1982’de Diyarbakır’da gazeteciliğe başlayan Faruk Balıkçı, sıkıyönetim mahkemelerinde tanık olduğu işkenceleri, haberleştiremediği gerçekleri, köy boşaltmalarını ve sivillerin öldürüldüğü olayları anlattı.
Ayakları birbirine zincirlenmiş tutuklular, askerlerin komutlarıyla girilen mahkeme salonları, saatlerce kıpırdamadan oturtulan ve bayıldıklarında sürüklenerek dışarı çıkarılan insanlar… Gazeteci Faruk Balıkçı’nın 1980’li yılların Diyarbakır’ından hafızasında kalan görüntüler bunlar. Ancak onun için asıl zorluk yalnızca gördükleri değildi. Tanık olduğu işkenceleri, mahkeme salonlarında yaşananları ve tutukluların maruz kaldığı muameleyi haberleştiremiyordu. Çünkü o yıllarda Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, bazen gördüklerini yazamamak anlamına geliyordu.
Balıkçı, 1983 yılında Anadolu Ajansı’nda gazeteciliğe başladığında 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden üç yıl geçmişti. Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde ağır işkenceler yaşanıyor, siyasi tutuklular sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanıyordu. Balıkçı, bu duruşmaları izleyebilen az sayıdaki gazeteciden biriydi. Mahkemeye girebilmek için askerlerin gözetiminde sıraya diziliyor, avukatlar ve tutuklu yakınlarıyla birlikte uygun adımla yürütülüyordu. Duruşma salonunda fotoğraf çekmek yasaktı. Başını sağa sola çevirmek, tutuklularla göz teması kurmak, hatta yüksek sesle öksürmek bile mümkün değildi.
Bir yanda zincir sesleri arasında mahkemeye getirilen tutuklular, diğer yanda dışarı çıktığında günlük hayatına devam eden bir şehir vardı. Balıkçı, bu iki farklı dünyanın arasında gazetecilik yapmanın kendisinde yarattığı psikolojik yıkımı yıllar sonra bile unutamıyor. Gördüklerini anlatamadığı, yazamadığı günlerde doktora gitmek zorunda kaldığını söylüyor. O dönemin gazetecilik koşullarını ise tek bir cümleyle özetliyor: “Zincirlenerek geldiklerini, neler yapıldığını yazamıyorsun ki. Yazdığın anda alıp götürecekler seni.”
Sosyal medyada yapay zekâyla dönüştürülmüş fotoğrafların başlattığı 80’ler nostaljisinden yola çıkarak hazırladığımız “80’leri Bir de Bizden Dinleyin” söyleşi dizisinde, o yılları yalnızca fotoğraflardan değil, dönemin gazetecilerinin tanıklıklarından dinlemeye devam ediyoruz. Tuğrul Eryılmaz, Emel Armutçu, Sebati Karakurt ve Behzat Şahin’in ardından bu kez söz Faruk Balıkçı’da.
Balıkçı’nın anlattıkları, 1980’lerin Diyarbakır’ında sıkıyönetim mahkemelerinden başlayıp bölgenin köylerine uzanan bir gazetecilik hikâyesi. Diyarbakır Cezaevi’ndeki ölümlerin mahkemede gündeme geldiği anları, ölüm oruçlarına ilişkin tanıklıklarını, Cizre’nin Anılmış köyünün boşaltılmasını ve Silopi’nin Derebaşı köyünde altı sivilin öldürülmesinin ardından yaşananları anlatıyor. Celal Başlangıç’ın Yeşilyurt’taki işkence haberinin ardından bir yüzbaşının fotoğrafını çekmeye çalışırken kendisine doğrultulan silahı da unutmuyor. O gün duyduğu tehdit hâlâ hafızasında: “Eğer sen o deklanşöre basarsan ben de burada tetiğe basıyorum.”
