“80’lerde yasaklı konular belliydi, bugün belirsizlik herkesi korkutuyor”

PAYLAŞ:

Gazeteci Murat Çelikkan, “80’lerde Gazeteci Olmak” söyleşi dizisinin final bölümünde, 12 Eylül darbesinin ardından gazeteciliğe adım attığı yılları, Nokta Dergisi’nde sansürle mücadeleyi ve dönemin dayanışma ruhunu anlatıyor. Çelikkan, 1980’lerde yasaklı konuların daha belirgin olduğunu vurgulayarak bugünkü medya düzenine ilişkin, “Araştıran, soru soran gazeteciye yer yok” değerlendirmesinde bulunuyor.

Murat Çelikkan, Nokta Dergisi’nde yazdığı bir cümleyi haberde tutabilmek için verdiği “dişe diş” mücadeleyi hâlâ hatırlıyor. Haberler hazırlanıyor, ardından editoryal ve hukuki denetimden geçiyordu. Derginin kapatılması kaygısı, gazetecilerin neyi nasıl yazabileceğini de belirliyordu. Buna rağmen Çelikkan, o yılları yalnızca sansürle hatırlamıyor. Yaptıkları haberlerin bir işe yaradığı duygusu, ekip içindeki dayanışma ve daha özgür bir gelecek umudu da belleğinde yerini koruyor.

Gazetecilikle ilk bağı 1980’de Demokrat gazetesinde kurulan Çelikkan’ın hazırlıklarına katıldığı dergi, 12 Eylül darbesiyle yayımlanamıyor. Kendisi de hapse giriyor. Fiilen gazeteciliğe dönüşü ise 1983’te Nokta’da oluyor.

“80’lerde Gazeteci Olmak” söyleşi dizisinin finalinde Çelikkan’la darbe sonrasında haberciliğin sınırlarını, medya patronlarının etkisini, sendikasızlaşmayı ve bugünün gazetecilik ortamını konuştuk. Geçmişi baskıdan arınmış bir dönem olarak anlatmıyor. Ancak bugün gazetecilerin, ne zaman ve hangi haber nedeniyle hedef alınabileceklerini kestiremedikleri bir ortamda çalıştıklarını vurguluyor.

“80’li yılların yasaklı konuları belliydi, bugünkü baskı ortamı belirsizliği ile herkesi korkutuyor” diyen Çelikkan, bu değişimin toplumun haber alma hakkını da doğrudan etkilediğini söylüyor.

Sizin aile esleği gazetecilik bildiğimiz kadarıyla…

Annem ve dedem gazeteciydi. Ben üniversite döneminde 1980 yılında Demokrat Gazetesi’nde başladım sayılır. Aslında fiilen gazetecilik yamadım. Benim işim bir ekiple beraber Demokrat Gazetesi’nin kapatıldığı koşullarda onun yerini alacak bir dergi hazırlığıydı. Dergiyi hazırladık hatta İstanbul’da Hür Dağıtımla dağıtım anlaşması da yaptık. Sonra 12 Eylül askeri darbesi geldi. Ben de hapse girdim. Fiilen tekrar gazetecilik yapmaya başlamam ise 1983 yılında Nokta Dergisi’nde oldu.

 Başladığınız dönemde size yol gösteren, gazeteciliği öğreten isimleri düşündüğünüzde aklınıza kimler geliyor?

Vallahi hiç kimse gelmiyor. Biz Mustafa Sönmez ile birlikte, onun yönetiminde Nokta Dergisi’nin ekonomi sayfalarını hazırlıyorduk. Genç ve yeni bir ekipti, her ne kadar aralarında gazetecilik eğitimi görmüş akademisyenler olsa da o dönem için ‘’ustam’’ diyebileceğim kimse yoktu. Ama doğal olarak Mustafa’nın yardımını gördüm. Onun kafası haberciliğe daha yatkındı ve daha yaratıcıydı. Bu arada dönemin telex, dizgi ve daktilo dönemi olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

Daha sonra Hürriyet Gazetesi’nde çalışırken, arkadaşım ve yöneticim Neyyire Özkan’dan çok şey öğrendim.

