80’lerde gece muhabirliğiyle mesleğe başlayan Sebati Karakurt, “Beş kişi gece olan bir olayı görmezse o olay yok” diyerek anlatıyor o günleri. “Hasbelkader” başladığı gazeteciliği, muhabirler arasındaki dayanışmayı ve duş yapılmak istendiği için çöpe atılan 30 yıllık fotoğraf arşivini konuştuk.
Elinde bir fotoğraf makinesi, aklında dünyayı gezme hevesi vardı. Gazeteci olmak gibi bir planı yoktu. Lisede bir eylemi fotoğrafladı, çektiği kare Cumhuriyet’te yayımlandı; o gazeteyi saklamadı bile. Sebati Karakurt’un “hasbelkader” başladığını söylediği meslek hayatı, 80’lerde İstanbul’un yangınlarına, cinayetlerine ve gece haberlerine koştururken şekillendi.
O yıllarda İstanbul’da gece haberlerinin peşinde beş altı muhabir vardı. Karakurt’un anlatımıyla, “Bu beş kişi gece olan bir olayı görmezse o olay yok”tu. Haber atlatma yarışı kadar, birbirine film veren, duyduğu olayı haber veren muhabirlerin dayanışması da vardı.
Yıllar boyunca çektiği fotoğrafların biriktirdiği tanıklık ise yakın dönemde Hürriyet Gazetesi Demirören’e geçtiğinde, torba torba çöpe atıldı. Karakurt, haber için şehir dışındayken gazetede tutulan 30 yıllık arşivinin bulunduğu yere duş yapılmak istendiğini anlatıyor. Genç Orhan Pamuk’un fotoğraflarından çatışma bölgelerinde çektiği karelere, meslek hayatının izleri o arşivle birlikte kayboldu.
“80’lerde gazeteci olmak” söyleşi dizisinde bu kez Sebati Karakurt’la, gece muhabirliğinden savaş muhabirliğine uzanan yolunu konuştuk. Karakurt, acemiliklerini ve absürt maceralarını anlatırken patronlarla ilişkileri, sendikalaşma dönemindeki işten çıkarılmasını ve yok olan arşiviyle basın tarihinden silinen tanıklıkları da aktardı.

Hikmet Feridun Es, dünyanın değişik ülkelerinde yaptığı gezilerde çektiği fotoğraflarla tanınır; seni o etkiledi değil mi, gazeteci olma şansı nasıl doğdu?
80’li yıllara atlıyoruz o zaman. Ben lisede okurken babamın Lubitel marka bir fotoğraf makinesi vardı. Lisede okurken fotoğraf çekip para da kazanıyordum; insanların fotoğrafını çekiyordum. Bizim lise de varoşların dibinde bir okuldu: Güngören İzzet Ünver Lisesi. Tamamen sol fraksiyonların ele geçirdiği bir liseydi. Ders mers hiçbir şey yok; protestolar, eylemler sürekli… İşte o günlerden birinde elimde Lubitel ile hatıra fotoğrafları çekerken okulun önündeki bir eylemin fotoğrafını da çekmiştim. Gazeteciler eylem bitince yetişebildi. Çektiğim fotoğrafların olduğu makarayı benden dört beş tane de film makarası karşılığı aldılar.
O fotoğraf Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı. Mesela o gazeteyi saklamamışım bile; çünkü gazetecilik falan gibi bir idealim yok benim. Ama Hikmet Feridun Es’in hikâyesi var bende böyle; hani “gezelim, görelim” foto-röportajları hikâyesi…
Sonra abimin aldığı bir Yashica fotoğraf makinesi seti vardı. Makine; 50 mm, 28 mm, 200 mm lenslerden oluşan bir setti. Onu bana verdi. Abimin sayesinde ben iyiden iyiye fotoğraf çeker oldum. Fotoğraf konusunda da iyiydim yani. Hatta bir mimar için Anadolu’daki camileri belgelemek amacıyla yapılan bir çalışmada fotoğrafçı olarak çalışıyordum.
“BİLİNÇALTINA BİR ŞEY DÜŞÜYOR, SENİ O YOLA SOKUYOR”
Fotoğrafçı olarak çalışırken bir yerde gazeteciliğe dümen kıvırmışsın. O nasıl oldu?
İşte Fahrettin Kerim Avcı diye bir arkadaşımız vardı, gazeteciydi. Güneş gazetesi vardı o dönemde; “Gel beraber çalışalım Güneş’te” dedi. Gazeteci olacağım diye bir idealim yok ama “Bir gideyim” dedim. Öyle bir süre gidip geldim gazeteye, kadrolu falan değilim. Sonra tak diye orada bir kadro açıldı. 87 miydi, 86 sonu muydu tam hatırlamıyorum. Gece muhabiri alacaklardı; maaşlı başladık işe.

