Behzat Şahin: Masa başı habercilik ayıplanırdı

PAYLAŞ:

Gazeteciliğe 80’lerin zorlu şartlarında başlayıp muhabirlik, editörlük ve yazı işleri müdürlüğü yapan Behzat Şahin; Cağaloğlu’ndaki haber dayanışmasını, tehlikeli gece ihbarlarını ve 18 yılın sonunda mesleği bırakıp meyhaneciliğe geçiş sürecini anlattı.

80’leri Bir de Bizden Dinleyin söyleşi serisinde, Türkiye’nin yakın tarihine gazetecilerin tanıklıkları üzerinden bakmaya devam ediyoruz. Tuğrul Eryılmaz, Emel Armutçu ve Sebati Karakurt’un ardından bu kez sözü Behzat Şahin’e bırakıyoruz.

1983’te Mersin’de yerel basında gazeteciliğe başlayan Şahin’in yolu daha sonra İstanbul’a, Cumhuriyet gazetesinin gece muhabirliğine uzandı. Muhabirlikten editörlüğe, yazı işleri müdürlüğünden haber yöneticiliğine farklı görevlerde çalışan Şahin, 18 yılın ardından gazeteciliği bırakarak meyhaneciliğe geçti.

Şahin’in anlattığı 80’ler, yalnızca darbe sonrasının baskılı siyasi atmosferinden ibaret değil. Cağaloğlu’nda birbirine birkaç sokak mesafedeki gazetelerin gece muhabirleri, telsizden gelen bir ihbarla İstanbul’un bir ucundan diğerine koşuyor; rakip gazetelerde çalışmalarına rağmen gerektiğinde birbirleriyle haber ve fotoğraf paylaşıyordu. Şahin’in hafızasında o dönemin gazeteciliğini bugünden ayıran en belirgin çizgilerden biri de bu: “Olay yerine bizzat gidilirdi; masa başı habercilik ayıplanırdı.”

“80’leri Bir de Bizden Dinleyin” serisinin bu bölümünde Behzat Şahin’le yerel basından Babıali’ye uzanan yolculuğunu, gece muhabirliğini, gazeteciler arasındaki dayanışmayı, tehlikeli haber takiplerini ve gazeteciliği neden bıraktığını konuştuk.

Sen yerelde başladın gazeteciliğe değil mi? Nerede okudun, mesleğe nasıl adım attın?

Liseyi bitirdikten sonra 1983 yılında Mersin’de başladım gazeteciliğe. Yerel basında ve ulusal basının Mersin temsilciliğinde çalıştım ilk yıllarda.

Hangi gazeteydi?

O zaman Bulvar Gazetesi vardı; Haldun Okdemir Mersin büro şefiydi, maalesef kaybettik kendisini. Onunla çalışmaya başladım. Fotoğraf çekmeye falan gönderiyordu beni. Daha sonra Tankut Tufan’ın yerel Son Haber Gazetesi, Bölge Gazetesi Çukurova Gazetesi gibi yayınlarda çalıştım. Daha sonra o yılların yüksek tirajlı Güneş Gazetesi’nin Mersin bürosunda işe başladım. Şefimiz Ali Adalıoğlu’ydu; kendisi çok iyi bir gazetecidir, mesleği hâlâ sürdürüyor.

CELAL BAŞLANGIÇ İLE ULUSAL MEDYAYA

Sen alaylı dediğimiz gazetecilerdensin o zaman

Evet, gerçi gazetecilik okuyacaktım o zamanki adıyla Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde Gazetecilik bölümünü kazandım ama gitmedim. Zaten çalışıyordum, üniversite sınavına askerliği tecil ettiririm diye girmiştim. Sonra tecili uzatmak için bir daha sınava girdim Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni kazandım. Ama ikinci seferde işler beklediğim gibi gitmedi. Askeriye benden öğrenci belgesi istedi; üniversite de öğrenci belgesi vermek için askerlik tecil belgesi istedi. Çözümsüz bir problem. Sonuçta beni alıp askerliğe götürdüler.