 Yazgülü Aldoğan, Murat Çelikkan köşede Mustafa Sönmez
Yazgülü Aldoğan, Murat Çelikkan köşede Mustafa Sönmez

 1980’ler deyince aklınıza ilk ne geliyor? O dönemi nasıl hatırlıyorsunuz? Son dönemlerde 80’ler, 90’lar nostaljisi yayıldı. Günümüzde yaşadığımız siyasi, kültürel ve ekonomik krizden kaçışın yollarından biri gibi artık. Bir gazeteci olarak darbe yılları sizin için nasıldı?

Ben darbe sırasında ve hemen sonrasında gazetecilik yapmadım. Eminim esas zorlu dönem oydu. Ama solcular için, hele de eli kalem tutuyorsa iki iş seçeneği vardı. Reklamcılık ya da gazetecilik. O zaman reklamcılığı kapitalizmle özdeşleştirip, mücadeleye devam etmek için gazeteciliğe meylettim. Bu ikisinin iki zıt kutup olmadığını anlamam zaman aldı. Ercan Arıklı, 1983 yılında Yayın Yönetmeni Canan Barlas olan Nokta ve İnsanlar Dergisi’ni haftalık haber dergisine dönüştürme hazırlığındaydı. Mustafa’ya teklif gitmiş, o da beni aradı ve ‘birlikte çalışalım’ dedi. Ben gidip bir ekonomi haberi yazdım. Adil Özkol, ‘tamam’ dedi;i ve işe başladım. 80’ler gazetecilik açısından benim için çok olumluydu. Nokta iddialı bir dergiydi ve yaptığımız haberlerle işe yarar bir şeyler yapma duygusu yaşıyorduk. Hem umut hem de mücadele yıllarıydı. Güzel bir ekipti. Dayanışma, pek çok arkadaşımın siyasi nedenlerle ceza evinde olması, bir baskı ve korku rejiminin ilk günlerindeki kadar ağır olmasa da hala sürdüğü bir ortamda çok kıymetliydi. Tabii sadece biz değil, Ercan Bey ve derginin yönetimi de başlarına bir şey gelmesini, derginin kapatılmasını istemiyordu. Yoklaya yoklaya ilerledik, giderek Nokta o dönem için sıra dışı işler yapmaya başladı. Ancak yazdığımız yazıların bazıları, doğrudan Hilmi Yavuz’a gidip muteberleştiriliyordu, yazdığımız her şeyi avukat olan Adil Özkol titizlikle okuyordu. Adil Bey ilerici ve hoş bir insandı, aile dostuydu ama ben onunla bir cümleyi yazıda tutabilmek için dişe diş mücadele verdiğimi hatırlıyorum. ‘’Daha büyük bir iyiliğe’’ hizmet etmek için iş bölümünde ona da bir tür sansürcülük düşmüştü. Nokta ile yakın zamanlarda İnsan Hakları Derneğinde de çalışmaya başladım. Bu iki ‘iş’’ benim için darbede yaşananlar açısından bir terapi süreci oldu. 

Güldal Kızılderili, Murat Çelikkan, köşede Ali Öz.
Güldal Kızılderili, Murat Çelikkan, köşede Ali Öz.

 Gazetecilik günümüzde iktidar yanlısı medyanın kahir ekseriyet haline gelmesiyle çok makbul bir meslek değil.  1980’lerde gazetecilerin toplum nezdinde statüsü neydi?