Ondan öncesinde gidip geliyordun gazeteye?
Tabii, başka işler de yapıyordum. Neyse, bir gün otobüsle Cağaloğlu’na gelirken idolüm Hikmet Feridun Es’i gördüm. Cağaloğlu’na geliyor, Esentepe’den binmiş. Esentepe-Cağaloğlu otobüsünde gördüm, bana baktı… Benim bütün hayatımı etkileyip aslında bilinçaltıma o konsepti sokan adam… Sonra algıda seçicilik yapıyor beyin, seni o işe yönlendiriyor. Sen “Ben bu işi yapmak için yola çıktım ve yapıyorum” diye yola çıkmıyorsun. Senin bilinçaltına bir şey düşüyor; tıpkı mide özsuyunu senin salgılamadığın gibi, o dürtü seni bir yola sokuyor.
Gidip gelirken gazeteciliği öğrenmişsindir?
Fotoğraf biliyorum ama benim entelektüel altyapım yok. Kitap okumam falan… Hayalim, idealim, ideolojim, hiçbir şey yok bende. Şey gibi, normal bir kedi gibi… Hani kedinin cebi yoktur ya; sabah çıkar, akşam döner. Öyle yani.
Gazetede gece operasyonlarına başladık. Kadroda İsmet Ararat var; şefim. Ben o sırada karikatür de çiziyorum… Kardeşim profesyonel karikatürist zaten, 5 yaşından beri profesyonelce çalışıyor.
Sönmez Karakurt… Hikâyesini biliyorum. Onu küçük yaşta çok yetenekli diye dergiye annen götürmüş galiba?
Evet, annem götürdü Oğuz Aral’a, 5 yaşında… Çünkü abim çok önemli bir figür bizde. Abim de benden iki yaş büyük, elektrik mühendisi. O çok zeki biri; ailenin bütün zekası onda. Sönmez’de yetenek var, ablam da öyledir. Bizimkisi böyle değişik bir ev; çocuklara sınırsız imkân verilen bir ev.

“LENSİ ELİMDE TUTTUM, FLAŞI PATLATTIM: TAK, TAK, TAK!”
Güneş’te bana büyük bir şans verildi. Mesela ilk gittiğim işte çektiğim fotoğraf birinci sayfaya girdi. Biz gece polis muhabirliği yapıyoruz ama gündüz de ihtiyaç olursa mesai uzuyor. İşe başlayalı çok olmamış, bir gün gece nöbeti tutmuşum. Sabah 7 ya da 8’de bizim mesaimiz bitiyor; tam mesai sonunda iş çıktı. Turgut Özal —başbakan mı cumhurbaşkanı mı neydi hatırlamıyorum— bir basın toplantısı yapacakmış. Şef “Sen gidiyorsun” dedi. Atatürk Kültür Merkezi’nde toplantı. Konu: “Türkiye konvertibiliteye geçiyor.” Konvertibilite lafını ilk kez duyuyorum! Bütün gece o yangın senin, bu cinayet benim koşturmuşum; gündüz “Konvertibiliteye gireceğim.” Gittim, sanki İktisat Kongresi’ni izliyorum. Yani ne olduğunu anlamıyorum ben. Haberi de yazacağım ama ne yazacağım? Konvertibilite, konvertibilite… Toplantı bitti; “Çok güzel, konvertibiliteye geçtik”! Ama ne bu?
Ne yazdın acaba?
Fotoğraflar dört dörtlük. Geldim gazeteye; Anadolu Ajansı haberi geçmiş, okudum, ona göre bir şekil yaptım. Tabii sonra İsmet Ararat düzeltti; çok iyi gazetecidir. Ama demek ki bende bir ışık gördü, o habere yolladı beni. Gazetenin kadrosu da çok iyiydi: Edebiyatçı Orhan Duru yazı işleri müdürümüz, patron Mehmet Ali Yılmaz, Güneri Cıvaoğlu yayın yönetmeni…
Gece muhabirliğinde aksiyon çoktur. İlk yıllarından unutamadığın anın diye sorsam?
Çok vardır tabii. O dönem yoğundu; çünkü bir yandan üniversiteye de devam ediyordum. Gazeteciliğe başlayınca Hititoloji bölümünü bırakıp fotoğraf bölümüne geçmiştim. Gece polis-adliye haberlerine koşturuyor, gündüz okula devam etmeye çalışıyorum.