Yıllar sonra, bütün fotoğraf arşivinin bulunduğu bilgisayarının, harddiskinin ve fotoğraf makinelerinin evinden çalınmasıyla meslek hayatının görsel hafızasını da kaybeden Balıkçı, geriye kalan tanıklıklarını anlatıyor.
80’li yıllarda haber yapmanın bedelini, 90’larda gazetecilerin öldürüldüğü dönemi ve bugünün basın özgürlüğü sorunlarını karşılaştıran Balıkçı için bütün bu deneyimlerden geriye kalan temel bir gazetecilik ilkesi var: “Her şeyden önce vicdan.”
Faruk Balıkçı ile 12 Eylül’ün Diyarbakır’ını, gazetecilerin tanıklık edip yazamadıklarını, kaybolan arşivleri ve geçmişten bugüne gazeteciliğin değişen koşullarını konuştuk.

Gazeteciliğe nasıl başladınız?
Liseyi bitirdikten sonra, çok genç yaşlarda başladım. Ben Ticaret Lisesi mezunu olduğum için, 10 parmak daktilo yazabiliyordum. Tanıdık bir aracılığıyla bir deneme süreci geçirdim. Raif Türk, Anadolu Ajansı’nın temsilciliğini yapıyordu, “Artık bizimle çalışabilirsin” dedi. 1982’de başladım.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası sıkıyönetim dönemi yaşanıyordu…
Evet. İlk işim tabii ki Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerini izlemekti. Siyasete de çok yabancı değildim. Çok önemli, tarihi duruşmaları izledim.
GAZETECİLER DE UYGUN ADIMLA MAHKEMEYE GİRİYORDU
12 Eylül deyince ilk akla gelen yerlerden biri Diyarbakır Cezaevi. PKK’nin büyümesinde, oradaki vahşetin etkisi olduğu yorumları yapılır. Siz oradaki tutukluların yargılanmalarına şahitlik ettiniz. Nasıl geçiyordu duruşmalar?
Sıkıyönetim Mahkemelerine gittiğimizde önce kimlik kartlarımızı alırlardı bizden. Bize bir kart verirlerdi. Beklerdik bir salonda. Avukatlar ve tutuklu yakınları gelirdi. Askerler bizi sıraya geçirirdi. Önde avukatlar, arkasında biz birkaç gazeteci, arkamızda da tutuklu yakınları. Üçerli sıraya geçerlik. Yanımızda askerler dizilirdi. Asker “devam edin” diye komut verirdi, biz uygun adımla —yani çok uygun adım olmasa da— yürürdük. Sırayla…

Tutuklulara uygulanan askeri düzen size de geçerliydi yani.
Tabii. Ondan sonra mahkeme kapısına giderdik. Ellerinde bir defter vardı, isimlerimizi yazarlardı deftere. O kimlikleri alır bir başka kimlik verirlerdi tek tek. Biz mahkeme salonuna girdikten sonra kesinlikle ne sağımıza ne solumuza bakabilirdik. Tutuklularla hiç muhatap olunmazdı. Yani öksürüğümüzü bile tutar ya da kısık sesle öksürmeye çalışırdık.
“SANIKLAR GİBİ OTURUYORDUK”
Fotoğraf çekebiliyor muydunuz?
Mümkün değil, fotoğraf çekmek yok. O duruşma salonuna girdikten sonra kesinlikle dışarı da çıkamazdık bitene kadar. Sabah başladıysa eğer heyet ara bile verse yine biz orada kalırdık, dışarı çıkamazdık, akşama kadar salondayız… Sanıklar gibi oturuyorduk. Sanıklar şöyle otururlardı; elleri dizlerinde, kafaları sağa sola dönmeden, karşıya bakarak, herhangi bir göz teması kurmadan. Saatlerce öyle oturduktan sonra bayılan, düşen tutuklular olurdu. O düşenleri askerler oradan sürükleyerek götürürdü.
Yaşadıklarını anlatabilen tutuklular oldu mu?
