini inşa etmek isteyen Hülâgü’nün torunları hâlâ mevcuttu…

Mütarekenin hemen ardından, iğrenç bir manevrayla iktidar mevkiine öyle hükûmetler geldi ki, ilk darbeyle yıktıkları ulusal egemenliğin etkisini azaltmaktan korkarak hainlikler işlediler. Ülkeyi düşman masasına kolları bağlı şekilde oturtmak, milleti tarihin mezhebine kör gözlerle sürüklemek için düşman güçlerine dayanarak öyle hileler yaptılar ki millet bu sefer tüm gücüyle varlığını ve egemenliğini fiilen gösterme yolunda harekete geçti. İşte Kuvâ-yı Milliye Hareketi ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Örgütü, bu zorbalığın ve bu durumun doğal bir sonucudur. Hâkimiyet-i Milliye gazetesi de bu olaylardan doğmuştur.

Artık ulusal egemenlik ihlal edilemez, bundan şüphe yok. Millet, bu son deneyiminden o kadar büyük bir ders çıkardı ki artık egemenlik, onun zihninde 12 yıl önceki hatırasından daha derin, daha fazla etkilemiş bir iz oluşturuyor. Zihinsel faaliyetleri bu iz üzerinde durmadıkça işleyemez. Ancak ülkemizde ulusal egemenliğin düşmanları o kadar alçak ve aşağılık ki düşman güçlerine sığınarak, yabancı kuvvetlerden yardım bekleyerek milletin hak ve egemenlik sesini bastırmaya teşebbüs etmelerinin kolay kolay vazgeçeceklerini düşünmüyoruz.

Eskiden büyük devrimler sırasında saraylarını düşman askerlerine teslim eden, düşman süngülerini halklarının üstüne yönlendiren hükümdarlar bile görülmüştü. Ancak unutulmamalıdır ki bu hükümdarlar siyaset meydanında can verdiler ve daha da kötüsü, insanlığın lanet hafızasında yaşıyorlar. Hâkimiyet-i Milliye’nin affetmeyeceği birkaç ihanetçinin nereye kadar hoş görülebileceği açıktır. İşte bu yüzden gazetemiz, milletin egemenliğine musallat olmak isteyen kişilere karşı mücadele etmek için ortaya çıkmıştır.

Hâkimiyet-i Milliye’nin mücadelesi için daha fazla zaman gerekiyor. Meşrutiyetin, meclislerin, orada birkaç hamleyle çoğunluğu sağlayacak partilerin ve siyasî grupların arkasında, Anadolu’nun saf, endişeli, ağırbaşlı ve cömert, ancak her zaman azimli ve iradesine sahip vicdanını rehber edinen Hâkimiyet-i Milliye yaşayacaktır.

Hâkimiyet-i Milliye’nin üç büyük dayanağı var: Zeka, bilgi, vatanseverlik… Bunlar dışında hiçbir şeye dayanmıyor. Ulusal egemenlik; sermayelerin, boş siyasetlerin, nefretin, çıkarların veya geleceğe yönelik geçici heveslerin oyuncağı olamaz. Millet, özgür ve bağımsız yaşamak, yaşadığı sürece mutlu olmak ve gelişmek zorundadır. Egemenliğini bunun için kullanacaktır. Gazetemizin amacı da milletin bu ihtiyacını karşılamaktır.

İlk yazı işleri müdürlüğünü Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu) Bey‘in yaptığı Hâkimiyet-i Milliye, başlangıçta haftada 2 gün yayımlandı. 18 Temmuz 1920’den sonra haftada 3 gün, 6 Şubat 1921’den sonra da günlük olarak çıkarıldı.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilan edilmesinin ardından Hâkimiyet-i Milliye, yeni rejimin resmî yayın organı niteliği kazandı. 1934’te ismi değiştirildi ve Ulus adıyla yayımlanmaya devam etti.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılını coşkuyla kutlarken Atatürk’ün henüz birinci yılda gazetecilik hakkında söylediği bir sözle bu yazıyı bitirelim:

  • Gazeteciler, yasalara ve kamu yararına aykırı uygulamalara tanıklık ettikleri veya bunlar hakkında bilgi sahibi oldukları takdirde, gerekli yayını yapmalıdırlar. (1923)

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

Büyük Taarruz’u izleyen tek gazeteci olacaktı, “Yeni nişanlandım” diyerek Mustafa Kemal’in davetini reddetti

30 Ağustos: Cephede bile gazete okuyan bir ülkenin zaferi

Atatürk’ün okuduğu kitaplar: İşaretleyip not aldığı 195 eseri inceledik

Gazeteci Teodor Kasap’ın inanılmaz ama gerçek hikâyesi

Journo

Yeni nesil medya ve gazetecilik sitesi. Gazetecilere yönelik bağımsız bir dijital platform olan Journo; medyanın gelir modellerine, yeni haber üretim teknolojilerine ve medya çalışanlarının yaşamına odaklanıyor, sürdürülebilir bir sektör için çözümler öneriyor.

Journo E-Bülten