Bir gece mesaisini bitirdik, yine olaylı geçmiş. Sabaha karşı ortalık durulmuş, mesai sonunda arkadaşımla makara yapıyoruz. Makarayı abarttık herhalde, şef kızdı bize. Geldi, “Sen şuraya, sen şuraya… Sebati, sen de Milli Piyango’ya!” dedi. Büyük ikramiye birine çıkmış, ödülünü alacakmış; haberini ben yapacağım. Hayda! Aldım çantamı, yola koyuldum.
O zaman fotoğraf makinelerinde film kullanıyoruz. Rulo içinde sarılı filmden kaç poz çektiysek karanlık odada kesilip çıkarılıyor; yıkanıp haberde kullanılıyor, geri kalan kısmını tekrar makineye takıyoruz. En son haberden geldiğimde makineyi karanlık odaya teslim etmişim… Sirkeci’ye, Milli Piyango’ya bir gittim, herkes dışarı çıkıyor, olay bitmiş! “Durun!” dedim, ben fotoğraf çekemedim. Yeniden o kurgu yapıldı; piyangoyu kazanan talihli, piyango müdüründen çeki yeniden alacak… “Sen şurada dur, sen burada” filan ayarladım. Elimi çantaya bir attım, makine yok! Filmi kestirmek için karanlık odada bırakmışım ya, o yorgunlukla ve şefin fırçasının heyecanıyla unutmuşum. Millete de yeniden prodüksiyon yaptırmışım, anladın mı? Aldım lensi elimde, flaşı da yanında tuttum: Tak, tak, tak! “Tamam” dedim, “Çektim.”
“BEŞ KİŞİ GECE OLAN BİR OLAYI GÖRMEZSE, O OLAY YOKTUR”
Haber yattı. Ne oldu peki?
Gazeteye geldim. Şef “Ne oldu?” dedi. “Dağılmıştı” dedim. “Biz gidene kadar millet gitmişti” dedim, tamam mı? “Makinemi unuttum” der misin orada? Önemli bir haber olsaydı sorundu. Bak, o zaman şöyleydi: Televizyon melevizyon yok, sadece 5-6 gazete var. Onlar duyarsa, haberleştirirse Türkiye’de gündem oluyor; görmezse olmamış gibi oluyor. Mesela o dönem gece muhabiri beş kişiyiz; İstanbul’da bu beş kişi gece olan bir olayı görmezse o olay yok!
Tarihe geçmiyor yani.
Yok, bitti o olay. Ama şöyle bir şey var: Gecede çok önemli gazeteciler var. Mesela Milliyet’te Erkan Avcılar diye bir efsane var, müthiş telsiz dinliyor. Atlamaz haberi. Telsizi çok iyi dinleyeceksin. Telsizde “26 10” bilmem ne gibi Asayiş Şube Müdürlüğü’nün, Cinayet Masası’nın kodları var; onları bileceksin. O kodları ben hiçbir zaman tam ezberleyemedim.
Tevazu gösteriyorsun, öyle değildir. İşten anlamayanı tutmazlar gazetede.
Ben öyle hasbelkader girmişim bu işlere. Polis-adliye muhabirliği yapıyoruz. Şöyle bir şey var; her yere girip çıkıyordum. Emniyet Müdürlüğü’nde, adliyede insanlarla sohbet edip samimi oluyordum. Böyle olunca o insanlar da işleri ufak ufak veriyorlardı. Geliyorum, yazıyorum… Ben önemsiz sanıp giriyorum, bazen önemli çıkıyor. Ama önemli olduğunu çoğu zaman anlamıyordum o hikâyelerin.
Bak bir örnek vereyim: Yeni başladığım dönem Emniyet Müdürlüğü Sirkeci’de, Sansaryan Han’daydı. Hukuk bilmiyorum, işin işleyişini bilmiyorum. Sansaryan Han’dan içeri girdim, merdivenlerden elleri kelepçeli birini çıkarıyorlar. Hemen fotoğrafını çektim. Sonra aşağıda duruyorum. Yukarıdan aşağıya biri iniyor böyle: Mevlüt Yüksel… Hani Gezi Parkı’nda ağaçlarla söyleşi yapan. O da polis muhabiri o yıllarda. Eğitimi yok ama işin prosedürünü öğrenmiş, çevre yapmış. Fotoğrafını çektiğim zanlıdan haber alacağım ya, ona sordum ne oldu diye. “Sorgudan çıktı” dedi. “Kaç yıl aldı?” diye sordum. 10 yıl filan alırsa olay önemli olur diye soruyorum kendimce. “Ooo ne yaptın ya, daha mahkemeye çıkmadı ki ceza alsın” dedi. Ben o zamanki aklımla sorgusu tamamlanınca ceza alacak diye düşünüyormuşum demek!