Bir duruşmada Mahmut Güvenç adlı bir PKK’li çıkıp “Ben her şeyi anlatacağım” dedi. “Şu anda” dedi “Yanımdaki asker beni tehdit ediyor. Şöyle söyle, iftira at diye.” Mahkeme heyeti hemen, “O bizi ilgilendirmez” dedi. Bunun üzerine Mahmut Güvenç tartışmaya başlayınca hakim, “Çıkarın bunu dışarı” dedi. O askerler Güvenç’i dışarı çıkardılar, coplarla nasıl vuruyorlar…
CEZAEVLERİNDE ÖLÜMLERİN İLK KABUL EDİLDİĞİ AN
Cezaevinde işkenceden ölenlerin durumu da mahkemede gündeme gelemiyor muydu?
“İki Muzaffer olayı” diye geçen, cezaevinde ölümlerin resmen ilk kabul edildiği hadise var… Bir gün PKK tutuklularından Muzaffer Ayata, “Diyarbakır Cezaevi’nde 40 tutuklu işkenceden hayatını kaybetti. Lütfen bunun araştırılmasını istiyoruz” çıkışı yaptı. Askeri savcı, onun da adı Muzaffer (Yararbaş) “Evet” dedi “Ama bunlar hepsi kalp krizinden ölmüştür.” İşte bunu söylerken cezaevlerinde ölümler ilk defa kabul edilmiş oldu. O dönem ben bunu yazdım, çıktı gazetelerde.
Nerede çıkabildi haberiniz?
Cumhuriyet’te.
“PSİKOLOJİM BOZULDU, DOKTORA GİTTİM”
Şahit olduklarınız siz gazetecilerin üzerinizde nasıl bir etki bırakıyordu? Yazamıyorsunuz, duyuramıyorsunuz…
Tutuklular getirilirken ayaklarında zincir vardı. Birbirlerine zincirli şekilde yürüyorlardı. Hatta mesela aralarında benim bir amcamın oğlu vardı, ben görüyordum ama o beni görmüyordu… Yani izliyordum. Ve böyle zincirler şakırdayarak yürürlerdi… (Duraksayarak, boşluğa bakarak anlatıyor)
Ben bu durumları görünce psikolojim bozuldu. Ya bunu çok fazla kişiye de anlatamıyorsun. Çıktığım zaman gidip işte arkadaşına anlatıyorsun, ona anlatıp rahatlamak… Anlatarak kendimi boşaltmak istiyordum. Doktora gittim hatta. ilaçlar verdi. O verdiği ilaçla da artık mahkeme salonlarında gözlerimi kapatmamak, uyumamak için kendimi zor tutuyordum.
O haberi yazdım ama… Yani 40 ölüm çıktı gazetede… Zincirlenerek geldiklerini, neler yapıldığını yazamıyorsun ki. Yazdığın anda alıp götürecekler seni.
İstanbul’da sıkıyönetim mahkemelerini izleyen gazeteciler Diyarbakır’a göre duruşma salonunda nispeten daha rahat hareket edebiliyormuş. Fotoğraflar çekebilmişler…
Karar açıklanacak dediler mi, “Tamam, fotoğraf serbest” denilirdi. O karar anının fotoğrafı çekilirdi, onun dışında çekilmezdi.
İzlediğiniz duruşmalar içinde tarihte en çok yer edenleri hangileriydi?
Ölüm oruçlarının ilan edildiği duruşmaları izledim. Hayri Durmuş’un, Kemal Pir’in son sözlerine tanık oldum. Kemal Pir, “Sizin mahkemenizin formaliteden öte bir şey olmadığını biliyoruz. Buraya gidip gelmemizin de o yüzden hiçbir anlamı yok. Ben bugünden sonra açlık grevine giriyorum” dedi. Bugünkü gibi aklımda.
(PKK’nin ilk kadrolarından Mehmet Hayri Durmuş, 14 Temmuz 1982’de Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki duruşmada, cezaevindeki işkence ve kötü muameleye karşı ölüm orucuna başladıklarını açıkladı. Eylem sırasında Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek yaşamını yitirdi. 14 Temmuz Ölüm Orucu olarak tarihe geçen eylem, Diyarbakır Cezaevi tarihinin önemli olaylarından biri oldu.)