Bugünle karşılaştırılınca çok daha muteber bir meslekti. Gazeteciler tam anlamıyla olmasa da bir 4. kuvvet işlevi görebiliyordu. Ama yayıncılık Türkiye’de istisnalar hariç her dönem devlet ve patrona bağlı yapılıyordu. Yani ilk haber yazmaya başladığınız andan itibaren kamu ve toplum kadar devlet ve patronu ve de reklam vereni düşünmek gerekiyordu. Böylece hemen otosansürle tanışmış oluyordunuz. Ancak bu, ne kadar olumsuz olursa olsun yaratıcılığı da besliyordu. O dönem, asla ulaşamayacağınız siyasetçiler, akademisyenler, sanatçılar, bürokratlara ulaşabilmeyi sağlayan bir meslekti. Ve bağımsız haber yaptığınız da olabiliyordu. Aslına bakılırsa 12 Eylül sonrası aynı zamanda gazeteciliğin bağımsızlığını ve tutarlılığını yaratma ve koruma mücadelesi olarak da geçti. Bugün gerçekten haber yapacak, toplumu bilgilendirecek ve dolayısıyla demokratik bir toplumda denetleme görevini destekleyecek gazeteciliğe niyetlenenin vay haline.  80li yılların zorlanan tabuları belliydi. İşçi sınıfı mücadelesi büyük darbe almıştı, 24 Ocak Kararları, her ne kadar bugün liberalleşme olarak adlandırılsa da, işçi sınıfını bastırıp, ucuz emek gücüyle tekellerin önünü açan bir dizi karardı. Siyasette de işkenceden, cezaevi koşullarına, idamlardan, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne büyük bir demokratikleşme hedefi karşımızdaydı. Her türlü baskı ve sansüre rağmen, bugünden daha özgür bir ortamdı. Her şeyin daha iyiye gidebileceğine dair bir umut ve mücadele vardı. Bugün de mücadele var. Ama baskı, iş kaybetme korkusu, cezaevi tehdidinin yanı sıra, zorlama devirlerle iktidar yanlısı bir medya yaratıldı ve  gazetecilik öldürüldü. Araştıran, soru soran gazeteciye yer yok. Artık tetikçiler, propagandistler, iktidara sorularıyla pas verip sorgulamayan gazeteciler var çoğunlukla. İktidar blokunun egemenliğini sarsabilecek her konu tabu. 80’li yılların yasaklı konuları belliydi, bugünkü baskı ortamı belirsizliği ile herkesi korkutuyor. Hiç beklemediğiniz anda kendinizi parmaklıklar ardında bulmanız çok kolay.

Gazetecilik mesleği internetin yaygınlaşmasıyla büyük bir değişime uğradı. 80’lerde gazetelerin yapısı, işleyişi nasıldı? Bir haberin manşet olup olmayacağına nasıl karar verilirdi? Haber toplantıları nasıl yapılırdı?

Gazete ve dergi yayıncılığı oldukça hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Ve aslında editörlük adı altında gizli bir sansüre de tabiidir. Bir haber, nadiren okuyucuya ilk yazıldığı haliyle ulaşır. Şef, editör, yazı işleri, ve yazı işleri müdürü veya yayın yönetmeni haber üzerinde tasarruf hakkına sahiptir. Hangi haberin yapılacağı, hangisinin yayının neresinde yer alacağına gazeteciler nadiren karar verebilir. Nokta bu anlamda daha demokratik bir ortamdı. Bölüm editörleri ve yazı işleri (ve de patronun) katıldığı toplantılarda konu belirlenir, ya da önerilir sonra hazırlanır, en sonunda da hem editoryal hem de hukuki olarak kontrolden geçerdi. Bu hiyerarşi ister muhalif ister ana akım medya olsun hep vardır. Habercilik demokratik bir iş değildir. Tabii ki sansür ve otosansürle mücadele etmek gerekli ama farklı sansür mekanizmaları hep vardır. 

Meslek hayatınızın en zor haberi ve unutamadığınız haberiniz hangisi? Mesleğinizden dolayı tehdit edildiğiniz, saldırıya uğradığınız oldu mu? 

Çok hatırlamıyorum. 80’ler toplum ve kurumların çok kapalı olduğu bir dönemdi. Hoş bu bugün de geçerli. Şeffaflık Türkiye’ye pek uğramadı. Benim en zorlandığım haberler genellikle o dönem TÜSİAD haberleri olurdu. TÜSİAD, önemli bir aktördü, toplantıları kapalı yapılırdı ve açıklama yapılmazdı. Ancak tanıdığınız iş insanları üzerinden haber alabilirdiniz. Ben Ankara’dam geldiğim için iş dünyası ile ilişkilerim çok yaygın değildi. Toplantı çıkışlarında haber almak için dönemin başarılı ekonomi muhabirleri Neşe Düzel, Gülçin Telci ile rekabet etmek gerekirdi ve bu imkansızdı. Özellikle Anka Ajansı için çalışırken zorunlu olarak duyma yetimi geliştirdim. Onların yaptığı konuşmaları dinleyip, duyarak haber yazmaya başladım.Bir de Yeni Gündem Dergisi’nde nedense kaybettiklerimizin ardından yazı yazma işi bana düşmüştü. Radikal’de yazarlık yaparken de 1915 için Ermeni Soykırımı demek için çok takla atmıştım.