“KIZARMIŞ PATATES YÜZÜNDEN BAŞLAYAN DENETİM, CİNAYETLE BİTTİ”
Acemilik dönemi bitince peki?
Sonra gittiğim işler çeşitlendi. Bak mesela, belediye muhabirliği işine verdiklerinde beni çok etkileyen bir olay oldu, onu anlatayım. Yine gececiydim ama gündüz belediye işi veriyorlardı. Belediye zabıtası yemek yapan dükkânları denetime çıkacak, büyük denetim… Takıldık peşlerine. O zaman Taksim’de, Pürtelaş Sokağı’nda arkadaşlarımla ortak ev tutmuşum. McDonald’s’ta bir takıntım var…
Amerika karşıtlığı değildir herhalde?
Yok yok, McDonald’s açılalı çok olmamış ama o kadar eski de değil. Eve dönerken bazen oradan hamburger menü alıyorum. Bir keresinde içinden patates çıkmadı. Ertesi gün yine iş çıkışı gittim, “Patates çıkmadı” dedim. Oradaki görevli “Olmaz öyle şey bizde” dedi. “Kardeş, efendim özür dileriz, verelim falan” dese almayacağım zaten. Ters yapınca tartışma çıktı, birbirimize girdik. Ben McDonald’s’a kafayı taktım!
Belediye de denetim yaparken McDonald’s’ı pas geçti. Takmışım ya, “McDonald’s’a niye girmiyorsunuz?” dedim. Ufak bir olay gibi ama iş büyüyecek… Böyle durdular falan filan. Diğer gazeteciler de “Niye girmiyoruz?” falan deyince zabıta McDonald’s’a girdi. Benim takıştığım görevli de orada, zabıta terletti biraz kendisini! Neyse, çıktık; zabıta görevlileri “Senin yüzünden girdik buraya” filan dedi. Oraya girildi ya; gazeteci arkadaşlar “Şuraya da girelim, buraya da girelim” diye zabıtayı yönlendirmeye başladı.
Mekânlardan biri Hakkı Morgül’ünmüş. Artık “Girelim” diyen gazeteci biliyor muydu onu bilmem. Zabıta mekânın kapısına yönelince, Hakkı Morgül içeriden fırladı, bağırıp çağırmaya başladı. Biz gazetecilere, zabıtaya, aklına kim gelirse küfrediyor. Yanımda da o zaman Gazete gazetesinden Oktay Ankın var. Onda da küçük bir teyp var, bütün bunları kayda almış.
Neyse, döndük haberi yaptık, yazdık, verdik. Okula gittim ben ertesi gün. Hoop, dersliğin kapısı çalındı. Biri geldi: “Sebati Karakurt burada mı?” Kalktım ayağa. Güneş gazetesinden bir muhabir, “Gel” dedi, “İşler karıştı!” Birden önemli biri oldum sınıfta, medya beni çağırıyor! Gazete gazetesinin önüne geldik. Oktay Ankın aldığı ses kaydından bir haber yapmış. Gazetenin köşe yazarlarından Kamil Başaran da köşesinde Hakkı Morgül’ün gazetecilere küfrettiğinden bahseden sert bir yazı yazmış. Bu Morgül geliyor gazeteye, “Kamil Başaran nerede?” diye soruyor, odasını gösteriyorlar. Odaya girip tabancayla vurup öldürüyor! Beni de olayın başını biliyorum diye çağırmışlar. Zaten o günler tedirginlik vardı; aynı gazeteden bir gazeteci bir hafta önce yine mafya tarafından öldürülmüştü; Sami Başaran cinayeti… Aksaray’da bir mafyanın sevgilisiyle olan ilişkisinin haberini yapmış Sami Başaran. Haberini yaptığı kişi bunu “Konu hakkında röportaj vereceğim” diye çağırıyor. Sami de Ahmet Altınkaya adlı bir foto muhabirini alıp oraya gidiyor. Tuzakmış anlaşılan; ofise giriyorlar, kurşun yağdırıyor. Sami Başaran öldü; Ahmet Altınkaya üç kurşun yarasına rağmen kurtuldu, yaşıyor hâlâ.