Peki, bu tutuklu yakınlarıyla görüşebiliyor muydunuz, onlardan bilgi alabiliyor muydunuz? Alabilirseniz yayınlayabilir miydiniz?
Avukatlarla görüşebiliyorduk. O dönemin avukatları Mustafa Özer, Fethi Gümüş, Cemşit Bilek, Hüseyin Yıldırım aklıma gelenler.
Mahkemelerde izlediğiniz tutuklulardan daha sonra tahliye olduğunda görüşebildiğin kimse oldu mu? O dönemi konuşabildiğiniz, Diyarbakır Cezaevi’nde neler yaşandığını size anlatan…
Sakine Cansız’la Diyarbakır Cezaevi’ni konuştuk biraz.
DIŞARIDAKİ HAYAT: SANKİ HER ŞEY GÜLLÜK GÜLİSTANLIK
80’lerde Diyarbakır’da günlük hayat nasıldı peki? Cezaevi ve mahkemedeki durum ne kadar yansıyordu dışarıya?
Gazeteci olarak bir yandan o zulmü görüyorsun, hissediyorsun bir taraftan da dışarıya çıktığın zaman çok farklı bir hayat…12 Eylül gelmiş ama sanki güllük gülistanlık her şey. O iki hayat arasındaki fark ağır bir psikolojik baskı yarattı. İki farklı hayatı bir arada yaşamak. İkisinin arasında uçurumlar var. Hiç bilmiyordu insanlar. O iki hayatın arasında ikisini birden yaşayınca insanda çok büyük bir rahatsızlık yaratıyor.
“EĞER O DEKLANŞÖRE BASARSAN BEN DE TETİĞE BASARIM”
Bölge dışından gazetecilerle çalışma imkanınız oldu mu hiç?
Mesela birlikte haber yaptığım Celal Başlangıç vardı. O dönem Celal abi hep bölgedeydi. O geldiği zaman birlikte habere giderdik. Kendisi Cumhuriyet’te çalışıyordu. Celal abi bir haber yapmıştı, Yeşilyurt’ta köylülere dışkı yedirme olayı… (14-15 Ocak 1989 gecesi Cizre’nin Yeşilyurt köyünde güvenlik güçlerinin düzenlediği operasyon sırasında köylülere işkence yapılması ve dışkı yedirilmesi olayı)
O haberden sonra Yüzbaşı Cafer Tayyar Çağlayan savcılığa ifade verecek diye bir bilgi geldi bana. Ben de gittim adliyenin içerisinde bekledim onu, bir fotoğrafını çekeyim diye. İçeri girdi, yanında koruması var. Ben elimdeki makineyi kaldırdım, deklanşöre basacaktım, yanındaki yaveri de silahını bana doğrulttu. Onun da eli tetikte. “Eğer sen o deklanşöre basarsan” dedi, “Ben de burada tetiğe basıyorum. Basamadık tabii deklanşöre.
80’lerde gazetecilere nasıl bakılıyordu? Toplum nezdinde itibarları, statüleri bugüne göre farklı mıydı? O zamanlarda gazetecilik makbul bir meslek miydi?
Bence bugüne göre evet, daha makbul bir meslekti. Yani hem 80’lerde olsun hem 90’larda olsun. O günkü gazetecilikle yaptığın özel bir haberin çok daha bir anlamı vardı. Bugün o özel habercilik de çok kalmamış. Sonuçta internet yoktu. Bir özel haber yaptıysan bir tek sende çıkıyordu, daha değerliydi…

KÖY BOŞALTMALARIN İŞARET FİŞEĞİ: CİZRE ANILMIŞ KÖYÜ
İlk boşaltılan köyü, Cizre’nin Anılmış köyünü haber yapmışsınız O olayı anlatır mısınız?