 Bugünkü gazeteciliğin hızını gördüğünüzde 1980’lerdeki gazetecilik size nasıl geliyor? Artık daha kolay bir meslek mi?

Bence hem evet hem de hayır. Bazı verilere ulaşmak tabii daha kolay. Ancak gazeteciliğin önemli fonksiyonlarından biri de İngilizce adıyla bir tür  ‘gate keeping’’ dir. Belki kapı nöbetçiliği diyebiliriz. Yani haber olarak önünüze gelen her bilgiyi doğrulama mümkün olduğunca gerçeği yansıtmasına çalışmak. Teknolojik gelişme, bu fonksiyonun göz ardı edilmesine neden oldu. Her kes önce sosyal medyada sonra televizyon ve yazılı basında her iddiayı ve yalanı istediği gibi yazabiliyor. Bu da kamu açısından bilgiye ulaşmada ciddi bir zorluk yaratıyor. O kadar çok ve o kadar sık yalan söyleniyor ki neyin doğru olduğundan insanlar şüpheye düşüyor. Gerçek ve yalan, doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaştırılıyor.

 Gazeteci ve medya patronları ile siyaset ilişkisi bugüne benziyor muydu? Gazetelerin ekonomik yapısı bugünden farklıydı? Gazetenin ve gazetecinin bağımsızlığı açısından dün ve bugün nasıl farklılaştı?

Daha önce de dediğim gibi gazeteci pek çok faktörü göz önünde bulundurarak haber yapmak zorunda. Devlet, Patron, Reklam veren, Toplum; O zamanda patronla ve patronun iş çıkarlarıyla ilişkili haber yapmak intihar demekti. Sadece patronlar bugüne göre iktidardan bir nebze daha bağımsızdı. Hiçbir iktidar muhalefet istemez, ama hiçbiri bugünkü kadar patronlar ve yargı aracılığıyla medyayı böylesine maymun etmemişti. 12 Eylülle sendikaların yok edilmesi bence gazeteci bağımsızlığı açısından en büyük darbedir. Daha sonra da işyerinde sendika örgütlemek isteyenler yasaları hiçe sayarak toplu olarak işten çıkartıldı. Yine de dün tabii ki daha fazla sayıda bağımsız gazeteci vardı. Bugün de çok sayıdalar ama ya işsizler, ya başka iş yapıyorlar ya da bazı dijital medya organlarında az maaşla çalışabiliyorlar. Geri kalanlar dan propagandist olmayanların başında ise ceza tehdidi ve cezaevi devam ediyor. Sonuç olarak bugün toplum medya üzerinden haber alma hakkından yoksun. Yazılı basının eski etkisi yok, televizyon ise bilindiği gibi daha çok eğlence sektörü tahakkümü altında. Bırak bağımsız haberciliği, habercilik bile yok. Daha çok bir propaganda aracı. Haber almak isteyenler çeşitli bağımsız dijital kanallardan bilgi toparlamak zorunda.

NEDEN “SEKSENLERİ BİR DE BİZDEN DİNLEYİN” SERİSİ?

Kısa süre önce sosyal medyada yeni bir salgın baş gösterdi. Kullanıcılar, yapay zekâ yardımıyla kendilerini 80’li yıllara “ışınladı”. O yılları yaşayarak tecrübe edenler, 80’li yılların sadece vatkalardan, permadan, abartılı makyajdan, iddialı aksesuvarlardan ibaret olmadığını hatırlatmakta gecikmedi.

Çünkü Türkiye’de 80’ler 12 Eylül darbesi, işkence, yargılamalar, tutuklamalar, sıkıyönetim uygulamaları ve bunların yol açtığı sorunlarla geçti. Biz de “80’leri bir de bizden dinleyin” diyerek sözü o yıllarda gazetecilik yapanlara bıraktık. Gerçekten meslek büyüklerinin dediği gibi “Bugün yaşadıklarımızı 80’lerde bile yaşamamış” mıydık?

YAZAR HAKKINDA:

Gazetecilik mesleğine 1998 yılında Radikal Gazetesi’nde başladı. Ardından Vatan Gazetesi ile internet haber siteleri Gazete Duvar, Kısa Dalga ve Artı Gerçek’te editörlük ve yöneticilik yaptı.