Başaranları öldürülen gazeteciler listesinde görürüz, böyle detaylı bilmiyordum o suikastları
Bu olayla ilgili son bir ayrıntı: Polis zanlıyı olay mahalline getirip sorgu için tatbikat yapar ya… Morgül’ü getiriyorlar işte, tabii gazeteciler haber takibinde. İşleri bitiyor, zanlıyı çıkarırlarken Orhan Can diye gazeteci arkadaş, Morgül’e uçan tekme atıyor, tak diye! O katilin suratına tekmeyi attığı anda bizim Güneş gazetesinin adliye muhabiri Satı Kaya bir fotoğraf çekti, yılın fotoğrafı ödülünü aldı.
“İTFAİYECİ MERDİVENDEN DÜŞERKEN NASIL ÇEKTİM?”
– Senin de vardır böyle an fotoğrafların. 80’lerden hatırında kalan var mı?
Aklımdan çıkmayan bir tane var. Zeytinburnu’nda bir yangın oldu. Serdar Akinan var ya tanınmış gazeteci, o Milliyet’in gececisi o zaman. Gittik, yangının son dakikasına yetiştik. Bir sürü fotoğraf çektim. Gazeteye bir geldim, film takmamışım! Çünkü yine gece sabaha kadar çalışılmış, kafa kalmamış. Ne yapsam? Tam o sırada telefon çaldı. Serdar arıyor; o da film takmayı unutmuş, benden fotoğraf istiyor! Dedim “Ben de aynı durumdayım.” Yangının çıktığı yere geri döndüm. Bir gittim ki biten yangın bir yerinden yeniden harlanmış, itfaiye bir daha gelmiş! Arbede var; o sırada bir itfaiyeci merdivenden düştü. Onu düşerken çektim. Haberi kurtardık, itfaiyeciye bir şey olmadı ama ben o heyecanla çektiğim fotoğrafları Serdar’a vermeyi unuttum. Bak şimdi yine hatırladım, yine üzüldüm.
Eski günlerde gazeteciler arasında dayanışma çok iyiymiş. Behzat Şahin ile de konuştuk, senin döneminde gece muhabiri arkadaşın.
Tabii, işte toplam 5-6 kişiden biri. Behzat Cumhuriyet’teydi.
Adını anmadığın gazete kaldı mı?
Türkiye gazetesi var, ora da çalışan da kardeşimiz…
– Tercüman vardır…
Türkiye, Tercüman… İdeolojik olarak farklı yerdeler ama çalışanlar arasında büyük bir kardeşlik var. Yani inanılmaz bir kardeşlik… Birbirimize film veriyoruz, onu veriyoruz, bunu veriyoruz… İşte korsan gösteriler hikâyesi; korsan gösteri bilgisi geldiğinde diğerlerine de haber veriyorsun…
Güneş’ten sonra ne yaptın?
Aktüel dergisi dönemi başladı… Şöyle oldu: Asil Nadir, Güneş’i Mehmet Ali Yılmaz’dan satın aldı. Daha büyük bir sermaye girdi yani, maaşlara zam yapıldı. Maaşlarımız arttı! Arada sıfırlar atıldı filan, insan karıştırıyor milyon, milyar… Şimdi kaç liraydı anımsamıyorum ama iyi bir zamdı.
Daha önce aldığın maaşla geçinebiliyor muydun?
Tabii canım, fena maaş değildi o. Ama nasıl? Bir evde dört kişi kalıyoruz. Ev Pürtelaş’ta, o zamanlar tekin yerler değil, para oraya yetiyor.
Çizerliğim de var; Güneş’e fotoğrafı olmayan üçüncü sayfa haberlerine temsili çizim yapıyorum. Mehmet Yakup Yılmaz o dönem Playmen dergisini çıkarıyordu. Çizimlerimi alıp yanına gittim, inceledi, “Tamam” dedi. Mehmet Yılmaz değerli biri, insanın önünü açar. Hemen aldı, yüreklendirdi falan filan.
Sonra Leman dergisine karikatür yolladım, yayımlandı. Böyle enteresan bir döneme denk geldim; çiziyorsun, orada çıkıyor falan filan. Hâlâ kalıcı değilim diye bakıyorum gazetecilikte, “Ben bu işten geçip gideceğim” diye bakıyorum yani.
Mesela bir gün yazı işleri müdürlerinden birinin bir tanıdığı trafik kazası yapmış. “Atla git” dediler bana, gittim. Daracık bir geçit, şöyle bir apartman girişi Aksaray’da… Araba orada ters dönmüş, sıkışmış duruyor. Sigortadan para alsın diye mi haber yaptırıyorlar ne… Daracık yer, nereden çeksem arabanın ters durduğu zor anlaşılıyor. Uçan baloncu buldum; çocukları ters dönmüş arabanın üstüne ellerinde uçan balonla çıkarıp çektim! Kazazedenin adı da Fatma Yalta. Geldim hemen hızlıca: “Talihsizlik bırakmadı Fatma Yalta’yı, o da dayanamadı attı taklayı” diye haber yazdım! Nasıl oldu bilinmez, o şiirsel dille yazı verdim… Bunlar da “Bu haber edit’ten geçmiştir” diye basmışlar! Sonra dediler ki: “Sebati’nin haberini beş kişi okumadan kimse gazeteye sokmasın!”