Cudi eteklerinde Anılmış köyü. Kömür yatağı üzerine kurulu bir köydü. 1989 yılı, Şırnak-Nusaybin yolu üzerinde köylüler yolun kenarında oturmuşlardı. Onlara gidip sordum, “Hayırdır, burada niye oturuyorsunuz?” “İşte köyümüzü boşalttılar, Anılmış köyü” dediler.. Köye gittim. Yıllarca mezarlıkları bile ziyaret edemediler. Köylülerle birkaç sene önce yine görüştüm. Birçoğu Antalya’da kalıyor. Aradan kaç yıl geçti köylerine dönemiyorlar halen.
Köye ilk gittiğinde çektiğiniz fotoğraflar var mı arşivinizde?
Yok maalesef.
ÇALINAN ARŞİV…
Arşiviniz yok mu?
Çözüm sürecinde Kandil alanlarına gitmiştim. Cemil Bayık dahil olmak üzere görüşmeler yaptım sürece nasıl baktıklarını anlamak için. Kitap yazdım 2015’te, “Yaralı Yonca” diye. Diyarbakır’da o kitabın imza gününe gittim. Apartman görevlisi aradı, “Senin kapın açık, çabuk gel” dedi. Gittim baktım, benim tüm arşiv gitmiş. Tüm fotoğraflarımın olduğu bilgisayar ve harddisk ile iki fotoğraf makinem yok.
Başka bir şey çalınmış mıydı evden?
Yok hayır, başka bir şey çalınmamıştı.
Sadece onları almaya gelmişler anlaşılan…
Sadece onları almışlar. Diğer yerleri de biraz dağıtmışlar, sanki hırsızlık varmış gibi… Ben çalan adamın fotoğrafını buldum, emniyete bildirdim. Emniyet sonra bana döndüğünde “Biz bunu çıkaramadık, kim olduğunu bilmiyoruz, ismini tespit edemedik vs” dedi.
İLK SİVİL KATLİAMI…
Ama 80’lerde mesela çektiğin fotoğraflar çalıştığınız Anadolu Ajansı ve Milliyet’in arşivlerinde vardır değil mi?
Onların arşivlerinde vardır. O dönem dijital olmadığı için, çektiğimiz siyah beyaz fotoğrafları karta basıp gönderiyorduk genel merkeze, elimizde tutamıyorduk. Filmi uçağa gönderiyorduk, onlar banyoyu yapıyorlardı. Pek bir arşivimiz yok yani.
İlk boşaltılan köyün yanı sıra bir başka haberi daha anlatmak istiyorum. İlk sivil katliamı. 1989’da (16–17 Eylül 1989) Cudi’nin eteğinde bir yerde çatışma çıkıyor. Öğlen, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği (OHAL) bir açıklama yaptı; “Üç terörist öldürüldü” diye. Saat 1.00 oldu, yeni bir açıklama geldi; “9 terörist öldürüldü” diye. “Ya bunda bir şey var” dedim. Ben atladım Silopi’ye gittim. Derebaşı köyüne dedim giderken baktım aileler yürüyerek geliyor yolda, bağra çağıra. Direkt Kaymakamlığa gittiler. “Evlatlarımızın katillerini istiyoruz” dediler. Bağırmaya başladılar. O zaman Özel Tim’i de tanımıyoruz, bilmiyoruz. Tabii Özel Tim havaya ateş açtı. Herkes bir yere kaçıştı. Ben çektiğim filmi dedim gidip otobüse vermeye çalışırken bana saldırdılar sonra alıp karakola götürdüler.
Olay şöyle: Akşam bir çatışma çıkıyor, doğrudur. 3 PKK’li ölüyor. Sabah erken saatlerinde Derebaşı köylüleri üzüm, incir gibi mahsulleri Silopi’ye götürüp pazarda satacaklar, eşekleriyle katırlarıyla yola çıkıyorlar. Giderken Özel Tim bunların yolunu kesiyor. Diyor ki; “Sizin dün akşamki çatışmadan haberiniz var mıydı? Onlar 9 kişiydiler, 6’sı gitti, “biz 3’ünü bulabildik. Sizin diğer 6’sıyla ilişkiniz var.”