Sonra askerlik yaparken sınava tekrar girdim; hiç değilse istediğim bölümü okuyayım diye. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü kazandım. İdealim İstanbul’a gelip Cumhuriyet’te çalışmaktı. Gazetecilikle devrim filan yapılır zannediyordum o zamanlar. Cumhuriyet de o dönem göreceli olarak öyle zannettiğim bir gazeteydi. Celal Başlangıç o sırada Cumhuriyet’in Adana temsilcisiydi. Celal Abi’ye gittim, kendisi aracı oldu. İstanbul Haber Servisi’nin başında Erhan Akyıldız vardı. Geldim, onunla görüştüm ve gece muhabiri olarak Cumhuriyet’te başladım.

Hemen kadroya aldılar mı seni?

Yok canım! 3-4 yıl boyunca ne kadrosu? Bırak kadroyu, birkaç ay para vermediler!

3-4 yıl çok uzun bir süre. Peki nasıl geçiniyordun?

Geçinemiyorsun ki!

Peki niye devam ettin?

Gözümüze gelmiyordu, nihayetinde sevdiğim işi yapıyordum. Başka iş bilmiyorsun ki, yapacak bir şey yok. Hatta “Mersin’e mi dönsem?” diye düşündüğüm zamanlar da oldu. 3-4 ay sonra ufak tefek bir para vermeye başladılar.

Ama kadro yine yok, değil mi? Elden para veriyorlar.

Kadro yok tabii. Cumhuriyet’e girip insanları tanımaya başlayınca öyle devrim falan yapılacak bir durum olmadığını da anladım.

Gece Muhabirleri Cumhuriyet Gazetesinde… Soldan sağa oturanlar: Orhan Can (Hürriyet), Burak Ersemiz (Hürriyet), Mevlüt Yüksel (Sabah). Soldan sağa ayaktakiler: Mustafa Şapçı, Nezih Gürol (Milliyet), Bülent Ön (Cumhuriyet Gazetesi gece sorumlusu), Kemal Demirkanlı (Güneş), Muharrem Aydın, Behzat Şahin (Cumhuriyet), Erkan Avcılar (Milliyet).Yer: Cumhuriyet Cağaloğlu merkez binası. Bu fotoğrafın devamı ve hikayesi için: Orhan Can’ın basın anılarını derlediği Arkagüverte.com

“BİR OLAY OLURSA HEMEN ORAYA GİDİYORUZ”

İşleyişi anlamak için soruyorum. Sen her gün işe gidip gelmeye devam ediyorsun ama…

Gece muhabiriyim sonuçta. Fahrettin Kerim Avcı vardı; o gece muhabiriydi, ben gelince iki kişi olduk. Sonra Fahrettin askerlik durumu yüzünden ayrılmak zorunda kaldı, tek kaldım. Yıllarca Cumhuriyet’in tek gece muhabiri olarak çalıştım.

Temel olarak görevin neydi?

Merkezde telsiz dinliyoruz. Bir olay olursa hemen oraya gidiyoruz. Ben 1987’de başladım Cumhuriyet’e. O dönemlerde yargısız infazların, polis suikastlarının ve korsan gösterilerin yoğunlaştığı zamanlardı. Cağaloğlu dönemiydi, tüm gececiler hepimiz bir aradaydık. Üst sokakta Milliyet, diğer tarafta Hürriyet ve Güneş vardı. Haber dayanışması yapardık. “Haber atlatma” hırsından ziyade dayanışma vardı. Mesela ertesi gün sınavım olduğunda gececi bir arkadaşı arardım; “Sınavım var, ben ders çalışacağım” derdim. O birkaç kare fazla çekerdi, sabah da fotoğrafları toplardım.

Değişik açılardan birkaç tane daha çekiyor, sana veriyor yani.

Evet, öyle bir dayanışma vardı aramızda.

 Cem Uzan, 1992 yılında alacaklarını tahsil edemediği gerekçesiyle icra memurlarıyla birlikte Cumhuriyet gazete binasına ve matbaaya fiilen el koymaya çalıştı. Gazete çalışanları ve okurları bu baskını engellemek için Cumhuriyet’in demir kapısı önünde barikat kurdu. Behzat Şahin barikatta demir kapının üzerinde, fotoğrafı gazetenin foto muhabirlerinden İbrahim Günel çekti.