Ama ben uslu duramıyorum. Bulgar göçmenleri haberi için havalimanına gitmiştim, haberi yaptım. Hazır gelmişken “Bir iki tane de gelen yolcu fotoğrafı çekeyim lazım olur” dedim. Biri böyle bilim insanına benziyor, ona haber uydurdum: “Ünlü bilim adamı Albert Martel, bekaret zarının ilerleyen yaşlarda geri zekalılığa yol açtığını söyledi.” İşte “Ülkemize geldi, havalimanında kendisini karşılayan basın mensuplarına açıklamada bulundu” filan… Mesai sonunda iş olmayınca sıkılıyordum, öyle şekesine yazdım, yolladım.Yazı işleri haberi ciddiye almış, tutmuş haberi gündeme almış! Baskı öncesi kontrolde “Bu haberde bir gariplik var” demiş haber müdürü, kontrol etmişler; böyle bir bilim insanı yok!
Bu haberi şimdi bir muhabir yapsa bakmadan basarlar büyük olasılıkla!
Basarlar tabii. Eskiden gazetecilik ciddi bir meslekti. Neyse, Asil Nadir ile sekiz ay kadar çalıştım. Ama Aktüel’den teklif geldi o sırada.
Aslında maaşına da iyi zam almışsın. Niye ayrıldın?
O da şans oldu. Ben ayrıldım, arkadaşlarımız orada kaldı. Asil Nadir mali krize girdi, maaşları ödeyemedi; eylem filan yaptılar. Sonra Asil Nadir bıraktı, Fatih Altaylı geldi Güneş’e. Ben Aktüel’e geçmiştim. Neden geçti; yükselen değerlerin olduğu yerdi, mali durumu da iyiydi. Yani maaş açısından çok bir şey değişmemişti, üstelik çok iyi bir ekip vardı.

Aktüel’de daha serbest ve uzun soluklu işler yapacağını biliyordun anladığım kadarıyla. Gece muhabiri gibi yangına, cinayete koşturmayacaktın.
Ki öyle de oldu. “Romanya’da bir iş var, oraya gidiyorsun” dediler mesela, yeni başlamıştım. Ferruh Yazıcı muhabir, ben fotoğraf çekeceğim. Romanya’da Türklerin fuhuş yaptırdığı yönünde bir söylentinin peşindeyiz. Gittik, aradık oradaki Türkleri. İş uzayınca Ferruh döndü; kardeşiyle arabayla gelmiştik, onu tek göndermek istemedi ama ben kaldım. Hakikaten buldum o tipleri, fotoğraflarını çektim.
Sonra orada başka insanlarla tanıştım, çevre yaptım. Bir tane PKK’li ile tanıştım; adam Romanya’nın piri olmuş, girip çıkmadığı yer yok. Onun aracılığıyla kaçak yollarla Avrupa’ya geçiş hikâyesine ulaştım. İki haberle döndüm, birini yazdım. Sonra Ferruh ile yeniden Romanya’ya gittik; bu kez o PKK’li ile röportaj yaptık. “PKK Romanya’da Devlet Gibi” diye kapak yaptık Aktüel’e. Kaçak yollarla Avrupa’ya geçiş haberi için bir kez daha gittik Romanya’ya. Oradan Macaristan’a geçtik. Budapeşte Emniyet Müdürü ile görüşme ayarladık Ferruh’la yine. İngilizcem çok iyi değildi. Budapeşte Büyükelçimiz, Macaristan’ın Ankara Büyükelçisine “İngilizce biliyor, Emniyet Müdürü ile anlaşır” demiş. Randevu ayarlıyorlar; “İngilizcem o kadar iyi değil” diye nasıl diyeceğimi bilemiyorum. Neyse gittik, çat pat “Türkiye’den insanlar kaçak geliyormuş, buradan Almanya’ya geçmeye çalışıyorlarmış, bu konuda ne diyeceksiniz?” filan gibi bir şey söylemeye çalıştım. Açtık teybi, kamerayı, bekliyoruz. Adam çaresizliğimizi o kadar gördü ki orada… Anlattı. Bir kamp varmış, yakalanan Türkler oradaymış. Fakat Almanya’nın ünlü haber dergisi Stern de girmek istiyor oraya, başvuru yapmışlar; çıkarıp başvuru dilekçesini filan gösteriyor. Cebimizde 10 bin dolar var, para saçarak girdik kampa. Yahu Türkler, Ferruh ile ikimizi kovaladı! Braşov’a kaçtık biz, Romanya’da… Ferruh elimizdekilerle haber çıkarmak için döndü, ben yine kaldım… Karışık bölge, her yerden haber çıkıyor, para derdi yok.