6 tane genci seçiyorlar köylülerden. Bunu köylüler anlattı bize; “Seçtiler, aldılar, karşı yakaya götürdüler, bir derenin içine. Ondan sonra silah sesi geldi.” Altı köylü öldürülüyor.
Hepsi sivil. Birinin üzerinde bir gün önce yatırdığı elektrik faturasının makbuzu çıktı. O dönemde Abdülkadir Aksu İçişleri Bakanı’ydı. “Bunlar teröristtir” dedi. Bu ilk sivil katliamıdır. Savcı da farkında. Konuştuğumuzda, “Evet” dedi “Aynen böyledir”, savcıyı da sürgün ettiler. O gün o devlet güvenlik görevlileri korundu, hiçbir soruşturma açılmadı. O bir ilktir, o günü sorumlular yargılanmış olsaydı belki ondan sonra böyle şeyler olamayacaktı. Bugün barışa daha yakın olacaktık. Silopi Derebaşı…
“HER ŞEYDEN ÖNCE VİCDAN”
Bugün bir yayın çıkarabilseniz ya da bir var olan bir yayında çalışıyor olsanız, nasıl bir yayın olmasını isterdiniz?
Ben mesleğimde hep şunu da düşünmüşümdür; her şeyden önce vicdan… Yani gazetecilik yaparken hep ben vicdanımın sesini dinleyerek haber yaptım. Bir yerde, her nere olursa olsun, bir yerde bir zulüm varsa onun üzerine gidilmeli diye düşünüyorum. O yüzden biz hep böyle sınırın uç noktalarında yaşadık, gittik geldik. Biraz da vicdanımızın sesini dinleyerek. Nasıl bir yayın olmasını isterim? Tabii ki her şeyden önce özgürlükçü bir yayın olmasını isterim. Objektif gazeteciliğin yapıldığı bir yayın olmasını isterdim. Yani insan haklarına önem veren, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe karşı olan, ayrımcı olmayan…
Gazeteciğin en çok kısıtlandığı dönem hangisiydi?
Yani şunu diyebilirim; tabii ki 90’larda gazetecilik yapmak çok zordu. Gazeteciler öldürüldü. Sabah muhabiri İzzet Sezer yanımda öldürüldü. Ama ben mesela 90’larda gidip Zeli’de yaptığım röportajı yayınlayabiliyordum. Bugün yaptığın bir haberle hemen yargılanabiliyorsun, tutuklanabiliyorsun. 2000’lerde, günümüzde birçok gazeteci tutuklandı. Veriler de zaten durumu ortaya koyuyor.
Peki gazetecilik bugün daha mı kolay?
Tabii habere ulaşmak bugünkünden çok çok daha zordu. Ama çok daha zevkliydi diyebilirim o yıllarda gazetecilik yapmak.

NEDEN “SEKSENLERİ BİR DE BİZDEN DİNLEYİN” SERİSİ?
Kısa süre önce sosyal medyada yeni bir salgın baş gösterdi. Kullanıcılar, yapay zekâ yardımıyla kendilerini 80’li yıllara “ışınladı”. O yılları yaşayarak tecrübe edenler, 80’li yılların sadece vatkalardan, permadan, abartılı makyajdan, iddialı aksesuvarlardan ibaret olmadığını hatırlatmakta gecikmedi.
Çünkü Türkiye’de 80’ler 12 Eylül darbesi, işkence, yargılamalar, tutuklamalar, sıkıyönetim uygulamaları ve bunların yol açtığı sorunlarla geçti. Biz de “80’leri bir de bizden dinleyin” diyerek sözü o yıllarda gazetecilik yapanlara bıraktık. Gerçekten meslek büyüklerinin dediği gibi “Bugün yaşadıklarımızı 80’lerde bile yaşamamış” mıydık?