KORSAN GÖSTERİ YA DA SUİKAST HABERLERİ İLK BİZE GELİRDİ

Cumhuriyet öncesine dönelim. Yerel basın deneyimini merak ettim. Mersin’deki haber takibi nasıldı peki; çalışma koşulları nasıldı?

Orada yerel muhabirsin. Belediye, polis, adliye, valilik bültenlerini takip ediyorsun. Resmi haberler dışına çıkmak pek mümkün değildi ama o dönem Kürt bölgelerinden Mersin’e yoğun bir göç başladı. Mersin’in çeperlerinde yeni mahalleler oluşuyordu. O mahallelerle ilgili röportajlar yapıyordum, Çukurova Gazetesi’nde yayınlanıyordu.

Sıkıyönetim dönemi bitmiş miydi o zaman?

Ağırlığı hâlâ hissediliyordu. İstanbul’a geldiğimde sıkıyönetim mahkemeleri hâlâ devam ediyordu. Ben gece muhabiri olduğum için o sürece çok denk gelmedim. Ama Devrimci Sol’un etkin olduğu dönemlerdi. Biz taraf tutmadığımız ve haber kaynağımızı açıklamadığımız için korsan gösteri ya da suikast haberleri ilk bize gelirdi. Bir gün yine bir ihbar geldi: “Üç haini cezalandırdık, cesetleri Yenibosna’da” dediler. O zamanlar Yenibosna bomboş bir araziydi. Sebati Karakurt o dönem Güneş gazetesinin gece muhabiriydi. Gece vakti ikimiz düştük yollara ama tarif edilen yerde cesetleri bir türlü bulamadık. Polise aradık artık “Böyle bir ihbar geldi” diye. Onlar da epey bir aradı. Arabada beklerken uyuya kalmışız. Sabah telsizin bağırtısıyla uyandık; bütün gazeteciler ve polisler etrafımızda, bedenler hemen yanımızda duruyor. Gece karalığında görmemişiz!

O dönem Başaran kardeşler gibi gazetecilerin haber için çağrılıp öldürüldüğü olaylar yaşanmıştı. “Acaba bize yem mi atıyorlar?” diye tedirgin olmuştuk. Zifiri karanlıkta elimizde fener bile yoktu. Öyle hızla haber heyecanıyla gitmiştik.

ÇETİN ALTAN’IN YAZISINI CÜZDANIMDA TAŞIYORDUM

Haber heyecanını mesleğin ilk yıllarında ustalar aşılıyor genellikle. Sana yol gösteren, rehber edindiğin isimler kimlerdi?

Çetin Altan’ın yazdığı bir yazı vardı. Gazeteciliğe başladığım dönemlerde onu kesip cüzdanımda taşıdığımı hatırlıyorum. Yazının başlığı “Genç Gazeteciye Öğütler” gibi bir şeydi, mealen söylüyorum “Yaptığın işi öyle iyi yap ki, o işin en uzmanı ol, yıllar sonra üstüne kitap yaz” diyordu. Ben demek ki çok iyi bir gazeteci olamadım, gazetecilikle ilgili bir kitabım yok. Sonradan meyhaneci oldum, bir meyhane kitabı yazdım ama. Öğüdünü tuttum sayılır; ne iş yapıyorsan en iyisini yapıp kitabını yazacaksın. Hobilerimle ilgili de yazıyorum. Halen Yacht Türkiye Dergisi’ne deniz yazıları yazıyorum, köşemin adı da Cibalikapı Balıkçısı. Bir de diken.com.tr’ye 15 günde bir “Meyhane Köşesi” başlığı altında mahalle meyhanelerini yazıyorum…

EVRENSEL’İN İLK EKİBİ

Cumhuriyet’ten sonra nerelerde çalıştın?

Celal Başlangıç da benim için çok önemli bir figürdü. Sonra Cumhuriyet’te uzun yıllar birlikte çalıştık.

Evrensel kurulurken Celal Başlangıç ve Yurdagül Erkoca’ya teklif gitti. Onlar da beni istihbarat şefi olarak kadroya çağırdı. Ertuğrul Kürkçü, Saruhan Oluç, Celal Üster gibi isimlerden oluşan harika bir kadroydu. Ancak çıktıktan bir ay sonra görüş ayrılıkları sebebiyle ayrıldık. Künyede adım bir süre daha devam etti çünkü sarı basın kartı gerekiyordu. Yani ayrılışımızda kırgınlık yoktu.