Bak diyorum ya sana; denk geldim. Bana tanınan şans… Hayat böyle bir şey. Eşeğe tanınsa zirveye çıkar! Ben hep öyle dört ayak üstüne düşüyorum.
Aktüel, Sabah grubunda çıkıyor; patronumuz Dinç Bilgin’di. Bir gün ayaklarım masanın üstüne uzatmış oturuyorum. Yanımdan geçerken bir toplandım, ayağımı indirdim. Eliyle ayağımı aldı, yine masanın üstüne koydu. Geliyor, matbaaya bakıyordu. Gazetecilik yapmamız için önümüzü açtı. Mesela Güneydoğu’daki bütün işlere ben gidiyorum. Ferhat Tuğan ile birlikte ilk Cudi Dağı’na gidiyoruz, Gabar Dağı’na gidiyoruz. Nevruz gösterileri var ya 90-91, hepsi bende… Bütün Güneydoğu işleri bende Aktüel’deyken.
Hıncal Uluç ünlülerle röportaj yapıyordu, bıraktı işi. Bana verdiler o işi de. Mankenlerle, şarkıcılarla, oyuncularla röportajlar yapıyorum…
“DAĞI ÇEKECEKKEN KARARGAHA GİRMİŞ OLDUM”
Fotoğrafları çekiyorsun sen?
Hayır, röportajı da yazıyorum, fotoğrafı da çekiyorum. Hatta bir röportajda konuşmanın arasına soru sıkıştırmışım konuyu bağlamak için; Ayşegül Aldinç’ti konuştuğum. Sonra Ayşegül Aldinç beni gördü, yanımda Sırrı Süreyya Önder vardı, “Sen araya soru yazmışsın” diye bağırdı falan. Araya ben iki soru yazmışım röportajı yazarken. Konuşurken laf kopmuş belli ki, ben de bağlamak için soru girmişim. Böyle işler yapıyordum; bir yanda ciddi, bir yanda magazin.
Asıl uzun yılların Hürriyet grubunda geçti değil mi? Hatta meşhur bir Kandil haberi var… O 2000’li yıllardı tabii…
Savaş muhabirliği Hürriyet’te gelişti
2004 Bağdat… Ben gittim canlı kalkan vizesi aldım Irak Büyükelçiliği’nden. Bu şekilde haberi yaptım…
Irak’a girip haber yapmam, başka bir haberin yolunu açtı. İlk Bağdat’a gidişimin dönüşünde Enis Berberoğlu, “Kandil Dağı’nın fotoğraflarını çekebilir misin?” dedi. Dağın uzaktan fotoğrafını istiyor diye düşündüm, “Çekerim” dedim. Bir taksi buldum. Taksi şoförü “Bu karakol Barzanilerin kontrolünde” filan diyor, biz öyle gidiyoruz.

Amaç Kandil’e gidip fotoğraf çekmek. Biz yolda giderken karşıdan beyaz Land Cruiser’lar geliyor. Türkmen şoför bana şöyle yaptı: “Senin PKK’lılar bunlar.” Yahu ben dağı görebileceğim bir nokta arıyorum! Hani bir dağ var uzakta, bir yerden fotoğrafını çekeceğim. Hani örgütün merkez komitesi kimdir, örgütsel hikâye nedir, hiçbir şeyden haberim yok benim; lideri kimdir bilmem… Dağı çekecekken karargâha girmiş oldum!
Böyle mıcırlı bir yoldan geçtik, bir yere geldik; bir takım silahlı insanlar tavla filan oynuyor. Ama tabii daha önce Cudi’de, Gabar’da haber yapmışım, asgari düzeyde muhabbet kurabiliyorum. Orada kalırken onları da ben sulandırdığım için komutan herifleri fırçaladı, sürdü. Dedikodu yapıyoruz falan…
Aaa tabii! “Gitar çalıyoruz” dedi bir grup, “Çalın, fotoğraf çekeyim” dedim.