Sonra Mavi Radyo’ya geçtim, haber müdürlüğü yaptım. Fakat yönetimsel anlaşmazlıklar yüzünden oradan da ayrıldım.

Ardından Hürriyet grubunda çıkan Gazete Pazar projesinde yer aldım. O kapanınca Lezzet dergisine geçtim. Yemek sektörüyle ilk profesyonel ilişkim orada başladı. Sonra Prizma programında, TV8’in kuruluş aşamasında haber merkezinde gece ve gündüz editörlükleri yaptım. TV8’de yönetim değişince işten çıkarıldık. Tazminatımla bir süre kendime izin verdim. Artık holdinglerin eline geçmiş bir medyada gazetecilik yapmak istemiyordum. Bir gün arkadaşımla rakı içerken “Meyhane açmak istiyorum” dedim, o da destek oldu ve meyhaneci oldum. 18 yıllık gazetecilik hayatımdan sonra 25 yıldır meyhanecilik yapıyorum.

ESAS OLAN HABERDİR

Artık basın sektörünü dışarıdan izliyorsun gerçi ama bugün ile 80’yi yılları patron-gazeteci ilişkisi karşılaştırmanı istesem?

Temel fark şu: Eskiden patron da gazeteciydi, aynı dili konuşabiliyordun. Haber odaklı çalışıyordun. Olay yerine bizzat gidilirdi; masa başı habercilik ayıplanırdı. Sonra gazeteler holdinglerin eline geçti. Şimdiki halini söylemeye gerek bile yok. Çoğu gazetenin, televizyonun haberi tek elden. Habercilik teknolojinin gelişmesiyle tamamen masa başına döndü.

Diyelim ki gazeteciliğe dönmek gibi bir isteğin oldu; bugün nasıl bir yayın organında çalışmak isterdin?

Esas olan haberdir. Yayın organı yalnızca objektif haberi vermeli, yorumu okuyucuya bırakmalı. Ama tabii ki seçtiğin haberle bile bir bakış açısı sunmuş oluyorsun. Yine de bağımsız, sadece doğru haber veren bir yayına ihtiyaç var. Ancak bugünün ekonomik koşullarında ve internet haberciliğinde böyle bir kadroyu besleyecek finansal imkanlar maalesef kalmadı.

NEDEN “SEKSENLERİ BİR DE BİZDEN DİNLEYİN” SERİSİ?

Kısa süre önce sosyal medyada yeni bir salgın baş gösterdi. Kullanıcılar, yapay zekâ yardımıyla kendilerini 80’li yıllara “ışınladı”. O yılları yaşayarak tecrübe edenler, 80’li yılların sadece vatkalardan, permadan, abartılı makyajdan, iddialı aksesuvarlardan ibaret olmadığını hatırlatmakta gecikmedi.

Çünkü Türkiye’de 80’ler 12 Eylül darbesi, işkence, yargılamalar, tutuklamalar, sıkıyönetim uygulamaları ve bunların yol açtığı sorunlarla geçti. Biz de “80’leri bir de bizden dinleyin” diyerek sözü o yıllarda gazetecilik yapanlara bıraktık. Gerçekten meslek büyüklerinin dediği gibi “Bugün yaşadıklarımızı 80’lerde bile yaşamamış” mıydık?

 ** Kapak Fotoğrafı: Cumhuriyet Gazetesi’nde Behzat Şahin imzasıyla yayınlanan 1990’da gerçekleşen Hiram Abas suikastı haberi.

YAZAR HAKKINDA:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi mezunu. Üniversite yıllarında Abra ve Patika adlı dergilerin yayımlanma süreçlerinde yer aldı. Bir süre Sol Yayınları’nda editörlük yaptı. Gazeteciliğe GazetePazar’da başladı; ardından Hürriyet, Habertürk – Yarın gazetelerinde, Picus Edebiyat Dergisi’nde, Sabah ve Habertürk dergi gruplarında ve Bianet haber sitesinde çalıştı.