Neyse, ben geri döndüm. Enis Berberoğlu “Dağı çekebildin mi?” dedi, “İş biraz büyüdü azıcık” dedim. Ciğerini çekmişim, uzaktan görünüm ne! Haber çıktı “Bilinçli Kürt Kadını”, “Kürt Gerillası Gitar Çaldı” filan… Ertesi gün bütün televizyonlar yıkılıyor, odur budur… Fatih Altaylı hemen bir yazı patlattı: “Kandil’i bu kadar güzel, süslü gösterdi” falan filan. Resmen ben hedefe oturdum.
“ÖZEL TİM EVİMİ BASTI, EŞİM AYAKKABILARINI ÇIKARTTIRDI”

2004 yılında Kandil’e gidip haber yaptığında Hürriyet gazetesinin attığı manşet
“Yarın sabah 10’da oradayım” dedim. Eve gittim, yatıyorum. Gece yarısı saat kaç? 03.30-04.00 falan… Aşağıdan zil çaldı, Harbiye’deydi evim. Dışarıda sirenler, terörle mücadele! Açtık kapıyı; ellerinde koca silahlar var, kasklı, miğferli bir sürü polis. İçeri hamle edecek oldular, karım “Ayakkabılarınızı çıkarın!” dedi bütün özel time! Bir tereddüt ettiler, sonra çıkardılar gerçekten; çorabı delik olan, olmayan bir sürü polis evin içinde. Her yeri aradılar. Aldılar beni, doğru Vatan Emniyet’teki terörle mücadeleye… Ceza aldık bir de iyi mi! 3,5 yıl!
– Senin süper bir fotoğraf arşivin olması lazım…
Bizim arşiv yalan oldu. Ahmet Hakan ile Ertuğrul Özkök ile Umre’ye gittik haber yapacağız… Bizim arşiv dialardan oluşuyor. Rutubettir, yer yokluğudur filan… Gazetede iklimlendirme uygun diye 10-15 fotoğrafçının arşivini Neyyire Özkan’ın odasının arkasındaki bir bölüme koymuştuk. Neyyire de tek tek tasnif etmişti. Yeni birisi müdür olmuştu; “Buraya duş yaparız” deyip arşivi çöpe atıyorlar! 30 yıllık arşiv, torba torba… Haberden döndüm, arşiv yok!
Bir tarih yok oldu…
Ya evet ya! Orhan Pamuk’un en böyle sakallarının yeni çıktığı gençlik dönemini filan çekmiştim… Daha neler neler…
Ne zaman bıraktın sen gazeteciliği?
Bırakmadım, atıldım ben. Demirören attı bizi. 2018’e kadar aralıksız çalıştım.
Sendika meselesi miydi?
Sendika evet… Sendikalaşma yoğunlaşmıştı. Demirören satın aldıktan bir yıl sonraydı galiba, herkes sendikalı oluyordu. Gerçi ben zaten 89’dan beri sendikalıydım.
Sendika toplu sözleşme yapma hakkı alacaktı, o sırada toplu bir işten çıkarma oldu diye biliyorum.
Aslına bakarsan ben zaten yıllardır sendika üyesiydim. Üye olmasam da tutmazlardı diye şüpheleniyordum. Twitter’da filan yazıyordum. Bu arada radyoculuk da yapıyordum; Ayça Şen ile Power FM’de, Number One’da programlar yapıyorduk.
Twitter’da da yazıyordun
Tabii, Twitter’da da çatır çatır yazıyorum sanki büyük bir dava adamıymışım gibi! Yani benim hikâyem bir gazeteci hikâyesi değil. Hasbelkader bir şekilde bu âleme denk gelip giden bir adamın hikâyesi.

NEDEN “SEKSENLERİ BİR DE BİZDEN DİNLEYİN” SERİSİ?
Kısa süre önce sosyal medyada yeni bir salgın baş gösterdi. Kullanıcılar, yapay zekâ yardımıyla kendilerini 80’li yıllara “ışınladı”. O yılları yaşayarak tecrübe edenler, 80’li yılların sadece vatkalardan, permadan, abartılı makyajdan, iddialı aksesuvarlardan ibaret olmadığını hatırlatmakta gecikmedi.
Çünkü Türkiye’de 80’ler 12 Eylül darbesi, işkence, yargılamalar, tutuklamalar, sıkıyönetim uygulamaları ve bunların yol açtığı sorunlarla geçti. Biz de “80’leri bir de bizden dinleyin” diyerek sözü o yıllarda gazetecilik yapanlara bıraktık. Gerçekten meslek büyüklerinin dediği gibi “Bugün yaşadıklarımızı 80’lerde bile yaşamamış” mıydık?








